17. Yüzyılda Osmanlı Devlet Yönetimindeki Bozulmalar ve Getirilen Çözümler

Painting: Józef Brandt – Walka o sztandar turecki (Battle Over the Turkish Banner)

1299’da kurulan Osmanlı Devleti 16. y.y. sonuna kadar bir takım kırılmalar ve krizler yaşamasına rağmen bunları aşmasını bilmiş ve üç kıtada hüküm süren, Avrupa’da büyük bir güç olarak var olan bir imparatorluk haline gelmiştir. Fakat 17. y.y.’dan itibaren imparatorluk zirvesinde giderek kronikleşen silsile halinde bir takım sorunlar yaşamaya başlamıştı. Bu zamana kadar imparatorluğun geçirdiği en önemli kriz 11 yıl süren Fetret Dönemiydi. Krizin sebebi de çözümü de belliydi. Sonuçta şehzadeler savaşı sona erip tek bir padişah tahta çıktığında sorun giderilmişti ve devlet kaldığı yerden devam etti. Fakat bu seferki böyle değildi. En azından tek bir sorun yoktu kaldı ki mevcut sorunlar da yöneticiler tarafından hasır altı ediliyordu.

Diğer taraftan Osmanlı’nın yayılma alanı olan Avrupa ise artık eski Avrupa değildi. Avrupa artık gelişmeye ve merkezileşmeye başlamıştı. Teknolojik ve bilimsel açıdan Rönesans ve Reformların etkisiyle kendini toparlamış ve büyük ilerlemeler kaydetmeye başlamıştı. Yani Hıristiyan Avrupa karanlık çağını kapatıp aydınlanmaya başlarken doğudaki tek Müslüman muhatabı Osmanlı ise yavaş yavaş kendi karanlık çağının sinyallerini veriyordu. Elbette Avrupa’nın Ortaçağı ile Osmanlının gerileme dönemi kıyaslanamaz. Fakat iki farklı medeniyetin gelişim ve değişim dengelerini karşılaştırabilmemizi sağlayan bir örnek olarak görebiliriz.

17. y.y.’da göze batmaya başlayan bozulmalar 1683 yılında Viyana kuşatmasının bozgunla sonuçlanması ve yenilginin kaybettiği büyük toprak kayıpları ile artık padişahın ve devlet yöneticilerinin de dikkatini çekmişti. Fakat bu zamana kadar ki bölüm risaleler dönemidir. Devletteki bozulmaları gören bazılarının ismini verdiği bazılarının ise vermediği devlet memurları tespitlerini ve çözümlerini risaleler şeklinde padişaha sunmuşlarsa da bunların yenilgiye kadar dikkate alınmadığı tahmin edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun 17. yüzyılı bir devletin çöküş aşamalarının tespiti açısından önem arz etmektedir.

I.Osmanlı İmparatorluğu’nun 17. Yüzyılında Görülen Bozulmalar:
Osmanlı’da bozulma ile ilgili görüşler çağdaş kaynaklarda daha çok içsel sorunları vurgularken modern tarihçiler bu boyuta bir de dış etkileri katmaktadır. Dönemin kaynaklarında bozulmayı bazıları Kanuni Sultan Süleyman’dan bazılarında da III. Murat döneminden başlatmaktadır. Kaynaklarda Kanuni dönemi biraz istisnai bir devir olarak görülür. Örneğin Kitâb-ı Müstetâb’da kânun-ı kadîm ve Kanuni dönemi şeklinde bir ayrım yapar ve bu dönemlerde uygulanılan adaletin ideal olduğunu vurgular. Buna karşın Koçi Beğ Risalesinde ve Telhisü’l- Beyân’da ise kânun-ı kadîmin Kanuni döneminde bozulmaya başladığını ve daha sonraki usulsüzlüklere yol açmış olduğunu savunur. Dolayısıyla Kanuni Sultan Süleyman dönemini Koçi Beğ “pâdişâhlardan evvela vüs’at-ı memleket ve kesret-i hazîne ve şevket cihetinden kemâl bulan merhûm ve mağfûr Sultan Süleymân Han olub ve yine ihlâl-i âleme bâ’is olan ahval dahi anların zamânında zuhûr edüb”[1] diyerek en güzel şekilde açıklamıştır.

Modern tarihçiler ise çağdaş kaynakların belirttiği çoğu nedenin devletin bozulmasına etkisini onaylamakla beraber ayrıca Osmanlı’nın elinde olmayan dış etkilerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgular. Coğrafi keşiflerle Osmanlı jeo-stratejik önemi yani transit geçiş bölge olma özelliğini kaybetmişti. Doğal olarak bu da imparatorluğun ekonomisini bozan bir etkendi. Diğer yandan İspanya’nın Amerika’dan getirip Avrupa pazarına soktuğu altın ve gümüş de yine çoğu Avrupa ülkesindeki gibi Osmanlı Devleti’nde de enflasyona neden olmuştu. Ayrıca savaş meydanlarında ateşli silahların kullanılması ile atlı askerlerin yerini silahlı yaya askerlerinin alması ise Osmanlı’nın temelini oluşturan tımar sisteminin işlevsiz bırakmıştı. İşte bu bakış açısı Osmanlı İmparatorluğu’nun bozulma sebeplerine iki yönlü bakış açısı sağlamaktadır. Böylelikle dönemin kaynaklarıyla yaşanan sorunları birinci elden öğrenmiş oluyoruz hem de modern tarihçiler ile de o dönemde dünyada yaşanan olayların Osmanlı’ya etkilerini geniş bir perspektiften incelemiş oluyoruz. Dönemin dünya çapındaki olayları Osmanlı’yı anlamak için çok önemlidir. Zira çağdaş kaynaklar dünyadaki bu değişimin kendilerini etkilediğinin farkında değillerdir.

A. İdari Bozulmalar:
Machiavelli Prens adlı kitabında Fransa ile Osmanlı devletlerini karşılaştırırken Osmanlı Devlet idaresini gayet iyi tespit etmiştir. Machiavelli, Fransa’nın işgal edilmesinin gayet kolay olduğunu fakat yönetilmesinin daha zor olduğunu, bunun sebebinin ise Fransa’da otoritesi çok kuvvetli olmayan bir kralın ve onun altında parçalanmış kontların olduğunu ve asıl meselenin bunları itaat altına almak olduğunu savunur. Osmanlı’da ise başta otoritesinin çok kuvvetli olan padişahın yenilmesinin zor olduğunu fakat bu otorite kırıldıktan sonra yönetmenin kolay olduğunu düşünür. Gerçekten de Osmanlı İmparatorluğunda padişah her şeydir ve diğer insanlar padişahın kuludur. Halk ile reaya arasındaki ilişki baba ile evlat arasındaki ilişkiye benzetilmiştir ve halk padişaha Allah’ın emanetidir.[2] Dolayısıyla Osmanlı Devleti en tepede padişahın bulunduğu bir sisteme sahiptir.

Kaynakların yazarları idari bozulmalardan bahsederken genelde “Balık baştan kokar” zihniyeti içerisindedirler. Yönetimdeki bozulmaları en başa koyarak diğer bozulmaları buna dayandırırlar. Kaynakların çoğu bozulmanın sebebini kanun-ı kadime aykırı hareket olduğunu belirtir. Dolayısıyla bu dönemdeki lahiyaların odak noktası eskinin haşmetleri günleriyken 1683 Viyana bozgunundan sonra artık bunun yerini daha yenilikçi, Batının usulünü benimsemeye çalışan bir anlayışa dönüşmüştür. Kanun-ı kadimi ilk bozan kişi ise Kanuni Sultan Süleyman olarak gösterilir. Kanuni’nin, kadınların yalanları ve sahtekâr damadı Rüstem Paşa’nın yanıltmasıyla, oğlu Şehzade Mustafa’yı katletmesinden beri ülkedeki ucuzluk, pahalılık ve yokluğa; tabiatın nizamı ise bitmeyen ihtilâle dönüşmüştür.[3] Kanuni bizzat divanda bulunma âdetini kaldırarak kanun-ı kadime aykırı icraatın kapısını açmıştır. Bunun yanında silahdarı İbrahim Paşa’yı usule aykırı olarak saray hizmetinden veziriazamlığa getirmiş; yine aynı şekilde damadı Rüstem Paşa’ya pek çok köyü temlik ederek bunların vakfa dönüştürülmesine izin vermiştir.[4] Kanuni dönemi bu sebeple balığın baştan kokmaya başladığı dönem olarak değerlendirilebilir.

Bütün kaynakların hem fikir olduğu sorun ise rüşvettir. Rüşvet dönemin en büyük ve en yaygın problemi olarak görülür. “Sultân Murâd Hân hazretlerinin zamân-ı sa’âdetlerinde vâki’ Acem seferlerinin ibtidâsından bu âna gelince serdâr olanlar hemân Üsküdâr’a geçdikleri gün veyâhûd Rûm-ili seferi ise Edirne-Kapusundan çıkdıkları günden hemân beğlerbeğleri ve sancak beğlerini ve sâ’ir mansıb nâmında olanları âleme belâ nâzil olan rüşvet sebebiyle tebdîl ve tagyîr ve azl ve nasb itmeğe mübâşeret iderler ve sâ’ir dirlikleri vermek ve terakkiler virilmek gibi ne viren bellü ve ne alan ve ne satan bellü, hemân bir alış veriş ve bir alım satım edinmişlerdir ki ta’bîr ve tahrîri mümkün değüldür.”[5] Rüşvet devletin her alanına girmişti. Devlet kademesinde ne varsa onun da piyasası vardı.

Veziriazamlar imparatorlukta padişahtan sonra ikinci önemli kişidir. Hatta devletin gidişatı hususunda en büyük icracıdır. Sokullu Mehmet Paşa ve Köprülüler padişahların dirayetsiz oldukları zamanda devleti gayet iyi yönetmişlerdi. Bu nedenle veziriazamın dirayeti devletin dirayetine sirayet eder. Özellikle Kanuni’den sonra savunma savaşlarının başlamasıyla birlikte geleneksel monarşi tarzına uygun bir hayat tarzını benimsemelerine, yani olaylara faal bir şekilde katılmaktan sarfınazar edip haşmetli bir inzivaya çekilmelerine yol açmıştır.[6] Bu durum özellikle veziriazamların önemini daha da arttırmıştır.

Vezirlerin artmasıyla veziriazamlar kendi koltuklarını sağlamlaştırmak için yandaşlarını rüşvet vererek kendi safında tutmaya başladı. Veziriazamlar artık devleti yönetecek kudretten yoksundular. Zira yanlış bir işlerinde vezirlerin padişaha hakkında ileri geri konuşarak azline sebep olabilmekteydi. “… vüzerâ-i hazret ve vükelâ-i devlet dahi birbirine hased ve birbirlerinin aleyhlerine mukayyed olmağla her sadra gelenler ‘Hemân bu günü hoş görelim, irtenin ıssı vardır ‘ deyû nizâm-ı intizâm-ı âlem içün takayyüdleri olmayub, işleri dâ’imâ garez ve intikâm olmağla…”[7] devleti yönetme amaçlarının daha geri planda kaldığı anlaşılmaktadır.

Veziriazamların üzerinde önemle durulur.  Bunların “… hilâf-i şer’ katl-i nefs ve rüşvet ve hilâf-ı kanûn hareket ve bi’l-cümle kec terika sâlik oldukları halde dâ’imâ sa’âdetlü pâdişâhımızı vebâle koyub”[8] devleti zorda bıraktıklarını savunurlar. Padişahın devletin kötü gidişatından haberi olmadığını ve bunun suçlusu olarak da veziriazamları gösterirler. Her yeni veziriazam kanun-ı kadime aykırı olarak istediğince ve hiç birini padişaha bildirmeden mevkiler ve tımarlar verir olmuştur.[9]

Veziriazamlar merkezdeki yandaşlarına kendi mevkisini pekiştirmek için rüşvet verirken, kendisi de taşradaki beylerbeylerinden rüşvet almaya başlamışlardır. Beylerbeyleri ellerindeki tımarları para karşılığında ecnebilere[10] satarak veziriazama altı ayda bir yolladıkları rüşveti çıkarma yolunu tutmuşlardır ve bunu da saklamamaktadırlar.[11] Ellerine geçen malın üçte birini kendilerine alıp üçte ikisini veziriazama gönderirler.[12] Kanuni kullarının kuvvetini ve hazinenin bolluğunu görürünce gösterişe meyletti ve bütün vezirler de buna alıştı.[13] Bu da devlet adamlarının para ve mal hırsına sahip olmasına neden oldu. Bu Devlet-i Aliyyeyi kayırur kimse kalmamıştır.[14] Rüşvetin imparatorluğun idari merkezindeki durumu böyledir.

Yerel idari düzende ise en önemli değişim imparatorluğun belki farkında olmadan belki farkında olarak gelecekte devletin başına sorun açacak ayanların oluşmasına neden olan tımar sisteminin yerine iltizam usulünün getirmesidir. Tımar sistemi Osmanlı İmparatorluğu için 17. yüzyıla kadar askeri, ekonomik, yerel idari ve güvenlik açısından çok önemli faydaları dokunmuştu. Tımarlı sipahi kendisine verilen belli bir yıllık geliri olan toprak ile geçimini sağlar ve yeniçerilerin aksine devletten para almazlardı. Tımarlı sipahi buna karşın savaşa katılmak üzere atlı asker besler ve bunların ve kendilerinin geçimi için kendisine verilen topraktan vergi toplarlardı. Ayrıca bölgenin güvenliğini de sağlamak mecburiyetinde idi. Böylelikle devlet hem asker için hazineden para çıkarmamış oluyor, hem vergileri topluyor ve hem de yerel bölgelerde devletin otoritesini ve güvenliği sağlıyordu. Fakat Avrupa savaş sistemindeki değişim Osmanlı Devleti’ni de etkilemişti. Savaş alanlarında ateşli silahların kullanılmaya başlaması Ortaçağ’ın en önemli savaş aracı atlı askerlerini işlemez hale getirdi. Bunun yerine yayalı ateşli silahlı askerler savaş alanlarında önemli bir güç oldu.

Yayalı askerler Osmanlıda ulufeli askerlerdi. Bu değişim ile tımarlı sipahilerin yerini tüfek kullanmasını bilen yeniçerilerin alması devlete pahalıya mâl olmaktaydı. Avrupalı devletler bunu sömürgeler ile finanse edebilirken Osmanlı Devleti bu yeni durumu eski siteminin üzerine kurmayı planladı. Yayalı askerleri karşılamak için para lazımdı. Bu nedenle devlet bu para ihtiyacını karşılamak için önemi azalan tımarlı sipahilerin topraklarını gelirleri karşısında kiralamaya başladı. Böylece eskiden devlet için toprak tımar vasıtasıyla asker demek iken daha sonraları iltizam ile para demek oldu.

Anadolu’daki nüfus artışının da etkisiyle Anadolu’daki silah kullanmasını bilen gençler askere alındı. Fakat bu askerler savaştan sonra terhis edilince bir kısmı şehirlerde zenginlerin koruculuğunu yaptı diğer bir kısmı ise dağlara çıkıp eşkıya ve Celali oldu. Bu durum Anadolu’da güvenliği bozdu ve köylerin çoğu boşaldı. Köylüler hem eşkıyaları hem de devletin sürekli artan vergilerini ödemek mecburiyetindeydi. Devletin bu politikası gayri resmi taşra eşkıyalığına dönüşmesine neden oldu. Böylece eyaletlerde denetim altında tutulması zor bir güç oluşturulmuş oldu.[15]

Yukarıda zikredilen gerek dönemin küresel etkileri ve gerekse de imparatorluğun zirvesinin getirdiği çözülme Osmanlı Devleti’nin idari yönetiminde bozulmalara neden olmuştur. Bu bozulmalar en tepeden en dibe kadar birçok sorunu beraberinde getirmiştir.

B. Askeri Bozulmalar:
Askeri alandaki bozulmalar imparatorluğun en önemli sorunlarından biridir. Bu bozulmaların en başında geleni ise tımar sisteminin çözülmesidir. Yukarıda da belirtildiği üzere Avrupa’da savaş alanlarında ateşli silahların kullanılmaya başlaması Avrupa krallıklarını olumlu yönde etkilerken Osmanlı Devletini ise çok olumsuz bir yönde etkilemiştir.

Ortaçağ Avrupasının panoramasını oluşturan feodalizm; kralların yetkilerini, gücünü, kudretini sınırlayan lortların oluşmasına neden olmuştu. Fakat ateşli silahların kullanılması savaş alanlarında şövalyelerin gücünü kırmış ve giderek öneminin azalmasına neden olmuştu. Bu durumda krallar bunları yavaş yavaş tasfiye etmeye ve bunların yerine ordularını ücretleri doğrudan devletin hazinesinden ödenen ateşli silahlı askerlerden oluşturmaya başlamışlardır. Böylelikle krallar otoritelerini sağlamlaştırmış oluyorlardı. Fakat Osmanlı’da ise bunun tam tersi bir durum ortaya çıkmıştır. Feodalizm ile tımar sistemi temelde aynı prensiplere sahiptir. İkisinde de amaç devletin hazinesinden minimum düzeyde para çıkarken maksimum düzeyde asker sahibi olmaktır. Bu nedenle devlet para yerine vergileriyle geçinebileceği bir toprak parçasını askerlere verir. Osmanlı Devleti tımar sistemi ile birçok şey başardı. Yerel güvenlik sağlandı, vergiler toplandı, hazineden para çıkmadan asker yetiştirildi, köylünün ekip biçmesi için gereken otorite ve güvenlik sağlanmış oldu. “Bunca kılâ’ ve şehrleri ve Arap ve Acem ve Rûm’da olan memleketleri bu asker ile feth idegelinmiştir.”[16] Savaş alanlarında ateşli silahların kullanılmaya başlanmasıyla Osmanlı Devleti’nin temeli tımar sistemi doğal olarak iş görmez hale gelmişti. Hükümet savaş alanlarına uyum sağlayabilmek adına tımarlı sipahilerin yerine ateşli silahları kullanmasını bilen yeniçerilerin sayısını arttırmıştı. Aslına bakılırsa dönemin kaynakları bu uygulamanın bir devlet politikası olarak değil, usulsüzlük ve rüşvetin bir ürünü olduğunu yansıtır. Eskiden yeniçerilerin sayısı sekiz bin iken Kanuni döneminde on iki bin ve 17. y.y. başında ise kırk bine yaklaşmıştır.[17] Fakat yeniçeriler ulufeli yani hazineden maaş alan askerlerdi. Bu durum hazinenin kaynaklarını zorluyordu. Bunun için devlet sıcak para ihtiyacını karşılamak amacıyla önemi azalmış tımarlı sipahilerin topraklarını iltizam usulüne çevirdi. Toprağın yıllık vergisini peşin olarak mültezimden alıyor ve o bölgenin vergisini toplama hakkını da mültezime bırakıyordu. Bir süre sonra iltizam usulü yerel bölgelerde ayanları doğuracak ve Avrupa’daki gelişmenin aksine Osmanlı padişahlarının otoritesini sarsacak güç odakları meydana gelecekti.

Modern kaynaklar iltizama geçilmesinin Osmanlı Devletinin kaçınılmaz bir hareketi olarak yansıtırlarken dönemin kaynakları bundan vazgeçilip tımarları ve mansıpları layıklarına verilmesi gerektiğini ve böylece savaş meydanlarında muzaffer olunabileceğini savunurlar. Bir çift öküzü satanın tımar ve mansıp aldığını yazarlar. Koçi Beğ tımarların usulüne göre verilmesi ve usulsüz vakfedilmiş toprakların tespitiyle bunların da tımar olarak askere dağıtılması ile kırk elli bin askerin ulufesinin hazineye kalacağını yazar.[18] Görüldüğü üzere dönemin kaynakları savaş alanlarındaki değişimin Osmanlı tımar sistemine etkisini anlayamamışlardır.

Tımarlı sipahilerin bir diğer faydası da yeniçerilere karşı bir denge unsuru oluşturmasıdır. Yeniçerilerin sayısının tımarlı sipahiler aleyhine artması yeniçerileri dengeleyecek bir gücün ortadan kalkmasına ve yeniçerilerin gittikçe disiplinsizleşmesine neden olmuştur. Artık “Ocak devlet içindir” anlayışı “Devlet ocak içindir” anlayışına dönüşmüştür. Yeniçeriler gittikçe devletin işlerine müdahil olmaya, yapılacak reformları engellemeye ve sırf cülus bahşişi almak için padişah devirmeye varacak kadar askeri disiplinden yoksunlaşmaya başladı. Ayrıca yeniçerilerin temel sistemi olan devşirmenin bozulmasıyla orduya ecnebilerin girmesi de askeri disiplinin gevşemesinde etken bir faktör olmuştur. Askerlerin sayısı artmakla beraber savaşlarda başarı sağlanamıyordu. “…evvelki zamanın askeri az idi lakin uz idi”[19]

Askerlerin disiplinsizleşmesinde elbette idarecilerin hataları göz ardı edilemez. Yeniçerilerin sayısının artmasıyla maaşları ödenemez olmuş ve askerlere kesik akçe verilmiş ve bunun sonucunda ise Celaliler türemiştir.[20] Ayrıca yeniçeriler padişahın kullarıdır, padişahın has askerleridir. Fakat padişahların savaşlara çıkmaması ve yeniçerilere seraskerlerin, serdarların ve veziriazamların liderlik yapması yeniçerilerin savaş alanında gerekli disiplini göstermelerini engellemiştir.

Askerlerin sayısı artmakla beraber savaş meydanına gelen asker sayısı o oranda artmamıştır. Bunun sebebi ise önceden olmayan koruculuk gibi askeri alanların türetilmesidir. Böylelikle kimi asker korucu, kimisi kale nöbetçisi olarak rüşvetle deftere kendilerini yazdırıyorlar ve savaşa gitmiyorlardı.[21] Evvelden yeniçerilerin askerlikten başka iş yapmaları yasakken daha sonraları başka işleri yapmaya başlamışlardı. Bu nedenle yeniçeriler asıl işleri savaşa gitmek yerine ek işleriyle uğraşmayı tercih ediyorlardı.

Dönemin kaynaklarından sadece birinde geçen bir diğer aksaklık ise askeri alanda teknolojik geri kalmışlıktır. Hasan Kâfi’nin Nizam-ı Âlem adlı eserinde diğer ıslahatçıların belirtmezken askerlerin yeni silahları kullanma konusundaki ihmalkârlığına vurgu yapar.[22] Bu tespit kendi alanında ilktir. Hasan Kâfi askerin disiplinsizliğinin yanında modern silahların kullanılmaması da cephelerde yenilgileri getirdiğini tespit etmiştir. Gerçekten daha sonraki dönemlerde askeri modernleşmelere karşı yeniçeriler büyük bir muhalefet oluşturmuşlardır.

Gerek idari bozulmayla ve gerekse de ateşli silahların bir sonucu olarak bozulmaya başlayan yeniçerilik, ileriki zamanlarda yönetimi de istikrarsızlaştıracaktır. Islahatçıların hemfikir olduğu padişahın işleri bizzat eline alması konusundaki görüşlerine karşın, böyle bir padişah geldiğinde bile yeniçerilerin muhalefeti ile karşılaştığı ve bazen tahtan indirildiği bile görülmüştür. Yeniçerilerin bu aşırı disiplinsizliği Genç Osman ve III. Selim gibi ıslahatçı padişahları ocağı kaldırmaya teşvik etmesine rağmen kendileri bu fikrin kurbanları oldular. Yeniçerilere alternatif birkaç yeni ocak kurulmaya çalışıldıysa da II. Mahmut’un 1826’da yeniçerileri kanlı bir şekilde kaldırmasına kadar başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

17. y.y. sonlarından itibaren Osmanlı Devleti’nin en büyük düşmanı mevkisini işgal eden Rusya’da I. Petro, Rus Knezliğindeki yeniçeri vâri bir yapılanma olan “streltsy” ordusunu kaldırması Rusya’yı knezlikten imparatorluğa giden bir yolu açmasına vesile olurken Osmanlı İmparatorluğu’na bir dönem destek, bozulduktan sonra ise köstek olan yeniçerilerin kaldırılması yeri doldurulması güç bir boşluk yarattı. Savaş meydanlarının getirmiş olduğu değişiklik, bu değişikliğin getirdiği askeri bozulma ve askeri bozulmanın getirdiği siyasi istikrarsızlık Osmanlı Devleti’nin en büyük merkezi sorununu oluşturmaktadır.

C. Mali Bozulmalar:
İdari, askeri ve mali sistemler birbirine zincirleme bağlı birer faktör olarak görülebilir. Bunların herhangi birindeki bozulma diğerlerini de etkilemektedir. Burada ıslahatçıların “Balık baştan kokar” anlayışlarını tekrarlayarak mali alandaki bozulmaların temelini de idari yönetimdeki kokuşmalara bağlayabiliriz.

Tımarın bozulması önceki iki alanda olduğu gibi mali alanda da çözülmelere neden olmuştur. Tımar sistemi ile tımarlı sipahi bölgesinde vergileri topluyordu ve bununla geçiniyordu. Fakat askeri sistemin değişmesiyle tımarlı sipahilerin öneminin azalması ve devletin sıcak para ihtiyacını karşılamak için bu toprakları iltizama vermesi dönemin kaynakları tarafından eleştirilir. Çünkü mültezim devlete bölgenin yıllık gelirini peşin öderken yıl boyunca sahip olduğu topraklardaki köylülerden hem verdiği parayı çıkarmak ve hem de kâr sağlamak için reayaya yükleniyordu. Bu da devletin yapı taşını oluşturan reayanın harap olmasıydı. Tımarın bozulmasının yan etkisi Rumeli’de iltizam olarak ortaya çıkmıştır. Aslına bakıldığında bu dönemde her sorun halka dokunuyordu. “… ceng yüzünde virilmiş ola ol makule virgüler kanun-ı kadim üzre sa’adetlü padişahımızın makbul-i hümayunları olub ve hilaf-ı kanun ile olan virgülere ruhsat virilmeyüb rü’usları ibtal olunurdu”[23] Fakat buna karşın sadece olağanüstü durumlarda alınan avarız vergileri devamlı hale getirilmişti. Devletin üç temeli vardı: reaya, hazine ve asker.[24] Her yıl sonuç alınamayan seferler düzenlenmesi reayayı ve hazineyi perişan etmişti.[25]

Tımarın bozulmasının Anadolu’daki yan etkisi ise Rumeli’den daha beter olmuştur. Osmanlı Devleti’nde XVI. y.y ikinci yarısından itibaren bir nüfus artışı yaşanmıştır. Fakat buna karşın mevcut kaynakların artmaması köyden kente göçe neden olmakta ve bu da işsizliği doğurmaktadır. Şehre gelen gençler ya suhte olarak medreselere ya da sekban-sarıca olarak bey kapılarına giriyorlar ve bunlar bir huzursuzluk kaynağı oluşturuyorlar.[26] Savaşlardan sonra terhis edilen sekbanlar Anadolu’da eşkıyalığa başlamışlar ve Celali isyanlarına katılarak köylülerin topraklarını terk etmelerine neden olmuşlardır.[27] Burada eşkıyalar ve Celaliler türemiştir. Tımarların bozulmasıyla yerel güvenlik kaybolmuş ve eşkıyalar köylülere dadanmıştır. Bir yandan devletin ağır vergileri diğer yandan eşkıyaların faaliyetleri köylüleri bezdirmiş ve ya uygun ortam oluştuğunda Celali İsyanlarına katılarak devlete karşı ayaklanmışlar ya da topraklarını terk ederek “Büyük Kaçgun”a sebep olmuşlardır. Bu dönemde köylerin büyük çoğunluğu terk edilmiş ve toprak boş kalmış bu da devletin gelirlerini bir hayli düşürmüştür.

Yönetimde bulunanların yaptığı yolsuzluk ise vezirlerin kendilerine verilen toprakları vakıflaştırmasıdır. Bunun sebebini Koçi Beğ “Kanuni Sultan Süleyman kulunun kuvvetini ve hazinenin bolluğu görünce ziynete ve şöhrete meyletti. Gösteriş ve ziynet üstten alta benimsendi ve öyle bir hale vardı ki kul taifesinin maaşları ödenemez oldu. Onlar da halka zulmetmeye başladılar” diyerek açıklamıştır.[28] Ülke topraklarının çoğunluğu tımar ve zeamet olması gerekirken mevcut hal topraklarının büyük bir kısmı mülk ve vakıf haline getirilmiştir. Vezirlerin has toprakları varken onlara kırk-elli pare karyeler temlik olunmuştur.[29] Durum bu hal iken vezirlerin sayılarının fazlalığı ülke topraklarında vergi toplanabilecek alanları daraltmaktadır. Çünkü vakıf topraklarından devlet vergi toplamazdı. Bu durum da yine reaya üzerine baskı yaratmıştır.

“Halen ulufeli kul taifesi ziyade olub, kul ziyade oldukça masraf ziyade olub, masraf ziyade oldukça teklif ziyade olub, teklif ziyade oldukça re’âyâya ta’addi ziyade olub âlem harab olmuştur.”[30] Daha önceden de bahsedildiği üzere Osmanlı Devleti ateşli silahların kullanılmasıyla tımarlı sipahilerin öneminin azalması nedeniyle ulufeli yeniçerilerin sayısını arttırmıştı. Bu durum devletin hazinesine büyük bir yük oluşturmuştu. Devlet bu durumu iki şekilde gidermeye çalıştır. Birincisi, yukarıda bahsedildiği gibi tımar topraklarını iltizam usulüyle vergilerin gelirini peşin olarak mültezimden almıştır. Fakat bu durum Aziz Efendi’nin Kanûn-nâme-ı Sultânî li ʻAzîz Efendi risalesinde, mültezimin elinde tuttukları süre içerisinde ödedikleri kira bedelini kat be kat çıkartmak istemeleri yüzünden reayanın perişan edildiğini yazar.[31] İkincisi ise, devlet önceden aldığı olağanüstü vergileri artık sürekli hale gelmiş ve bu da yetmemiş vergiler yükselmiştir. İşte tüm bu durumlar devletin birincil gelir kaynağı olan halkın zarar görmesine ve buna bağlı olarak gelirlerin düşmesine neden olmuştur.

Islahatçıların sorunu tespit ettiği fakat nedenini belirleyemedikleri bir diğer problem ise kesik akçedir. Modern tarihçiler ise bu sorunun nedenin Avrupa pazarlarına giren Amerikan gümüşünün olduğunu ileri sürerler.[32] Bu durum Akdeniz ülkelerinin çoğunda fiyatların genel olarak yükselmesine neden olmuştur. Ömer Lütfi Barkan 1585-86 yıllarında Osmanlı Devleti’nde büyük bir fiyat artışının olduğunu tespit etmiştir.[33] Bu enflasyon ve akabindeki para sıkıntısı üzerine Osmanlı hükümeti ıslahatçıların eleştirdiği içindeki gümüş oranı eksiltilmiş kırık akçe uygulamasını başlatmışlardır. O zamana kadar 100 dirhem gümüşten 450 akçe kesilirken 1584-86 yıllarından sonra 800 akçe kesilmeye başlanmıştır.[34] Fakat basılan bu kırık akçeler halk tarafından devletin kabul ettiği değerde görülmüyordu ve devletin belirlediği fiyat ile pazardaki fiyat birbirini tutmamaktaydı. Bu durum ilk olarak yeniçerileri etkiledi. “… nice yıldır Kul ta’ifesine ulufeleri kesik para virilmekle ve tedbir görülmeyüb bu vechile da’ima sû-i tedbir kanun-ı kadim gözetilmemek ile Celaliler ve zorbalar ve fitne ve fesadlar zuhur idüb ilâ’l-ân memleketler ve re’aya ahvalleri muhtel ve müşevveş ve Kul ta’ifesi dahi üsul-ı sabıktan çıkub ahval-i alem nice husus ile ihtilale varmışdır.”[35] Aldıkları maaş ile pazara gittiklerinde devletin kabul ettiği değeri göremeyince asker arasında huzursuzluk doğdu ve zamanla bunu bahane ederek isyan etmişlerdir.

Çağdaş kaynaklarda hiç bahsedilmeyen fakat modern tarihçilerin savunduğu bir diğer değişme ise Osmanlı İmparatorluğu’nun transit geçiş olma özelliğini kaybetmesidir. Coğrafi keşiflerle Avrupalılar Ümit Burnu’ndan geçerek Hindistan’a ulaşmayı başardılar. Böylece önceden Osmanlı topraklarından geçen kadim Baharat ve İpek yolları artık önemini kaybetmişti. Bu durum Osmanlı Devleti’nin transit ticaretten kazandığı kârı kaybetmesine neden olmuştur. Dolayısıyla bu değişim devletin hazinesine olumsuz bir etki yapmıştır. Bunun için Sokollu Mehmet Paşa Baharat Yolunu canlandırmak için Süveyş Kanalı ve İpek Yolunu canlandırmak için Don-Volga Kanalı projelerini geliştirmiş fakat ikisi de başarıya ulaştırılamamıştır.

Bu bozulmalar ve değişimler Osmanlı İmparatorluğu’nun üç temelini oluşturan reaya, hazine ve askeri etkilemiştir. Bu alanlardaki bozulmalar imparatorluğun kaderini çizmiştir.

II. 17. Yüzyılda Sorunlara Getirilen Çözümler:
Dönemin ıslahatçıları devletin bozulma sebeplerini kanun-ı kadimden sapma olarak tanımlamışlardı. Asıl amaçları eskinin görkemli yıllarıydı ve bu da elbette eskinin kanunlarıyla sağlanabilirdi. Bu kaynaklardan sadece bir tanesi kanun-ı kadim ile işlerin çözülemeyeceğini iddia eder. “Evvelden olıgelmemişdür demek fa’ide vermez, ol zaman bu zaman uymaz. Ol zamanda bu fesadlar yoğimiş … her husus zamanına göre olmak evladur.”[36] Bu nedenle sadece bu kaynak hariç diğer ıslahatçılar gelenekçidir. Bunlar klasik döneminde sarsılmaya başlayan devletin değişen zamanı hesaba katmayan eski kanunlarını geri getirmeye çalışan devlet adamlarıdır. Bu süreç gayet normaldir. İnsanlar zirveye ulaştıktan sonra bazı başarısızlıklar elde ettiğinde bunun eskiden sapmanın bir sonucu olduğunu savunur. Hal bu ki yine 17. y.y’daki Genç Osman ve IV. Murat gibi ıslahatçı padişahlar geldiğinde pek de başarılı olamamıştır. Gerçi ilk büyük ıslahatçı padişah olan Genç Osman fikrilerini gerçekleştiremeden öldürülmüştü. IV. Murat ıslahatçıların umutlarının arttığı bir dönemdir fakat onun dönemlerindeki düzenlemeler dahi devleti eski halinden daha ileriye gitmesine de yaramadı. Çünkü bu düzenlemeler zamanın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktı. Dolayısıyla 17. y.y ıslahatları gelenekçidir ve daha çok kişisel çabaların ürünü olmuştur. Bu sebep zamanın ihtiyaçlarını karşılamamasından sonra ikinci derecede önemli bir etken olarak kabul edilebilir.

A. İdari Alana Getirilen Çözümler:
Dönemin kaynaklarının en başta vurguladığı çözüm kanun-ı kadimin uygulanmasıdır. Tımar konusunda, terfilerde, adalette, vergilerde, askeriyede her alanda kanun-ı kadime uyulduğu takdirde devletin eski kudretine ulaşılacağı vurgulanmıştır.

Nasihatü’s Selâtin’de padişahın işleri bizzat eline alması gerektiği vurgulanır.[37] Padişahın kanun-ı kadimde olduğu gibi divana çıkmasını tavsiye edeler.[38] Padişahın bizzat devlet işlerine davet edilmesinin en büyük sebebi artık insanlardan korkunun kalkmasıdır.[39] Buradan da ıslahatçıların çözümü uygularken tercih ettikleri yöntem serttir. “… ben-i adem kahr ile zabt olur hilm ile olmaz.”[40] Padişahın ayrıca devlet memurlarından haberdar olması için bir muhribinin olmasını nasihat ederler.[41] Padişahların sürekli veziriazamları azletmemesini vurgularlar. Zira veziriazamlar azil korkusuyla tam kudretli duramamakta ve vezirlerin kendi kuyusunu kazacağı korkusuyla dirayetli olamamaktadır. Bu nedenle mevki sahiplerindeki kişilerin görevlerini baskı altında olmadan yapmaları gerektiğini belirtirler.

Veziriazamlık devletin en önemli makamıdır. Kaynaklarda veziriazamın görevlerinden, özelliklerinden uzun uzun bahseder. Ayrıca devletin kötüye gitmesinin sebebi de veziriazam olarak gösterilmiştir. Padişahın kendisini kanıtlamış, ehliyetli, dürüst kişileri veziriazam tayin etmesi gerektiği vurgulanır. Veziriazamların mevkiye geldikten sonra bilmediği konularda istişare etmesi gerekmektedir. Veziriazamların rüşvet almaması ve engellemesini tavsiye ederler. Veziriazamların tımarları kendi adamlarına değil hakkı olana vermesi ve verilen tımarların padişaha bildirmesi gerektiğini belirtirler.

Vezir sayısının en fazla dört olmasını savunmuşlardır.[42] Çünkü vezirler kendi içlerinde hizipleşmelere girişmişti. Bu durum yukarıda da veziriazamların dirayetini sarsıyordu ve veziriazam bunları kendi aleyhine dönememesi için rüşvet vermeye mecbur etmiştir. Ayrıca Hırzü’l-Müluk’ta vezirlerin bazen düşmandan rüşvet alarak alınması kolay kalelerin fethini çeşitli bahanelerle engellediğini yazar.[43]

Rüşvet imparatorluğun en büyük sorunudur. Bu soruna bir çözüm getirilmemekte ve bunun engellenmesinin şart olduğunu vurgularlar. Aslında rüşvetin sebebini de bu bozulmalara bağlamışlardı. Dolayısıyla bu sorunların çözümü rüşvetin de kalkmasına vesile olacaktı.

Önceden de belirtildiği gibi ıslahatçılar “Balık baştan kokar” anlayışına sahiptiler. Bu da 17. yüzyıl ıslahatlarının yukarıdan bir özelliğe sahip olduğunu yansıtır. Islahatçılar tamamı değil fakat genelde sorunları belirleyip bunların engellenmesi ve uygun tedbirlerin alınması gerektiğini vurgularlar, doğrudan bir çözüm genel olarak sunmazlar.

B. Askeri Alana Getirilen Çözümler:
Askeri alanda en fazla eleştirilen konunun tımar sisteminin bozulması ve akabinde yeniçerilerin sayısının artması olduğu belirtilmişti. Islahatçıların ortak özelliklerinden birini tımar sisteminin kanuna uygun olarak uygulanması arzusu oluşturmaktadır. Bir kere tımar Osmanlı İmparatorluğu’nun parlaklığını sembol eder. Çünkü bütün topraklar bu askerle fethedilmişti. Buna karşın yeniçeriler padişahın hassa ordusu idi. Tımar üzerinde bu kadar durmalarının bir sebebini bu psikolojik mantık oluşturmaktadır. Bu risaleleri yazan kişiler zamanın değiştiğini ve tımarlı sipahilerin öneminin azaldığını ya bilmiyorlar ya da görmezlikten geliyorlardı. Fakat onların asıl derdi hazinenin bolluğuydu. Çünkü yeniçeriler ulufeli askerlerdi ve hem maaşları hem cülus bahşişleri ve hem de sefer düzenlenmesi hazineye kaldırılması çok zor yükler getiriyordu. Bu askeriyenin mali sorununu kaldırmak için tımarlı sipahilere önem verilmesi gerektiğini vurgularlar. Diğer yandan tımarlı sipahiler yeniçerilere karşı bir denge unsuru oluşturuyorlardı. Tımarlı sipahilerin azalıp yeniçerilerin artması bu hassas dengeyi de bozmuştu. Bu da yeniçerilerin disiplinsiz davranışlarının önünü açmıştı.

Hem asker sayısı artıyor hem de sonuç alınamayan seferler düzenleniyordu. Bu durum hazineyi daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyordu. Bu durum iltizam sistemine geçişe neden oldu. Bu sistem bütün ıslahatçıların ortak kanısı olarak kaldırılması gereken bir düzensizlikti. Bununla hem halk hem de tımar sahipleri mağdur oluyordu. Tımarların veziriazamların ve beylerbeyleri tarafından rüşvetle satılmaması ve bunların sahiplerine verilmesi, bunun tespiti için de yoklamalar ve sayımların yapılması gerektiğini belirtirler.

Orduya ecnebilerin girmesinin engellenmesini tavsiye ederler. Ecnebilerin orduya girmesi ordu disiplinini de bozmaktaydı. Yeniçeriler kendi askerlik işlerinin haricinde uğraştıkları işleri daha ön plana çıkarmışlardı. Askerin sayısı artıyordu fakat sefere gidenlerin sayısı o derece artmıyordu. Rüşvetle kendilerini listelere sakat, korucu, nöbetçi gibi bahaneler ile yazdırıyorlardı. Ulufe almaya gelince herkes tamdı. Bunların kaldırılması ve padişahın seferlere bizzat çıkarak ordusunun nizamını sağlamasını savunurlar. Seferlerde olmayanların ellerinden topraklarının alınması veya ulufelerinin verilmemesi gerektiğini belirtirler.

Kitabu Mesâlih’te askerlerin her gün odalarında boş duracağına bunlara talim yaptırılmasını vurgulanır.[44] Hasan Kâfi ise eserinde yeni silahların askere kullanmayı öğretilmesini belirten ilk ıslahatçıdır.[45]

Askeri alanda yapılacak ıslahatlarda da gelenekselcilik görülür. Hasan Kâfi haricindeki diğer ıslahat yazarları eskiye dönülerek bu alandaki sorunların çözülebileceğini düşünürler. Fakat yapılan reformlara asker içerisinden muhalefet gelirken, artık bu ocağın iflah olmayacağını belirten bir ıslahat yazarı çıkmamıştır.

C. Mali Alana Getirilen Çözümler:
Mali alanda görülen temel eksikliklere getirilen çözüm genellikle hazinenin bollaştırılmasıdır. Çünkü devletin üç temel yapısından birini hazine oluşturmaktaydı ve ıslahatçılar bunu tekrar kanun-ı kadim ile sağlanabileceğini vurguluyorlardı. Temel çözümü kanun-ı kadim oluşturmaktaydı.

Mali alanda en fazla eleştirilen konuyu her zaman ki gibi tımar oluşturmuştur. Tımarların rüşvetle satılması işleyen sistemi sekteye uğratmasına neden olmuştu. Toprakların iltizama verilmesi yukarıda da anıldığı gibi verdikleri parayı çıkarmak için halka zulmetmeye başlıyorlardı. Bu da devletin temel gelir kaynağı olan halkın perişan olmasına neden olmuştur. Bu nedenle ıslahatçılar bu sistemin terk edilmesini savunurlar.[46] Tımarların usulüne göre verilmesi ve usulsüz vakfedilmiş toprakların tespitiyle bunların da tımar olarak askere dağıtılması ile kırk elli bin askerin ulufesinin hazineye kalacağı yazılır.[47] Ayrıca vezirlere karyeler temlik edilmemesi gerektiğini, usulsüz ele geçirilen toprakların, vakfedilmiş yerlerin vergi getirilebilir hale dönüştürülmesi gerektiğini vurgularlar.[48] Hazinen bollaşması için devlet vergi arttırma yolunu seçmiştir, lakin bu ıslahatçı yazarlar tarafında eleştirilmiştir. Vergilerin artması halkı Celalilere düşürmüştür. Devletin üç direğinden biri hatta en önemlisi olan reayanın vergilerle kırılmaması gerektiğini önemle belirtirler. Halk, Allahın padişaha emanetidir. Bu neden halka zulmedilmemesini öğütlerler.

Hazinenin bollaşmasını engelleyen bir diğer önemli faktör ise sürekli tekrarladığımız ulufeli kul sayısının artmasıdır. İmparatorluk tımarın bozulmasının en önemli yan etkilerini bu alanda görmüştür. Tımarla hazineden para çıkmadan asker sahibi olurken artık maaşını doğrudan hazineden karşıladığı askerlere sahipti. Gerçi Kâtip Çelebi Düsturname’sinde asker sayısının düşürülmesini gereksiz bulur ve maaşları konusunda ise kanun-ı kadime riayet edilmesini tavsiye eder.[49] Ve son olarak yine önemli bir sorun olarak gösterilen bir diğer sorun ise kesik akçedir. Kesik akçenin kaldırılması ve halkın ve askerin perişan edilmemesi vurgulanır. Modern tarihçilerin ileri sürdüğü Amerikan gümüşünün piyasaları istilası karşısındaki enflasyona ve transit geçiş özelliğini kaybetmesinin getirdiği sorunlara ise dönemin kaynakları herhangi bir çözüm getirmemiştir. Daha doğrusu bu ıslahatçılar imparatorluktaki diğer insanlar gibi bu sorunların yaşandığının farkında değillerdir.

Mali alanda da öne sürülen çözümler de gelenekçidir. Islahatçılar sorunları tespit ederken gösterdikleri itinayı, önerdikleri çözümlerde göstermekte o kadar da çok başarılı olamamışlardır. Sorunları birbirine bağlayarak bir sorunun nelere zarar verdiğini ileri sürerlerken verdikleri çözüm çok da derinlik içermez ki, verdikleri ana çözüm de kanun-ı kadimdir.

Sonuç:
Osmanlı İmparatorluğu’nun 17. yüzyılı devletin kaderinin dönüm noktasını teşkil etmesi bakımından gayet önemlidir. Bu yüzyıl bir imparatorluğun zirvesinde nasıl yozlaşmaya başladığı ve gerilemeye başladığında bunu nasıl çözümlediğini göstermesi bakımından mühimdir. Islahatçılar bu dönemde yenilikçi değil muhafazakâr özellik sergilerler. Zamanın değişimine karşın eski değerlere sıkı sıkıya bağlanırlar. Fakat bu durum işleri daha iyiye getirmekten uzaktır. Önce hastaya hasta olduğunu kabul ettirmek gerektir. İşte bu yüzyılın sonlarına kadar devlet zamanın değiştiğini kabul edememektedir. Ne zamanki 1683 Viyana Bozgunu yaşandı, o zaman devletin ileri gelenleri bir takım değişikliklerin yaşandığını kabul etmeye başladı ve daha sağlam reformlar yapmaya başladılar.

Osmanlı İmparatorluğu bir klasik bir imparatorluktu ve Avrupa’daki önemli değişimler imparatorluğun klasik döneminde ortaya çıktı. Artık imparatorluk kökleşmiş ve oturmuştu. Adı anılan değişimlere imparatorluğun ayak uydurması tabiidir ki gayet zordur. Kaldı ki başa gelen reformist padişahların hükümranlığındaki yenilikler klasik dönemin güç odakları tarafından engellenmişti ve bunların en önemlilerinden yeniçeri ocağı II. Mahmut’un 1826’da kaldırılıncaya kadar yapılan yeniliklere her daim ayak diremiştir. Dolayısıyla imparatorluğun klasik döneminde zamanın köklü değişikliklerine tamamen ayak uydurmasını beklemek tarihten bir mucize ummak gibi bir şey olacaktır.


[1] Yılmaz Kurt, Koçibey Risalesi, 1998, s.82

[2] Yaşar Yücel, Hırü’l-Mülûk, s.182

[3] Telhsü’l-Beyan, s.s. 370-373; Naklen, Mehmet Öz, Kanun-Kadimin Peşinde, s.103

[4] Mehmet Öz, Kanun-ı Kadimin Peşinde, s.85

[5] Yaşar Yücel, Kitab-ı Müstetab, 1988, s.3

[6] Islamic Society and the West, I/1, ss.174-175

[7] Yaşar Yücel, Kitab-ı Müstetab, s.2

[8] Yaşar Yücel, Kitab-ı Müstetab, s.2

[9] A.g.e. s.4

[10] Ecnebi, burada usulün dışından gelen kimse anlamında.

[11] Yaşar Yücel, Hırzü’l-Mülûk, s.187

[12] A.g.e, ss.187-188

[13] Yılmaz Kurt, Koçibey Risalesi, s.86

[14] Yaşar Yücel, Kitab-ı Müstetab, s.14

[15] Karen Barkey, Eşkıyalar ve Devlet-Osmanlı Tarzı Devlet Merkezileşmesi, çev. Zeynep Altok,s.210

[16] Yaşar Yücel, Kitâb-ı Müstetâb, s.15

[17] A.g.e, s.7

[18] Yılmaz Kurt, Koçibeğ Risalesi, s.74

[19] Yaşar Yücel, Kitâb-ı Müstetâb, s.7

[20] A.g.e, s.4

[21] A.g.e, s.10, s.16

[22] Mehmet Öz, Kanun-ı Kadim’in Peşinde, s.75

[23] Yaşar Yücel, Kitab-ı Müstetâb, s.3

[24] Yaşar Yücel, Kitab-I Müstetâb, s.18

[25] Yaşar Yücel, Kitab-ı Müstetâb, s.11

[26] Mehmet Öz, Kanun-ı Kadimin Peşinde, s.48

[27] Mehmet Öz, Kanun-ı Kadimin Peşinde, s. 52

[28] Yılmaz Kurt, Koçibey Risalesi, s.86

[29] Yaşar Yücel, Hırzü’l-Mülûk, ss.176-177

[30] Yılmaz Kurt, Koçibey Risalesi, s.54

[31] Mehmet Öz, Kanun-ı Kadimin Peşinde, s.90

[32] Fernand Braudel, The Mediterranean And the Mediterranean World in the Age of Philip II Volume I, s.476

[33] Ömer Lütfi Barkan, “XVI. Asrın İkinci Yarısında Türkiye’de Fiyat Hareketleri, Belleten, ss. 565-570

[34] Ömer Lütfi Barkan, “XVI. Asrın İkinci Yarısında Türkiye’de Fiyat Hareketleri, Belleten, ss. 571-572

[35] Yaşar Yücel, Kitâb-ı Müstetâb, s.4

[36] Yaşar Yücel, Kitabu Mesalihi’l-Müslimin ve Menafi’i’l-Müminin, s.102

[37] Mehmet Öz, Kanun-ı Kadimin Peşinde, s.63

[38] Yılmaz Kurt, Koçibey Risalesi, ss. 15-16

[39] Yaşar Yücel, Hırzü’l-Müluk, s.187

[40] Yılmaz Kurt, Koçibey Risalesi, s.66

[41] Mehmet Öz, Kanun-ı Kadimin Peşinde, s.65

[42] Mehmet Öz, Kanun-ı Kadimin Peşinde, s.87

[43] Yaşar Yücel, Hırzü’l-Mülûk, ss.183-185

[44] Yaşar Yücel, Kitabu Mesalihi’l-Müslimin, s.72

[45] Mehmet Öz, Kanun-ı Kadimin Peşinde, s.75

[46] Mehmet Öz, Kanun-ı Kadimin Peşinde, s.67

[47] Yılmaz Kurt, Koçibey Risalesi, s.74

[48] Yaşar Yücel, Hırzü’l-Mülûk, ss.176-177

[49] Mehmet Öz, Kanun-ı Kadimin Peşinde, s.100

Yazar Hakkında

E-Posta: st07230059@etu.edu.tr
8 Tane Yazı Yazdı

Yorumlar (2)

  • yusuf dağcı

    Elinize sağlık sade ve yararlı.

    Cevapla
  • Oktay Beşkardeş

    Çok güzel özetlenmiş ve derlenmiş bilgiler. Tebrik ve teşekkürlerimi sunarım.

    Hamiş: Keşke atıf yaptığınız kaynaklara da ulaşabilsek…. böylece çok değerli bir kitabınız olurdu diye düşünürüm.

    Cevapla

Yorum Yaz

Yazı ve Materyalleri Kaynak Göstermek Kaydıyla Kullanabilirsiniz © 2011-2014 aksitarih.com