İslamiyet Öncesi Arap Toplumu


Painting: Franz Xavier Kosler – Arab Market

6. yüzyılda Hicaz’da ortaçağın kurulu düzeni alt üst eden ve orta zamanların en kudretli medeniyetini teşkil eden Arapların önceki vaziyetini şu sınıflarda inceleriz.

Siyasi Yapı:
Çöllerin yapısı gereği merkezi otoritenin kontrolü sağlanamaması sebebiyle Araplarda siyasi yapı birbirinden bağımsız kabilelerden oluşmaktaydı. Bazen birbiriyle çatışan bazen anlaşan bu kabileler arasında hiçbir zaman yüksek matbu ve hükümran kabile yoktu. Her kabile aynı statüde yer almaktaydı. Kabilelerde reis, eşit hak sahipleri arasından seçilen “seyyid” veya “şeyh” idi. Şeyh kabile halk efkârına yol göstermekten çok buna uygun hareket eder vazife yükleyemez ceza veremezdi. Hak ve görevler kabile içinde münferit ailelere ait olup bu hususta dışarıdan bir kimse hak iddiasında bulunamazdı. Şeyhin idarecilik vazifesi emretmekten çok hakemlik yapmaktı. Şeyh kabilenin yaşlıları tarafından “ehlü’l beyt” adıyla tanınan tek ve asil bir aileden seçilirdi. Şeyh, kabilenin yaşça en ileri azası ki onun başkanlığı ağırbaşlı ve makul, cömertliği ve cesaretinde kendini gösterir. Kabilelerde şeyhe itaat ve kabilelerin parçalanmasını önleyen unsur, “asabiye” duygusuydu. Asabiye, kan bağı olduğu aileye ve onun reisine kayıtsız şartsız itaat demekti.
Arabistan yarımadası o asırda Suriye üzerinden kontrol etmeye çalışan Bizans ve Irak üzerinden kontrol etmeye çalışan Sasani İmparatorlukları arasında sıkışmıştı. Bu iki devletin Arap yarımadasına tamamen hâkim olması oldukça muhal olduğu için (çöller sebebiyle) Yemen ve Arabistan’ın kuzeyinde meskûn bulunan bazı devletleri sadece tabiiyeti altına almakla yetinmişler içerideki bedeviler üzerine hâkimiyet kurmamışlardır.

Din ve Kültür:
Putperestlik inancının yaygın olduğu düşünülen cahiliye dönemi Arabistan’da hala putların fonksiyonu konusunda net bir görüş sağlanmış değildir. Cahiliye dönemi dini inançlarda Arapların bulunduğu coğrafyanın eski semavi dinlerin husule geldiği coğrafyaya komşu olması sebebiyle ve İbrahim’in ve onun sülalesinin Arabistan’da yaşamasının etkisiyle Yüce ve Tek tanrı inancının etkileri vardı. Ayrıca çoğu siyer tarihçileri Arapların ulu bir Yaratıcı’nın varlığına inandıkları fakat putları ise ona ulaşmak için şefaatçi kıldıklarını iddia etmiştir. Putlar, en büyük Tanrı’ya tabii bulunuyordu. Her kabile kendine ait putlara tapmaktaydı. Din şahıs dini değil, toplum diniydi. İlah veya sembolleştirilmiş putlar şeyhin evinde bulunur ve böylece o ev dini itibar kazanırdı. O put, kabile ayniyetinin timsali kabilede birlik ve uyumun tek fikri ifadesiydi. Ve bu dini inkâr, kabileye ihanetle aynı şekilde görülürdü. Ayrıca üç put (Lat, Menat ve Uzza) tüm Araplarca kutsal kabul edilmişti. Putların genellikle müennes isimlerle anılması oldukça dikkat çekicidir, çünkü putları bir nev’i “Allah’ın kızları” sıfatıyla anıyorlardı
Mekke ve içinde bulundurduğu Kâbe dini merkez olarak görülürdü. Yılın belirli aylarında Hac yapılırdı. Ve neredeyse tüm Arap kabileleri orada toplanır hem dini vazifelerini yapar hem de ticari ilişkilerde bulunurdu. Ayrıca putperest Arapların arasında Hanifler dediğimiz İbrahim’in dinini devam ettiren tek Tanrılı din mensupları olduğu gibi az sayıda da olsa Yahudi ve Hıristiyan vardı. Mekke’de yılın belirli mevsimlerinde panayırlar kurulurdu.(Ukaz Panayırı) Bu panayırlar adeta Arap coğrafyasının renklerinin sergilendiği yerlerdi.
Bedevi kültürün gerekliliğinde yazılı kültürün olmamasına rağmen Arapçanın fevkalade gelişmiş dil olması hala ehemmiyetini korumuştur. Şiirin Arabistan yarımadasında itibarı yüksekti. Şairler kabile şeyhleri tarafından korunur ve hürmet görülürdü. En beğenilen yedi şiir Kâbe duvarına asılırdı ki Kâbe’nin Arap toplumundaki önemi düşünüldüğünde o şiirlerin nasıl bir itibar gördüğünü tahayyül edebiliriz.
Ticaretle uğraşan Araplarda bazı kültürel özelliklerin Hellen-Roma’dan İran’dan ve Mezopotamya’dan etkilendikleri görülmüştür.

Toplum ve Ekonomi:
Arap yarımadasının büyük bir kısmını işgal eden çöller sebebiyle Arap nüfusu ekseri “bedevi” olarak yaşmaktaydı. Bir de şehirleşmiş ve ticaretle zenginleşmiş “hadari” dediğimiz kesim de mevcuttu. Kabileler arasında en üstün metbu olmadığı gibi kabilenin içinde lider özelliğiyle emredebilen üstün kişi yoktu. Toplum hürler, mevali (orta tabaka) ve köleler olmak üzere sınıflanmıştı. Mevaliler köle gibi alınıp satılamaz fakat hürler kadar da hakları yoktu. Diyeti bir hür insanın yarısı kadar ölçülürdü. Köleler ise hiçbir hakkı olmayanlardı, azat edilince mevali tabakasına çıkabiliyordu.
Bedevi Arap kabileleri, çöl hayatının etkisiyle sürü ve davarların en önemlisi deve yetiştiriciliği ile geçimini sağlardı. Tarım olarak elverişli olmayan bir coğrafya olan Arabistan’da hurma çok önemli bir besin kaynağıydı. Deve’nin her türlü alanda kullanılırdı. Adeta bedevilerin tek yaşam kaynağıydı. Bedevi çöllerde kervan yağmacılığı olağan bir durumdu. Bu durumlarda Araplar arasında kervan güvenliği çok önemli bir meseleyi teşkil etmişti.
Arap çöllerinin tarıma elverişsizliği sebebiyle ve İpek ve Baharat Yolu’nda stratejik önemi sayesinde Mekke ve diğer sahil şehirleri ticaret merkezi haline gelmişti. Yazın Suriye’ye kışın Yemen’e giden Mekkeli tüccar Araplar bölgenin en zengin ve en muteberleriydi. Bazı Arap kabileleri, ticaret yollarını kullanan ve Arabistan’a komşu devletlerle ticari anlaşmalar yaparak Mekke’nin finansal merkez olmasını sağlamışlardı. Mekke’de ticari zenginliğin delillerinden biri de Ukaz ve Zülmecaz gibi panayırların varlığıydı. Bu panayırlarda kabileler salt alış veriş mekânı değil sosyal hayatta geniş yer kaplayan eğlence mekânlarıydı.
Taif, Yesrib ve Hayber gibi tarım şehirleri de mevcuttu. Bu bölgelerde genellikle hurma yetiştiriliyordu. Mekke’nin tarım ihtiyacını Taif karşılıyordu. Tarım genellikle yağış alabilen güney Arabistan’da gelişmiştir. Bazı bedevi kabileler ise kervanlara deve tesis etmek ve kılavuzluk ve muhafızlık yapmak suretiyle de geçimini sağlamışlardı.

Hukuk:
Arap toplumunda kurallar, asırlar boyunca hükmünü icra etmiştir. Bedevi toplumlarda sosyal birim fert değil topluluktur. Fert mensup olduğu topluluğun bir üyesi sıfatıyla hak ve vazifelere sahipti. Kabile hayatını “sünnet” yani atalardan kalan örf ve adetler düzenlerdi. Bunun kuvveti atalara karşı duyulan saygıdan gelmekte ceza ve mükâfatı da yalnız kamuoyu sağlamaktaydı. Kabile meclisi sünnetin dış sembolü ve tek icra vasıtasıydı. Kurallara karşı gelenler ise kabile huzuru için dışlanır terk edilirdi. Kabileden ihraç edilmek ise üzerinde can güvenliğinin, kan bağının kaldırılması demekti. Arap kabilelerinde görülen kolektif sorumluluk anlayışı gereği bütün kabile üyeleri, kendi mensuplarından birinin malını çalan veya onu katleden kişiye karşı mağdur kardeşlerinin hakkını arıyorlardı. Bir cinayet işlendiği vakit öldürülenin yerine öldüren kabileden diyet istenir. Bu durumda anlaşma vaki olur. Aksi durumda ise yıllarca süren ve iki kabileden birinin erimesiyle sonuçlanan kan davaları vuku bulurdu.
Sonuç olarak, İslam yukarıdaki vaziyet üzerine gelmiş bazen eski düzeni devam ettirmiş bazen de çok radikal kararlarla yepyeni bir sistem yerleştirmiştir.

Yazar Hakkında

E-Posta: st092301006@etu.edu.tr
23 Tane Yazı Yazdı

Yorum Yaz

Yazı ve Materyalleri Kaynak Göstermek Kaydıyla Kullanabilirsiniz © 2011-2014 aksitarih.com