Feridüddin Attâr ve Mantık Al-Tayr

Minyatür: Reza Abbasi (رضا عباسی)

Farsçanın vücut bulduğu eserlerden biridir Mantık al-Tayr[1]. Bin yıllık medeniyet lisanının İslam mayasıyla tekrar şekillenmesinin ürünüdür. Feridüddin Attâr, bu eserinde, Ulu Kitab’ın bir cümlesindeki iki kelimeyi[2] tüm derinliğiyle anlatmaya çalışmıştır. Bu mesnevi, kendi türünde belki eşine rastlanılmaz mana derinliğiyle insan ruhlarını sarmış, zihinlerde unutulmaz yer edinmiştir. Onun ardından gelen eserler, ona ithaf olunmuş ve onun değerini yüceltmeye çalışmıştır. İran’ın güzide şairi Attâr’ın nadide bir inci gibi dizilen beyitlerden oluşan değeri ölçülemez bu eser, 12. Yy Doğusunun tüm zenginliklerini barındırarak kendisinden sonrakilere bitmez tükenmez bir su pınarı olmuştur. Tüm zamanların en büyük lirik şairlerinden Rumi, meşhur eseri Mesnevi’sini yazarken Attâr’ın su pınarından çokça kanmıştır.

Kuşlar, bu eserde olduğu kadar dünyanın hiçbir yerinde böylesi yüce bir iltifata sahip olmamıştır. Hiçbir güzellik bu eserdeki kadar mükemmel tarif edilememiştir. Attâr’ın bu beyitlerini okuyanların muhayyilesi bu güzellikleri idrak edememiş, bu şiirleri dinleyen şairler utancından dilini tutmuş, nefessiz kalmış ve ressamlar fırçalarını kırarak kendilerini topraklara atmıştır. Attâr’ın güzele tutulanların perişan halini hikâye edişi kalpleri sıkıştırmış, gönülleri sızlatmış, zihinleri bağlamıştır. (örn.” Tatlılıkta şekeri kendisine kul etmiş, güzellikle Ay’ı köle edinmişti,” (Mantık al-Tayr, s. 167, bs. 2329) Başka bir yerde: “Kızın göz bebekleri dolandı da bir kerecik âşıklara baktı mı yüzlerce insanın canını avlayıverirdi. Suya kanmış lâl dudakları bütün cihanı susuz bırakmıştı.” (Mantık al-Tayr, 85, b. 1229-1231)

Feridüddin Attar:

Feridüddin Attar’ın Nişaburdaki türbesi, Ali Şir Nevai tarafından yaptırılmıştır. Fotoğraf: Amin Khosroshahi

Hayatı hakkında fazla bilgi sahibi olmadığımız Attâr, 1119-20 yıllarında Nişabur’da doğar. Asıl adı Muhammed’dir. Doktor ve eczacıdır ve Attâr mahlasının bu sebeple aldığı rivayetler arasındadır. Attâr, tasavvufa çok bağlıdır ancak onun tasavvufu sistem halinde bir tasavvuf olmayıp tamamen işrakidir. Uzun yıllar seyahat ettikten sonra Nişabur’a dönerek inziva hayatı yaşayan Attâr, Nişabur’u istila eden Moğollar tarafından şehid edilmiştir. Attâr’ın ölüm yılı bilinmemektedir ancak 1221de öldüğü tahmin edilmektedir. Hiçbir tarikata girmediği tahmin edilen Attâr’ın, tasavvufun sırlarına erdiği ve verdiği eserlerde tasavvufu çok iyi işlediği görülmektedir. Attâr kendisinden sonraki pek çok mutasavvıf, şair ve edibe önderlik etmiştir. Bunların arasında Mevlana, Mahmud-i Şebusteri, Sadi Şirazi, Molla Cami ve Hâfız vardır. (DİA, 4, 95)

Attâr’ın çok sayıda eseri vardır. Bazıları günümüze kadar gelmemiştir. Bazı eserlerin ise Attâr’a ait olup olmadığı tartışma konusudur. Önemli eserleri, İlahinâme, Esrarnâme, Hüsrevnâme, Musibetnâme, Tezkiretü’l Evliya ve Mantık al-Tayr’dır. Attâr, böyle deruni eserler yazsa da kullandığı dil parlak değildir. Attâr, sadece gazel ve mesnevilerde diğer İran şairlerinin üstüne çıkabilmiştir. Ancak mesnevi tarzında ise Rumi onu gölgede bırakmıştır. Şiirlerindeki dil açık, süssüz ve akıcıdır. Anlamı söyleyişten önemli gören Attâr, mana uğruna lafız fesahatini feda etmiştir. (DİA, 4, 96)

Attâr, Sünni-İslam görüşünü benimsemiş ve dört Sünni imam hakkında saygısı kadar ehl-i beyte ve on iki imama olan sevgisi eserlerinde görülmektedir. Attâr, Şii-Sünni çatışmasının taassuptan doğduğunu ve bunun sebeplerinin ise çok abes bir şey olduğunu söyler. Bazı eserler Attâr’ın dil ve fikir yapısına uymasa da ona isnat edilmiştir. Bu eserler kendisine Attâr ismini vermiş birisine ait ya da Attâr adına kitaplar yazarak Şii- Bâtıni propagandası yapanların düzmecesidir. (Gölpınarlı 2010, 17)

Mantık Al-Tayr

Makamât-ı Tuyûr, Makalâtü’t Tuyûr ve Tuyûrname adlarıyla da anılan ve 1187de kaleme alınan bu eser, temsili bir şekilde vahdet-i vücut inancını anlatan bir mesnevidir. (DİA, 4, 97) Eserin münacaat bölümünde Kur’an ayetlerinden alıntılarla desteklediği bir Tanrı’ya övgü ve O’na yakarış bulunmaktadır. Peygamber’e övgü bölümünde ise, âlemde en hakiki Nur’un, Peygamber’de olduğuna, bu evrenin yaratılış sebebinin O olduğuna ve onun nasıl bir hikmetle yaratıldığına değinilir. Eser, dört halifeye methiye ile devam eder. Sonra Attâr, “taassup” başlığı altında Hz. Ebubekir ile Hz. Ali arasındaki hilafet meselesine değinir. Bu bölümde, peygamber ashabının yanlış yapmadığını bu sebeple hilafet tartışmalarına girilmesinin gereksiz olduğunu söyler. Sonra eserde yer alacak kuşların özelliklerinden bahsedildiği bir “başlangıç” bölümü vardır. Sonra sırasıyla, kumru, dudu, doğan, turaç, bülbül, tavus, üveyik, şahin ve altın sarısı kuşa güzel hitaplar ve onların iyi hasletlerine olan övgüler yer almaktadır. Ardından otuz bir adet “makale” adında çeşitli konulara değinilir. Kitap bir hatime ile biter. Eser, bu özellikleriyle İran edebiyatının klasiklerindendir. Uzun bir mesnevi tarzında yazılmıştır ve 4931 beyittir. Eserin içindeki hikâyelerin çoğunluğu, Tezkiretü’l Evliya adlı eserde de geçmektedir. Ayrıca Attâr, bazı halk hikâyelerinden yararlanmıştır. Hatta bazı hikâyelerin Bektaşi fıkralarıyla benzerlik göstermesi hayrete şayandır. (Gölpınarlı 2010, 21)

Kuşlardan Öğrendiklerim

“Ey doğru yolu gösteren, ey hakikatte her vadinin haber çavuşu olan hüdhüd, merhaba! Seba sınırlarına kadar ne de güzel gittin, Süleyman’la ne de güzel mantıku’t tayr (kuşdili) konuştun,” beyiti ile başlar kitap. (Mantık al-Tayr, s. 41, b. 618, 619)

Yolunu Tayin Etme: Kuşların toplanıp nizam için kendilerine padişah araması, doğu milletlerinde halkın kendisini saadete ermesi için devlete muhtaç olmasını andırır. Bir başka açıdan, kuşlar kendilerine bir Tanrı aramaktadır. Tanrı’nın varlığı sayesinde hem maddi olarak hem manevi olarak huzura ve rahata ereceklerini düşünen kuşlar, kendileri için bir Tanrı’ya ulaşma çabasındadır. Eserde tasavvuf merhaleleri dediğimiz Mutlak Sevgili’ye/Tanrı’ya ulaşma yolları sembollerle anlatılmıştır. Kuşlar bu hakikat yolunun salikleri yani yolcularıdır. Simurg, Tanrı’nın zuhur ve taayyünüdür.

Hüdhüd kuşu, Süleyman peygamberle konuşma şerefine erip onun emirlerini uyguladığı için Allah’ın kitabında hakkında övgüyle bahsedilir. Bu sebeple diğer kuşlara önderlik, kılavuzluk etme görevini kendisinde bulur. Kendi çabasıyla bu şerefi kazanmamış, sadece Tanrı’nın lütfuna mazhar olmuştur. Hüdhüd, padişah arayan kuşlara Simurg adında padişahlarının var olduğunu O’nun çok yüce olduğunu ve onun tarifinin bile yapılamayacağını söyler. O’nun yanına gidilmesi gerektiğini söyler. Burada hüdhüdün vazifesi açıktır, kendilerine manevi alanda bir Tanrı arayanlar için yol göstericidir. Adeta hüdhüd, yolunu kaybetmiş bir millete hakikati öğrenmeleri için Tanrı tarafından gönderilen peygamber veya mürşiddir. Eserde Simurg’un tarif edilemez özelliğinin olması onun Tanrı’nın bir tezahürü olduğu tahminini güçlendirmektedir. Ayrıca tasavvuf zaviyesinden baktığımızda, hüdhüd, herkesin bir Tanrısı zaten var olduğunu söyleyerek önemli olan O’na ulaşan yolun bulunmasıdır

Kuşların hüdhüdün haberi getirdiği sırada kuşların hayrete düşmeleri, tasavvufun hikmetini hakikatini işiten her kişinin ilk anda düştüğü şaşkınlığa benzer. Kuşların yola çıktıktan sonra yolun zorluğuna dayanamayıp mazeretler sürmesi de bu yolda yürümeye niyetlenip dikkate bile alınmaya değmez sebeplerle vazgeçen insanları işaret eder. Kuşların Simurg’a giderken yaşadıkları maceralar dünyada hakkı aramaya çalışan insanlarda da ayniyle mevcuttur.  Her farklı kuş, bu dünyadaki bir çeşit insan mizacını temsil eder. Kimisi mağrur, kimisi karamsar, kimisi elindekiyle yetinen, kimisi geçici sevdaya aldanmış ve kimisi hakiki yolu arayandır.

Kutlu Yol’un Zorlukları: “Kutlu Yol” tabiri eserde geçmese de kuşların macerası tasavvuf merhalelerini anlattığı için kutlu yol dedim. Eserde aslında kuşlarda sembolize edilen bu mazeretler bu yola girmekten çekinen 12. yy insanında olduğu gibi günümüz insanının da bahaneleriyle aynıdır. İnsanların bu yola girmemelerinin sebeplerden bazıları:

  1. Bu kutlu yolun uzunluğu ve yorucu olmasından korkanlar
  2. Kendisinin günahkâr olduğunu ve bu temiz yolda ilerleyemeyeceğini söyleyenler
  3. Fıtratının tutarsız olduğuna, davranış hususunda her telden çaldığına inananlar
  4. Nefsinin ve Şeytanın onun bu yolda yürümesini engellemeye çalıştığını söyleyenler
  5. Altın, para ve köşk sevdasına tutulanlar
  6. Dünyadaki geçici güzelliklere tutulanlar ve âşık olanlar
  7. Ölümden korktuğunu söyleyenler
  8. Bu dünyada istediğinin olmadığına ve muradına hiç kavuşmadığına yananlar
  9. Kendisini ilimlerin ve hikmetin hakikatine ve özüne eriştiğini sananlar

Hüdhüd, bu kutlu yola girenlerin her birinin gayret ve azim sayesinde yolu tamamlayıp başaracağını vaat eder.  Bu yolun yolcuları için aşkın, vefanın ve inanmanın önemli olduğunu da ekler. Dinde peygambere tam iman ve tasavvufta şeyhe olan güven ve ona itimat etme sayesinde müritler kendi yollarında hızla yükselirler. Bir müridin şeyhine vefa gösterip, ona inanması, ona bağlanması ve en sonunda onu her şeyden üstün görüp sevmesi bu yolda ona destek olacaktır. Bu yolda önemli olan hakiki ve ebedi sevgiliyi (Mutlak Sevgili) bulmak ve onu sevmektir. Attâr, “Yeniden bir sevgili tut… Fakat bu sefer ölmeyen bir sevgiliye âşık ol da, derdiyle böyle ağlayıp inleyerek ölmeyesin,” der. (Mantık al-Tayr, s.170, b. 2377)

Kutlu Yol ve Yolcuları: Bu hakiki yola gönül vermiş baş koymuş salikler, yolun sonunda ulaşacağı padişahın huzuruna nasıl ve ne kadar sürede gidileceğini öğrenirler. Rehber hüdhüdün öncülüğünde yedi farklı vadiyi geçmeye çalışırlar.

İstek Vadisi: İnsan fıtratının en temel özelliği olan istek imtihanı ile başlar bu yolculuk. Bu vadiye girenler isteklerden ve geçici arzulardan arınmaya çalışırlar. Dünya ve onunla ilgili her türlü sıyrılmaya çalışırlar.

Aşk Vadisi: Aşılması zor vadilerdendir. Bu vadiye girenler ateş kesilirler ve yanarlar. Sevdiği için hakikaten yanmayı gerektiren bu vadiden gerçek aşkı bulur sonra artık ne dünya ne inanç ne akıl kalır kendisinde. Bu vadiye girenler dünyada iflas etmişlerdir, varını yoğunu kaybetmişlerdir.

Marifet Vadisi: Bu vadi birbirinden farklı yollardan oluşmaktadır. Yolcuların özelliklerine göre farklı yol çizer. Herkes kendi yolunda kemale ermeye çabalar.

İstiğna Vadisi: Bu vadide ne dava vardır ne mana. Burada mantık ölçülerine uyan bir şey yoktur. Bu vadide çabaların önemi yoktur. Nice büyük hayret verici şeyler bu âlemde küçücük kıymete binmiş göz önüne bile alınmamıştır.

Tevhit Vadisi: Sayı çok da olsa az da olsa bu vadide her şey birleşmektedir. Burada zahir olan bir, o tek tanrı değildir, sürekli tekrarlanan birdir. Burada var olan tek şey bir ve hiçtir.

Hayret Vadisi: Bu vadidekilerin işi gücü dert ve hasrettir. Dert ve hasretin ateşinden yanmakta kanlanmakta eriyip gitmektedir herkes. Burada herkes şaşkınlıktan yolunu yitirir.

Fakr u Fena Vadisi: Bu vadi her şeyi unutuşun, sağırlığın, dilsizliğin hayranlığın ta kendisidir. Yüz binlerce ebedi sanılan gölge bir güneş ışığıyla yok olmuştur. Bu vadi bitişin, yok oluşun ve varlığın kıymetini kaybettiği vadidir. Yoklukta yok olmayı sonra fanilik makamını geçmeyi gerektirir.

Yedi vadinin özelliklerine baktığımızda yaşamımızdaki tecrübelerdir. Örneğin, dünya hayatında istek vadisini aşabilen zaten gerçek aşka ulaşabilmektedir. “Candan geçemezsen, maldan mülkten, şundan bundan da geçemezsin!” beytinde bunu açıklar.(Mantık al-Tayr, s.152, b. 2124) Çünkü aşk yoksulluktur, iflas etmedir, dünyadan arınma ve yoklukla yok olmadır. Her vadi bir öncekinin sonucu ve kendisinden sonrakine yol göstericidir.

Bu zorlu yolun yolcuları bu vadilerde teker teker azalır. Kimisi takat getiremez, kimisi tuzaklarda kalır, kimisi amacını unutur. Çok azı vadileri aşmıştır. Sonra Simurg, onları kendisine çeker. Tanrı, kendisine gelen kulları cezbe ile kendine çekiyor. Kullar fena fi’l aşkta eridiği için orada sırlara mahrem oluyor. Simurg onlara tecelli edince O’na bakanlar kendi suretlerini gördüler kendilerinde ise Simurg’u. Ve hepsi Simurg’da fani oluyorlar burada ne yol kalıyor, ne yolcu, ne de kılavuz. “Tecelli,” Yaratan’ın yarattıklarının üzerinde zuhur etmesidir. Simurg’un kuşlar üzerindeki yansıması buna örnektir. Her vadide sayının azalması ve yolcuların çeşitli sebeplerle yenik düşmesi, dünya hayatında bu yola girmeye çalışanların hepsinin farklı mecralarda kaldığını gösterir. Bir başka deyişle, hakiki yolu ya da tasavvuf yolunu tercih edenlerin ve bu yolda amacına erenlerin sayıca az olduğunu göstermektedir. İnsanın kendi Yaratıcı’sında yok olması onunla bütünleşmesi Onun varlığıyla var olmasını gösterir. Attâr, “Adamın ne başı olmalı ne ayağı… Her şeyi Tanrı’da mahvetmeli, kendisi de onda yok olmalı,” diyerek bu durumu açıklar.(Mantık al-Tayr, s.156, b. 2176)

Bitirirken:

Sultan Mahmud, bir gece vakti canı sıkkın gezerken bir rint külhancıya konuk oldu. Külhancı onu küllerin üzerine oturttu ve padişaha kuru ekmek ikram etti. Padişah kendisini tanıtmadı sabaha kadar orada misafir oldu. Sabah külhancı istediğin zaman tekrar gelebileceğini söyledi. Sultan Mahmud defalarca konuk oldu külhancıya. Sonra kendisini tanıtarak, külhancıdan dilediğini söylemesini istedi. Külhancı padişaha şu veciz cümleleri söylerken adeta dünya insanına ders veriyordu:

Dileğim şu ki padişah arada bir gelsin bana konuk olsun. Benim padişahlığın seni görmektir başımdaki tac ayağının bastığı topraktır… Bir külhancının seninle külhanda oturması, sensiz padişahlık etmesinden, gül bahçesinde seyr u sefaya dalmasından yeğdir. Ben bu külhanda devlete eriştim, buradan vazgeçmem nankörlüktür…  Şu külhanımın senin nurunla aydınlanması bana yeter, senden iyi ne var ki senden onu isteyeyim. Ben ne padişahlık isterim ne sultanlık, senden istediğim şey ancak sensin.”(Mantık al-Tayr, ss. 224,225, b. 3137-3159) Bu hikâye, tasavvufun özünü göstermektedir. Her mutasavvıf ve hak dostu, sadece Hakk’ı ister. Ondan gelen iyi kötü her şeyi kabullenir. Yunus,

Cennet cennet dedikleri,
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları,
Bana seni gerek seni.

derken gerçek âşık sadece sevdiğini arzular ve O’nu görmek ister (Tanju 1978, 15). Âşık, sevdiğinin köşkünü ve sarayını isteyip ne yapsın, onun için cennet ve cehennem birbirinden farksızdır, kıymetsizdir.

İnsan kendi canını terk ettiği zaman âşıktır. Gönül cana düşmandır. Aşk yolu, dünyadan vazgeçmek ve yoksulluktur. Aşk, küfürden ve imandan üstündür. Takva ile aynı yerde durmaz. Çünkü küfür ve iman candadır, aşk candan ötedir. Aşk sana yoksulluğa kapı açtırır, yoksulluk ta kâfirliğe. Senin bu küfürle iman kalmadı mı, şu tenin de yok olur, şu canın da kalmaz. İşte ondan sonra bu işin eri olursun. Bu çeşit sırlara sahip olmak için er gerek. İnsan aşkına erdiği vakit sadece onunla yaşar ve onunla bütünleşir. Sevdiğin seni yaksa, defalarca yaksa kül haline getirse bile yine sen onu sevmektesin. Onun için topraklara gömülmek, onunla yanmak ve kanlara boğulmak… .Sevdiğinin eli, ayağı olmaktır. Kendi başından feragat etmektir. (Mantık al-Tayr’dan)

Her işin özü sevgidir, aşktır. Gönül harmanını ateşe vermektir aşk. Geçici heveslerden arınarak baki olanı ebedi olanı bulmak ve onunla yaşamaktır. Sevdiğine vefasızlık etmemek, Varlığını, yaşama sebebini, iyi şeyleri görebilmek imkânını bilmektir. Aşk candan öte akıldan üstün gönülden ziyadedir. Aşk, bütün tefehhümler, fikirler, inanışlar ve bakışlardan ötedir. Ruhun en ileri gücü, haşmeti, ışığı ve aynasıdır. Bütün sanatın kaynağı, tabiatın kanıdır

Mantık al-Tayr’dan:

“Mısırda birden bire bir kıtlıktır oldu. Halk ekmek diyor, ekmek işitiyor sapır sapır düşüp ölüyordu. Yol adam ölüsüyle dolmuştu, yarı canlılar ölüleri yiyordu. Bir meczup halkın ölmekte olduğunu bir parçacık ekmeğin bile bulunmadığını gördü. Dedi ki: “ Ey dünya ve din padişahı! Verecek rızkın yoksa bari az yarat!” (Mantık al-Tayr, s. 218, bs. 3059- 3062)

“Aslan yürekli, düşmana üstün gelir yiğit bir er vardı. Tam beş yıl bir kadına âşık oldu. O güzel kadının gözünde bir tırnak ucu kadar ak vardı.  Adam ona baka baka doyamıyordu, ama bir türlü de kadının gözündeki o akı göremiyordu. Adam iyice âşıktı, kendinden geçmişti adeta. Sevgilinin gözündeki ayıptan haberi mi olabilir ki? Bir müddet sonra adamın aşkı azalmaya, o derde derman belirmeye başladı. Kadına olan aşkı azalıp işi kolaylaşınca, kadının gözündeki akı gördü ve dedi ki: “Gözündeki bu ak da ne zaman peydahlandı?” Kadın dedi ki: “ Bana olan aşkının azalmaya başladığı zaman! Gözüme tam o zaman ak düştü.”(Mantık al-Tayr, s. 238, bs. 3317-3324)

Kaynaklar:

  1. Diyanet İslam Ansiklopedisi, İSAM, İstanbul,1991, 4. cilt
  2. Gölpınarlı, Abdulbaki, Feridüddin Attâr- Mantık al-tayr, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2010
  3. Tanju, Mustafa Doğan, Yunustan Günümüze Ölmez Mısralar, Özal Matbaası, İstanbul, 1978. 1 cilt

[1] Türkçe literatüründe Mantıku’t Tayr şeklinde yazılsa da bu yazıda temel kaynak olarak kullanılan esere (A. Gölpınarlı, Mantık al-Tayr) sadık kalınarak Mantık al-Tayr tercih edilmiştir.

[2] “…bize kuşdili öğretildi…” Kur’an, 27/16

Yazar Hakkında

E-Posta: st092301006@etu.edu.tr
23 Tane Yazı Yazdı

Yorum Yaz

Yazı ve Materyalleri Kaynak Göstermek Kaydıyla Kullanabilirsiniz © 2011-2014 aksitarih.com