Medet! Medet!

Painting: John Frederick Lewis – The Commentator

Kulaklarını “medet” çığlıkları dolduruyordu. Bir dostundan duyduğu son bir haykırıştı. Bu kelime, daha dün sıcaklığını hissettiği dostundan ayrılmanın tüm acılarını özetliyordu. Medet! Kendisinden yardım istemiş ama o yetişememişti. Medet, yüreğini şerha şerha eden vicdan azabının ifadesiydi. Medet, kalbindeki korkunç acının tarifiydi. Medet, gözlerindeki sımsıcak yaşların toprağa düşme sesi ve aniden gelen, acımasız ölümün zafer neşesiydi. Kısaca medet, içindeki sevginin coşkun bir hicran ateşiyle yanmasıydı. Artık kalbi kan yerine damarlarına keder ve ayrılık pompalıyordu.
Şair Taşıcalı Yahya, imparatorluğun en muteber şairlerindendi. Azametli devletin ışığının eriştiği her cihette bu mezkûr şairin şiirleri büyük bir ihtiramla okunuyordu. O devir ise dünya hükümdarlarının en muhteşemi Süleyman’ın haşmetli ziyasının cihanı sardığı yıllardı…
Sultan, oğlunu çağırmıştı. Yakub’un Yusuf’u özlediği gibi özlemişti oğlunu. Uzun uzun sarılacaktı oğluna, içindeki hasreti dindirecekti. Çadıra büyük bir ihtiramla giren oğlunu perde arkasından doyasıya seyretmişti son kez. Ancak Şehzade üzerine çoktan bir hain desise tertip edilmişti…
Cellâtlar, dilsiz ve sağır cellâtlar… Çadır içinde bekliyorlardı. Koca dağları titreten her şeyden habersiz şehzadeyi gören kudurmuş cellâtlar, hemen üzerine atılmışlardı. Mustafa çok kuvvetliydi, yedi zalim cellâdı yere serdi. O aziz şehzade direniyordu. Kendisini düşürmeye çalışanlara karşı yenilmeyeceğini haykırıyordu. Lakin yıllarca güvendiği, çok sevdiği, kendisine sayısız iyilikler ikramlar ettiği bir arkadaşı sırtından haince vurdu. O kudretli şehzade bu darbenin akabinde acı ve ıstırapla yere düştü. Oğlunun yardım iniltilerini içi parçalana parçalana dinlemişti. Yağlı kementler oğlunu boğarken aslında yükselen Türk ideali de boğulmuştu. O, mümtaz oğlunu kurtlara kaptırmıştı. Yakup gibi o da oğlunun kanlı gömleğine sarılıp sarılıp ağlıyordu. Şimdi savaş meydanında yanlışlıkla oğlu Sohrab’ı öldüren Rüstem gibi ağlıyordu. Nasıl bir hile kurulmuştu Tanrım, nasıl bir kader oyunuydu bu, cihanın her köşesine adalet ziyası götüren ve Tanrı’nın yeryüzündeki yansıması olan bu hükümdar bu elim trajedinin en bahtsız oyuncusuydu. O iplikleri altından, kalın simli ipek çadırın içinde bir arslan, kükremesine izin verilmeden, ebediyen susturulmuştu
Şair, kalbindeki korkunç ağrıyı loş ışıklı sade odada bulduğu bir kâğıda yavaş yavaş dökmeye çalışıyordu. Kızgın alevlerle dolu kalbi, kalemden kâğıda dökülüyordu. Kâğıt da şairin kederini dinliyor ve ikisi de ağlaşıyorlardı. Kalem, acının ağırlığından iki büklüm olmuş titriyordu. Kalemden çıkan her harf tarif edilemez kederlerin resmiydi. Şair bu zamansız ayrılığa dayanamıyor gökyüzüne bakarak içindeki acıyı haykırıyordu. Yardım istiyordu. Zihnindeki “medet “çığlıkları arş-ı âlâyı titretiyordu.

Meded meded bu cihanın yıkıldı bir yanı

Kalbindeki ateş dolu duygular kelime oluyordu. Her kelime, Hüseyin’e ağıt yakanların gönülleri titreten çığlıkları gibi tesir ediyordu. Birbirine bağlanan Arap harfleri gibi tüm kederler, el ele vermiş şairi boğmaya çalışıyordu. Şair inadına haykırıyordu. Medet! Medet kelimeleri şairin ağzından, dünyayı kül edecek yangınlar çıkarmaya azimli kıvılcımlar gibi çıkıyordu. Çünkü şairin içindeki ateş dimağını kül etmiş, onun yüreğinde hiçbir his bırakmamıştı. Gönlünde sadece ayrılık ve onu takip eden gözyaşları vardı.

Meded meded bu cihanın yıkıldı bir yanı
Ecel celâlîleri aldı Mustafa Hânı,

Halkın ve askerin gönlüne taht kurmuş, herkesin dedesi cennet-mekân Yavuz Selim’e benzettiği bu mert, yiğit, dâhi şehzade bu sefil muhterislerle savaşamayıp yenilmişti. Birçok şehzade, kardeşinin bu korkunç cinayete kurban gitmesinin ardından karanlık ve dipsiz kâbuslara düşmüşler ve bazıları bu korkulu duruma tahammül edemeyip ölmüşlerdi. Onlar için dünyanın en muhteşem sarayı bir yer altı zindanlarından farksız oldu. Şehzade Mustafa’nın biricik ve munis oğlu da oldukça zalimane şekilde 7 yaşındayken babasının yanına gönderilmişti. İmparatorluk zulüm ve vahşetin gururlu saltanatıyla yönetilmeye başlıyordu.

Meded meded bu cihanın yıkıldı bir yanı
Ecel celâlîleri aldı Mustafa Hânı,
Tolundu mihr-i cemâli bozuldu divânı
Vebâle koydular âl ile Âl-i Osmânı
Geçerler idi geçende ol merd-i meydânı
Felek o canibe döndürdü şah-ı devrânı
Yalancının kuru bühtânı buğz-i pinhânı
Akıtdı yaşımızı yakdı nâr-ı hicrânı
Cinayet etmedi cani gibi anın cânı
Boğuldu seyl-i belaya tağıldı erkânı

N’olaydı görmeye idi bu macerâyı gözüm
Yazıklar ana revâ görmedi bu râyı gözüm

Yukarıdaki kelimeler ağlaşarak şairin dostunu nasıl kaybettiğini hikâye ediyorlardı. Her gece dostundan gelen veda kâbuslarını görmekten iyidir ölmek, kaçmak istersin de yine görürsün o siyah saçları beyazlatan elim manzarayı. Gözleri kör olaydı da görmeyeydi dersin. Bir dostunu, avucuna düşen kar tanesinin erimesini seyreder gibi gözlerinin önünde kaybetmişti.
Kâğıt büyük bir şiiri taşıdığının bilincinde ki gururla içindeki kelimeleri haykırıyordu. Bu şiir Han Otağı’nda okunurken kelimeler, sanki sütunlara çarpıyor, süslü yüksek kubbede yankılanıyor ve aşağıya ses yıldırımları halinde iniyordu. Aruzun verdiği acılı nağme orada hazır bulunanları hüzünlendiriyor o elim vakıaya şahitlik edenleri cehenneme sürüklüyordu. Yaşlı Sultan, içindeki acıyı gizleyemiyordu. O mağrur bakışlar, o dünyaya hükmeden bakışları ki kimsenin haşmetinden başını yukarı kaldıramadığı o bakışlar, artık pişmanlık ve hicran saçıyordu.

Tonandı ağlar ile nurdan menâra dönüp
Küşâde-hatırr idi şevk ile nehâra dönüp
Göründü halka dıraht-ı şukufezâra dönüp
Yürüdü kulları ardınca lalezâra dönüp
Tururdu hiddet ile şah-ı cihan nâra dönüp
Otağı haymelei karlı kühsâra dönüp
Müzeyyen idi bedenlerde Akhisâr’a dönüp
El öpmeye yürüdü mihr-i bi-karâra dönüp
Tutuldu gelmedi çünkim o mâh-pâre dönüp
Görenler ağladılar ebr-i nevbahâra dönüp

Bir ejderha-yı dü-serdir bu hayme-i dünyâ
Dehânına düşen olur hemişe nâ-peydâ

Getirdi arkasını yine Zâl-i devr-i zamân
Vücûduna sitem-i Rüstem ile erdi ziyân
Döküldü gözyaşı yıldızları çoğaldı figân
Dem-i memâtı kıyamet gününde oldu nişân
Giriv ü nâle vü zâr ile toldu kevn ü mekân
Akarsu gibi müdâm ağlamakta pir ü cüvân
Vücûd iline akın saldı akdı eşk-i revân
Eyâ serir-i saadette padişah-i cihân
O cân-ı âdemiyân oldu hâk ile yeksân
Diri kala ne revâdır fesâd eden şeytân

Nesim-i subh gibi yerde koma âhımızı
Hakaret eylediler nesl-i padişâhımızı

Taşıcalı Yahya

Kader şairin bu acı azap dolu haykırışını yanıtsız bırakmamıştı. Kutlu şehzadenin hayat baharını kurutanların hepsine dünyayı cehennem etmişti. İhtiyar Sultan ömrünün sonuna kadar bu acıyı yüreğinde taşımış ve kalbi de daha fazla dayanamayıp sonunda sahibini terk etmişti. Kanlarla yükselmiş imparatorluk saltanatı sonunda mazlum haykırışların girdabında çökmüştü. Şehzadenin öldürüldüğü topraklar ileride isyanlar yuvası olmuş karışıklığın, belaların ve felaketlerin yuvası olmuştu. Geriye her şeyden öte ömrünün sonuna kadar vicdan azabı çeken baba ve yaptığı zulümlerde dur durak bilmeyen anne ve bu trajik olaylarda boğulan masum evlatlar kaldı. Bir de şairin bu göz yaşartan nağmeleriyle bu mersiye kalmıştı… Anadolu’da dağlar, ağaçlar şehzadenin aziz bedeninin düştüğü topraklar hala bu şiiri gözyaşlarını döke döke okuyorlardı…

Şehzade Mustafa’nın Bursa, Muradiye Külliyesi’nde Bulunan Türbesi

NOT: Şiir: “İskender Pala, Kronolojik Divan Şiiri Antolojisi, Kapı Yayınları, İstanbul, 2004″ kitabından alınmıştır.

Yazar Hakkında

E-Posta: st092301006@etu.edu.tr
23 Tane Yazı Yazdı

Yorum Yaz

Yazı ve Materyalleri Kaynak Göstermek Kaydıyla Kullanabilirsiniz © 2011-2014 aksitarih.com