Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Döneminde Abdal – Dervişlerin Rolü

Painting: Jean-Leon Gerome – A Cafe in Cairo

Anadolu Selçuklu Devleti ile Bizans İmparatorluğu sınırları arasında kurulan Osmanlı Beyliğin zamanla dünyanın sayılı imparatorluklarından biri haline gelmesi tarihsel açıdan önemli bir hadise teşkil etmektedir.  Osmanlı Beyliği’nin nasıl imparatorluk haline geldiğini anlayabilmek için kuruluş devrindeki şartların nasıl tezahür ettiğini bilmek yararlı olacaktır.

Osmanlı tarihinin ilk dönemi, Hıristiyan Bizans’a karşı kutsal savaşa adanmış küçük sınır beyliğinin bu güç ve büyüklükte bir imparatorluğa nasıl dönüştüğü sorunu ortaya koyar. Bu kurama göre, Marmara havzasının Rum halkı İslam’ı kabl ederek ve Müslümanlarla birleşerek Bizans İmparatorluğu’nu Müslüman bir devlet olarak diriltmiştir. Tarihçiler bu kuramı temelden yoksun bir yaklaşım olarak görüyorlar. Bu tarihçiler, Osmanlı İmparatoru’nun kökenlerinin 13. ve 14. yüzyıllar Anadolu’sunun politik, kültürel ve demografik gelişmelerinde aranması gerektiğine inanmışlardır.[1]

Moğolların 1220’lerde başlayan Müslüman coğrafyasını işgalleri bu gelişmelerin ilk aşmasını teşkil etmektedir. 13.yüzyılda başlayıp Batı’ya yönelen Moğol istilası Anadolu’nun Türkleşmesi açısından önem arz eden bir olaydır. Moğolların istilasından kaçan Oğuz – Türkmen grupları daha yoğun olarak Anadolu’ya gelmeye başlamışlar ve genellikle Batı Anadolu’da ki Bizans sınırlarına yerleştirilmişlerdir. Bu yerleşme hareketi daha sonra Anadolu’nun siyasi, sosyal ve ekonomik haritasını çizecek olan süreci başlatacaktır.   Batı’ya doğru gelen Moğol İstilası Anadolu Selçuklu Devleti’ni de etkilemiş 1240 ta Oğuz –Türkmen gruplarının desteklediği Baba İshak isyanı ile devletin bölgedeki gücü sarsılmış, 1243 Kösedağ Savaşı sonucunda da Anadolu Selçuklu Devleti Moğol egemenliğine girmiştir.  Moğol istilası Anadolu’da ki düzen ve istikrarı bozmuş, merkezi bir devletin varlığının ortadan kalkmasına neden olmuştur. Bunun sonucunda ise Moğol etkisinin daha az hissedildiği Anadolu’nun batısında ( uç bölgeleri ) birçok beylik ortaya çıkmıştır.  Türklerin Anadolu’ya büyük gruplar halinde gelmeye başladığı 12. yüzyılın başından itibaren Kafkasya ve İran üzerinden büyük Türk gruplarını kontrol edecek, onların Anadolu’da yerleşmesini sağlayacak en önemlisi de gelen bu gruplara Türk – İslam sentezi içinde eğitecek ve yönlendirecek bir sınıfa ihtiyaç duyulmuştur. İşte bu sınıf Abdal – Derviş grubu olmuştur.

Bunların arasında en mühim rolleri oynayanlar, büyük merkezlerde yaşayan İran Sufileri değil, Türkmen boyları arasında yaşayan eski Kam ve Ozanlardan kutsiyetleri olduklarına inanılan Baba’lardır. Garip kıyafetleri, ağızlarda dolaşan kerametleri, meczubane yaşayışlarıyla eski Baskı Kam’ların hatırasını İslami şekil altında yaşatan Türkmen Baba’ları; Oğuz boylarına anlayacakları bir dilde, İslamiyet’in eski kavmi ananelerine tetabuk eden sufiyane fakat basit avami şekillerini anlatıyorlardı.[2]

13.yüzyıldan itibaren yoğun olarak Anadolu’ya göç eden nüfusun büyük çoğunluğunu ise göçebe Oğuz – Türkmen kitlesi oluşturmuştur. [3] Bu hususta Abdal – Dervişler, Anadolu’ya gelen henüz İslam dinin kurallarına vakıf olmayan Oğuz – Türkmen gruplarına İslami kuralları Orta Asya’dan getirdikleri din anlayışı ve kültür ile birleştirerek öğretmeye çalışan bir sınıf olmuştur.  Abdal Derviş grubu, Osmanlı Beyliği’nin kuruluş aşmasında Moğol istilası sonrası Anadolu’nun içinde bulunduğu sosyal, ekonomik ve siyasi bunalım içerisinde devam eden Oğuz – Türkmen göçlerini kontrol altına alacak, gelen topluluklara İslami kuralları öğreterek onları Anadolu İslami potasında eriterek yeni bir Türk – İslam toplumunun vücuda gelmesine katkı sağlamışlardır.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasına geçmeden evvel, Anadolu’nun 13. yüzyılın ikinci yarısından sonrası durumunu bilmek konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

I.Bölüm:

A- XIII. Yüzyılda Anadolu’da Siyasi ve Sosyal Durum:

1- Ana Hatları ile Sosyal Yapı:

X. yüzyılda başlayıp, 1071 Malazgirt savaşı ile Bizans’ın askeri gücünün kırılması neticesinde Anadolu’ya yönelik Türk göçleri hızlanmıştır. Malazgirt savaşından sonra ise Anadolu’da Türkler tarafından kurulan devletlerin en önemlisi Anadolu Selçuklu Devleti olmuş, bu devlet Anadolu’nun siyasi birliğini kısmen sağlamış ve Bizans ile mücadele ederek doğudan gelen Türk göçlerine yeni yaşam sahaları açmıştır. Yoğun Türk göçleri ve Bizans’ın gücünün kırılması ile Türkler Anadolu’da siyasi hâkimiyetlerini kurmaya başlamışlardır.

Fakat Anadolu’nun fethi ile hâsıl olan durum böyle değildi; vaktiyle Arap – Bizans mücadelesinde nüfusu azalan ve iktisadi hayatı harap olan bu topraklara Türkler, yalnız siyasi hâkimiyetlerini değil, kendi içtimai topluluklarını getirmişlerdir.[4] Anadolu’da sadece siyasi olarak değil bütün yönleri ile bir Türk yerleşmesi olmuştur.   Anadolu’ya gelen asıl kitleyi ise çoğunlukla göçebe Türkmen – Oğuz oluşturmakta yeni açılan uç sahalarına bu unsurlar yerleştirilmektedir.

Türkiye’nin kuruşlunda etnik unsurun esasını teşkil etmiş olduklarını söylediğimiz Türkmenlerin yayla hayatına ve obalar halinde cemaatlenerek hayvancılık yapmaya çok düşkün olmaları hele bu hayatın ifadesi olan bir takım sosyal geleneklerden kurtulamayışları, Selçukluların Bizans’tan devraldığı başlıca şehirlerde Türk – Müslüman nüfusun çok yavaş artmasına sebep olmuştur. XIII. Asrın sonlarında bile Konya, Kayseri ve Sivas gibi önemli şehirlerin merkezlerinde Hıristiyan ahali büyük kitleler teşkil ediyordu. [5] Hatt-ı zatında bu olgu ana gelir kaynağı yağma ve hayvancılık olan, atlı göçebe Türkmen aşiretlerin uçlarda birikmesine sebep olmuş, uçlar Orta Asya’daki birçok geleneği iştiyakla devam ettiren gazi Türkmen beylikleri tarafından teşkil olunmuştu. Binaenaleyh, XIII. Asırda Anadolu Türk Toplumunu şehir ve köyde yaşayanlar olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Gelenler arasında kesafeti teşkil eden Oğuz Türkmenleri konargöçer hayat tarzları itibariyle köy toplumuna dâhil olmuşlardır.

Halkı Anadolu’ya genellikle göçebe olarak gelip yerleşmiş olan Selçuklu Türkiye’si gerek siyasi hayatı, gerek iktisadi müesseseleri itibariyle esas kuvvet kaynağını köylü kitlesinden alıyordu bu kitle de, etnik bakından Türkmen kökenliydi  [6] Anadolu’ya gelen Türkmen – Oğuz boyları Orta Asya geleneklerini beraberlerinde getirmişler, bu topluluklar aşiret yapısı şeklinde örgütlenmişlerdir.

Oğuz – Türkmen aşiretleri uç bölgelerinde yaşamalarına bağlı olarak geleneklerine diğer gruplara göre daha sıkı bağlanmışlardır. [7] Köy hayatında oluşan bu sosyal yapı Abdal- Dervişlerin sosyal hayata katılımını kolaylaştıran bir etken olmuştur.  Abdal Dervişler eski Baskı – Kam’ların hatırasını İslami şekil altında yaşayan Oğuz boylarına anlayacakları bir dilde İslami kuralları öğretmeye çalışmışlardır. [8] 1240’lara gelindiğinde ise Oğuz –Türkmen grupları Anadolu Selçuklu Devleti’nin en önemli sorunlarından biri haline gelmişlerdir.

Türkmenler, ağır vergiler koyan merkezi bürokratik idareye her zaman karşı olmuşlardır. Türkmenlerin Selçuklu idaresine karşı en büyük ayaklanması Türkmen şeyhi Baba İlyas ve onun aksiyon adamı Baba İshak idaresindeki 1240 ‘ta ki ayaklanmadır.  Bu Türkmen ayaklanması Anadolu Tarihine yön veren olaylardan biri olmuş, Baba İshak’ın soyundan gelen Âşık Paşa ve onların halifeleri Babailer uclara göçerek özellikle Osmanlı uc bölgesinde toplum ve kültür hayatında kesin bir rol oynayacaklardır.[9] 1240 ayaklanması ve hemen ardından gelen Moğol istilası Anadolu’daki içtimai hayatı etkilemiş sosyal ve ekonomik düzen bozulmuştur.

2- Anadolu Selçuklu Devleti’nin Durumu ve Moğol İstilası:

1235 ‘te Moğolları üstünlüğünü tanımak zorunda kalan Anadolu Selçukluları[10] bu tarihten sonra siyasi, askeri ve ekonomik alanda çöküntü yaşamaya başlamıştır.  Anadolu Selçuklu ile Harzemşahlar arasında 1230’da yapılan Yassı çemen savaşı Harzemşahlar’ın zayıflamasına yol açmış, ardından da bu devlet Moğollar tarafından yıkılmıştır. Bunun sonucunda Anadolu Selçuklu Devleti ile Moğollar arasındaki tampon devlet ortadan kalkmıştır.   Bu Anadolu Selçuklu devletinin Moğol egemenliğine girmesini kolaylaştıran bir etken olmuştur.  Aynı dönemde Selçuklu ailesi içindeki taht mücadeleleri devleti zayıflatan diğer bir unsur olmuştur.

Bir taraftan doğu hudutlarında, evvela Harezmliler ve sonra Moğollarca yapılan dış tazyikler, diğer taraftan sultanın ve ricalinin mevki yahut hırsları tesiri altında sebep oldukları ihtilaflar nihayet devletin bünyesini sarsmaya huzursuzluğun vilayetlere ve halka geçmesine meydan verdi.[11] Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı ilk ciddi ve tehlikeli isyan, tarikat propagandası tesiri ile Baba İshak tarafından çıkarılmıştır.  İsyan tarikat propagandası ile başlamakla birlikte asıl neden ekonomiktir.  Çünkü Baba İshak İsyanı’nın ortaya çıktığı 1240 yılında Anadolu’da ekonomik darlık baş göstermiş, şehirlerle işsizlik artmaya başlamıştır.  Babailerin bu isyanı sonucunda Anadolu Selçuklu Devleti gelmekte olan Moğollar karşısında askeri bakımdan güçsüz hale gelmişlerdir.

Moğolların 1220’lerde başlayan Müslüman Ortadoğu’sunu işgal hareketleri, 1243 ‘de Anadolu sınırlarına dayanmış 1243’te Kösedağ savaşındaki Moğol zaferi sonrasında Anadolu Selçuklu Sultanlığı, İran İlhanlılarına bağımlı bir devlet olmuş,  Anadolu Selçuklu Devleti Anadolu üzerindeki siyasi hâkimiyetini fiilen kaybetmiştir.

B- Moğol İstilası Sonrası Durum: Uç Vilayetleri Sahası:

Moğol istilasının ilk sonucu, Türkmenlerin batıya doğru göçmelerinin hızlanması olmuştur.   Selçukluların Malazgirt zaferi ile Anadolu’ya gelen Türkmen aşiretleri başından itibaren Bizans sınırına yığılmış buralarda kesafet teşkil etmekteydi. 1243 Kösedağ Savaşı sonucunda Doğu Anadolu’da bulunan Türkmen aşiretleri Moğol baskısı ve işgali nedeniyle uclarda hali hazırda mevcut olan Türkmen gruplarına taze kan getirmiş, merkezi otoritenin çökmesiyle buralarda yeni otonom yapılar ortaya çıkmıştır.

Sınır bölgesi Moğol yönetiminden kaçan askerler, Babai isyanında bulunmuş olan abdallar ve siyasal açıdan önemli kişiler için bir sığınak, aynı zamanda da yeni bir yaşam ve gelecek arayan umutsuz köylü ve kasabalılar için yeni bir yurt oluyordu.  Dolayısıyla sınır yörelerinin nüfusu artıyordu. Sınırın Bizans yakasındaki verimli düzlüklere yerleşme için fırsat arayan sınır göçebeleri, halkı Bizans’a karşı kutsal savaşa, gazaya kışkırtıyordu. Savaşçılar, çeşitli kökenlerden gazi önderlerin (Alplerin) çevresinde toplandılar ve Bizans topraklarına akınlar gittikçe sıklaşmaya başladı. [12] Bu akınların neticesinde Uc sahalarında Bizans’tan alınan arazi üzerinde 1260’lardan itibaren uc beylikleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Kurulan bu uc beylikleri Türk – İslam coğrafyasının bundan sonraki siyasi ve sosyal yapısını etkileyen unsurlardan biri haline gelmiştir.

Uç bölgesinin diğer aktif grubu ise Abdallar olmuştur. 1240 Babai İsyanı sonra merkezi otoritenin takibinden kaçan Abdal – Derviş grubu uc bölgelerine gelerek, gaza faaliyetlerine katıldıkları gibi Türkmen aşiretlerine İslami kuralları öğreten aktif bir sınıf olmuştur.

C- Osmanlı Beyliği Kurulurken:

1- Sosyal ve Ekonomik Şartlar:

XIII. yüzyılın sonlarına doğru gelindiğinde Batı Anadolu merkezi Selçuklu otoritesi iyice azalmış, güçlü bir siyasi otoritenin olmaması nedeniyle şehirler, ahiliğe ve esnaf loncaları tarafından yönetilir hale gelmişlerdir. Uclarda ise beyliklerin kurulmaya başladığını görmekteyiz.  Uclarda, dinsel yaşamda dervişler ve Orta Asya Türk gelenekleri (Yeseviyye ve Babaiye) egemendi. Uc toplumunda savaşçı grup alplar, alp – erenler kendisini İslami gazaya adamış kutsal ganimetlerle yaşayan uc gazileriydi.  Dinsel ve toplumsal yaşama heterodoks dervişler, abdal adıyla bilinen Türkmen babaları yön veriyordu.  Merkezi bir devlet otoritesinin olmaması sonucunda bu abdallar toplum üzerinde kontrol unsuru haline gelmişlerdi.

XIII. yüzyılın sonlarına doğru büyük Selçuklu şehirlerinin sürekli olarak siyasi – içtimai karışıklıklara sahne olması, Osmanlıların ve diğer uc beyliklerinin Bizans’tan fethettikleri toprakları Türk nüfusu ile iskân etmelerini kolaylaştırmıştır.[13] Moğol baskısı ve Anadolu Selçuklu şehirlerindeki otorite kaybolunca burada yaşayan şehirli kitle uc sahasına göç etmiş böylece uc bölgelerinin ekonomik ve sosyal canlanmasına katkı sağlanmıştır. Bölgede kurulan içtimai ve ekonomik yapı sayesinde uc bölgelerinde yerleşim daha kolay hale gelebilmiştir.

Osmanlı rejiminin temellerinin atılmak üzere olduğu XIII. yüzyılın sonlarında, Selçuklu devrinin uç bölgesi ve Batı Anadolu, tarım alanları ve meralar yönünden Türk köylü kitlesi ile şekillendirildiği gibi, şehir ve kasabalar da Selçuklu şehirlerinden göçüp gelen şehirli Türklerin, medrese ve tekkeleri mesken tutmaları, eski Selçuklu bürokrasisinin de uclarda yeni kurulan idarelerde görev almaları neticesinde iktisadi ve içtimai bakımdan canlılık kazanmış, Osmanlı Beyliği böyle bir içtimai ve iktisadi temele dayanmıştır. [14]

2- Siyasi Şartlar:

Moğol İstilası sonrası Anadolu siyasi bir boşluğa düşmüş, Anadolu Selçuklu Devleti’nin otoritesi kaybolmuştur. Bu surette meydana gelen hükümetsizlik ve daimi baskılar Anadolu’da ki iktisadi ve sosyal hayatı durma noktasına getirmiş, halkta yeni bir hükümet düzeni ihtiyacı doğurmuştur. Ayrıca; Moğollara tabi olan Selçuklu hanedanı halkın gözünde itibarını kaybetmiş olması yeni bir hanedanın ortaya çıkmasını kolaylaştırıcı bir etken olmuştur.  Moğolların Anadolu’da ki baskılarına karşı Türkmen aşiretleri arasında yoğun bir muhalefet oluşmuş, bu muhalefet hareketi zaman zaman ayaklanmalar şeklinde kendini göstermiştir.

1261 tarihini Anadolu’da Moğollara karşı geniş Türkmen hareketlerinin başlangıcı saymak yerindedir. Bu hareket, Türkmen beyliklerinin, aynı zamanda Osmanlı Beyliği’nin kuruluş sürecini başlatmıştır. [15] XIII. yüzyılın sonlarına doğru, Anadolu iki kesimden oluşmaktaydı biri İlhanlı devletinin ve onların kuklası olan Selçuklu sultanlarının egemen olduğu doğu kısmı, diğer ise Türkmen uc beylerinin hâkim olduğu Anadolu’nun Batı bölgesiydi.  Burada Bizans topraklarına yönelik fetih ve gaza faaliyetleri sonucunda kurulmuş olan Menteşe, Aydın, Saruhan, Karesi ve Osmanlı beylikleri Batı Anadolu’daki yarı bağımsız Anadolu’nun temsilcisi durumundaydılar.  Aynı dönemde Bizans İmparatorluğu’nun siyasi ve askeri bakımından zayıflamış olması Batı Anadolu’daki gaza ve fetih hareketlerini kolaylaştıran bir etken olmuş, başta Osmanlı beyliği olmak üzere diğer beyliklerde Bizans üzerine fetih hareketlerinde bulunmuşlar, yeni yerleşim sahalarının açılmasına ön ayak olmuşlardır.

Özetle,  Osmanlı Beyliği’nin kuruluş aşamasında Anadolu’da güçlü bir merkezi otorite kalmamış, Selçuklu Sultanlığının ülke üzerindeki etkisi sembolik düzeye inmiş Anadolu fiilen Doğu ve Batı olarak iki siyasi cepheye ayrılmıştır. Doğu ‘da yönetim Moğolların elindeyken Batı Anadolu’da birçok yarı bağımsız uc beyliği ortaya çıkmış, bundan sonraki Türk içtimai ve siyasal düzeninin oluşumuna zemin hazırlayan altyapı uc sahasında hayat bulmuştur.

II. Bölüm:

A- Osmanlı Beyliği’nin Kuruluşu ve Büyümesi:

1- Osmanlı Beyliği’nin Kuruluşu:

Anadolu Selçuklu Devleti’nin Kösedağ savaşı sonucunda Moğol egemenliğine girmesi neticesinde Anadolu’da siyasi boşluk ortaya çıkmıştır. Bir yandan Moğol baskısı diğer yandan da Batı Hıristiyan dünyasının İslam coğrafyasına baskılarını arttırmış olmaları, 1291 ‘de Papalığın İslam ülkelerini abluka emri, Rodos ve Ege adalarına Bizans yerine Latin Hıristiyanların yerleşmesi[16], karşısında Anadolu’da gaza anlayışı bir ölüm kalım sorunu olarak ortaya çıkmıştır. Anadolu’da ki gaza faaliyetlerini yürüten başat güç ise uc Türkmenleri olmuştur.

1260 -1300 döneminde Batı Anadolu’daki Türkmen Beyliklerinin kuruluşunu gaza etkinlikleri çerçevesinde ele almak gerekmektedir.[17] Osmanlı Hanedanın kurucusu olan Osman Bey de bu dönemde Kastamonu uc emiri Çobanoğlularına bağlı olarak Bizans sınırında gaza faaliyetine katılan bir komutandır.  Osman Beyin büyük bir atılganlıkla sürdürdüğü bu gaza seferleri onun çevresindeki gazi alplerin önderi konumuna yükselmesini sağlamıştır.  Osmanlı Beyliği de Anadolu’da kurulan diğer beylikler gibi patrimonyal devletçik olarak kurulmuştur. Yani ülke ve halk, hanedan kurucusunun mülkü gibi algılanmış bu nedenle ülke kurucusunun adı ile anılmıştır.

Osman Bey’in Eskişehir yakınlarındaki Karacahisar’ı alması, Osman Beyi gazilikten uc beyliğine yükselmesini sağlayan olay olmuştur. Menakipname geleneğinde, Osman Gazi’nin 1288 de bu fethi gerçekleştirmesi ile Selçuklu sultanından sancak beyliği unvanı aldığı iddia edilmektedir.[18] Osman Beyin bir hanedan reisi haline gelmesi, Bizans’a karşı 1302 tarihinde yapılan Koyunhisar savaşı ile gerçekleşmiştir. Bizans İmparatorluk ordusuna karşı kazanılan bu zafer Osman Bey’i bölgede karizmatik bir lider haline getirmiştir. Koyunhisar savaşının kazanıldığı 1302 tarihini Osmanlı Devleti’nin kesin kuruluş tarihi kabul edebiliriz.

2- Osmanlı Beyliği’nde Anadolu Abdallarının Rolü:

XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya yönelen Moğol istilası sonucunda göçebe ve şehirli Türkmen grupları büyük kitleler halinde Anadolu’ya gelmeye başlamışlardır. 1243 Kösedağ savaşından sonra ise Anadolu Selçuklu Devleti Moğol egemenliğine girmiş Anadolu büyük karışıklık içine düşmüş;  içtimai, ekonomik ve siyasi düzen bozulmuştur.  Öte yandan Moğol etkisinin daha az hissedildiği Batı Anadolu’da ki uc bölgelerine yoğun Türkmen göçleri gerçekleşmiş, bu bölgelerde yeni beylikler ortaya çıkmaya başlamıştır. Uc bölgelerine gelen Türkmen gruplarının içinde sadece köylüler ya da şehirliler olmamış, Orta Anadolu’dan Azerbaycan’dan, Konya’dan âlimler ve dervişler Moğol baskısından kurtulmak amacıyla uc bölgelerine göç etmişlerdir. Aynı dönemde Babai dervişleri – abdallarda uc bölgelerine gelmişlerdir. Ortaya çıkan uc beyliklerinden biriside üst bölümlerde bahsettiğimiz gibi Osmanlı Beyliği olmuştur.  Uclara göç eden abdal – derviş grubu, Osmanlı uc bölgesinde faal bir durum sergilemiştir.  Abdalların yarı göçebe Türkmenler arasında telkinatta bulunuşu, köylerde yaşayışı, toprak işleri ile meşgul olmaları ve onların yeni tarım ve yerleşim sahaları açmaları abdalların, Osmanlı Beyliği’nin kuruluş dönemindeki etkilerini anlamamıza yardımcı olacaktır.

Aşıkpaşazade tarihinde geçen rüya hadisesinde,

“Ertuğrul hal-i hayattayken bir gice düş gördü bir acep vakıa görüp ol vakı’adan uyanıb bu düşi fikr iderek, Allah’ı zikr ederek durdu, sabah namazı kıldı suret değiştirüb doğru Konya’ya vardı, anda bir muabir kişi vardı adına Abdülaziz derlerdi. Amma bazılar didiler kim bu düşü tabir iden bir aziki şeyhi idi.” Şeklinde anlatılmaktadır.[19] Burada adı geçen Abdülaziz, Sultan Alaüddinin veziridir. Şeyhin ise Edebali olduğu bilinmektedir. Bölümün devamında, “Ey oğul atan Ertuğrul gördüğü düş buydıkimi Şeyh ol düşü tabir etmişti…” Devamla; “Şeyh ayrıldı ya yiğit düşünün tabiri budur kim bir oğlum ola adı Osman ola ve benim dahi bir kızım ola Rabia adlı, benim kızımı senin oğlun Osman’a verirler”

Görüldüğü üzere, Osman Beyin Şeyh Edebali’nin kızı ile evlenerek onunla akrabalık bağını böyle dini temellere dayandırılması, devletin kuruluş döneminde abdal – dervişlerin oynadığı rolün önemini göstermektedir.

“Kendülerinin arasında bir aziz şeyh vardı, hayli kerameti zahir olmuştu ve cemi halkın mutemedi idi ve illa dervişlil batınında idi, dünyası nimeti ve davarı çoktu ve sahib-i çerağ ve âlemdi, daima misafirhanesi hali olmazdı ve Osman Gazi kim bu dervişe konuk olurdu” Aşıkpaşazade’ye göre bu derviş bölgenin en güçlü simasıydı,  yine Osman Bey’in Şeyh Edebali’nin kızı ile evlenmesi meselesi tamamıyla siyasi bir durum teşkil etmekte Osman Bey’in bu abdalların desteğini alma hususuna dikkat ettiğini göstermektedir.[20]

Uc bölgelerine yeni yerleşen Abdalların bir kısmı gaza faaliyetine katılırken bir kısmı da, muhacirlerle birlikte o civara bulunan köylere ve tenha alanlara yerleşerek müritleriyle beraber tarımla ve hayvancılıkla uğraşarak yerleştikleri bölgenin, gelmekte olan yeni göç dalgasına hazırlanmasını sağladıkları gibi bu bölgelerde Türk – İslam kültürünün yerleşmesine de zemin hazırlamışlardır.

Bu dervişlerden birisi de Geyikli Baba’dır.  Geyikli Baba’nın Orhan Bey döneminde Bursa fethine katıldığı, kendisine yurtluk olarak verilen bölgede de tekke kurduğu kaynaklarda geçmektedir.[21]

Osmanlı İmparatorluğu’nun teşekkül edeceği dönemde Anadolu’ya doğru gelmiş olan derviş akını ve bu dervişlerin köylerde yerleşerek tarım ve İslam dininin propagandası ile meşgul olmaları, zamanın beylerini bu gibi kolonizatör dervişlere bir takım ayrıcalıklar ve topraklar vermek sureti ile onları kendi topraklarına yerleştirmeye çalıştıkları gözlemlenmektedir.

Abdal Dervişlerin bir başka rolü de boş arazilerin yerleşime açılmasında devlete yardımcı olmalarıdır. Abdallar kendilerine verilen derbentlerde zaviyeyi tesis ediyorlar ardından da burada yeni bir köy meydana getiriyorlardı. Yine bu Bektaşi şeyhlerine bulundukları bölgede devlet adına otoriteyi sağlayan kişiler nazırıyla bakmak yanlış bir yaklaşım olmayacaktır. Yine bu dönemdeki dervişler, tarımla meşgul olan zaviye ve değirmen inşa etmekte yetenekli kişilerdir. [22] İlk Osmanlı Padişahları mevcut zaviye şeyhlerini muhafaza ettikleri gibi; birçoklarının yeniden yerleşip zaviye açmalarına yardım etmişlerdir.

Osmanlı Padişahlarını Rumeli’de ki fütühatları ve icraatları esnasında da bir takım ahiler, şeyhlerle ilişki içine olduğunu görmekteyiz. Uc bölgesinde kurulan abdal örgütlenmesi, aynı şekilde Rumeli’ye de sirayet ederek bölgeyi Türkleştirmeye ve İslamlaştırmaya çalışmaktadır.  Nitekim Murat Hüdavendigar’ın Rumeli’nde ilk fetih sahaları üzerinde bulunan Malkara köylerinde, Yegan reise bir köy bağışladığı, köye bir zaviye kurulduğu belirtilmektedir.  Aynı bölgede yine I. Murad zamanından beri Aydın Şeyh’e verilmiş bir bölgede bulunmaktaydı. [23]

Abdal – Dervişlerin kurdukları zaviyelerin kuruldukları bölgelerin yerleşime açılmasına zemin hazırladıkları ve çeşitli imar faaliyetlerine öncülük ettiklerini söylemek mümkündür. Henüz yerleşime açılmamış, tenha bölgelerde zaviyeler kurularak bölgenin yerleşime açılması için öncü olan kişilerin abdal – derviş grubu olduğunu görmekteyiz. Böylece zaviye kurulan bölgede devlet otoritesinin de bir jandarma karakolu gibi çalışan zaviyeler aracılığıyla sağlandığını da söyleyebiliriz. .

Nitekim Arap gezgin İbn-i Batuta bu abdalların Anadolu’da Türkmen akvamı arasında her köy ve kasabada mevcut olup eşkıyayı tenkil için büyük bir kudret temsil ettiklerini söylemektedir.[24] Aşıkpaşazade Tarihinde ki diğer önemli hususta bu Abdalların aynı zamanda gazi alp olarak Osman Bey’in yanında gaza seferlerine katılmış olduklarıdır. Rum Abdalları ve ahilere bu dönemde verilen isim de Gaziyan olmuştur.

Alp ve gazi özdeş terimlerdir. Alp kavramı Orta Asya’da ki bahadır diye anılan kahraman savaşçıyı, lider tipini vurgularken gazi kavramı ise İslami gaza anlayışı ile kaynaşmış savaşçı tipini vurgulamaktadır. Alplerin 13. yüzyıl Anadolu’sunda ki profesyonel savaşçı tipini oluşturmuşlardır.

Görüldüğü üzere, abdal – dervişler Osmanlı Beyliği’nin kuruluş döneminde, beyliğin oluşum aşamasında gayet etkili bir figür olmuşlar başta İslam dinini öğretmek olmak üzere sosyal, ekonomik ve siyasi alanda bu etki kendisini hissettirmiştir. Abdallar sadece bir din yayıcısı değil, Osmanlı Devleti’nin bölgedeki siyasi temsilcisi olarak görülmüşlerdir. Aynı zamanda abdallar bir gazi – alp olarak gaza faaliyetlerine katılmışlardır.  Abdallar Osmanlı’nın Rumeli’deki fetih hareketlerinde de önemli roller oynamışlar, Rumeli bölgesinde kurulan zaviyeler sayesinde bölge hem Türkleştirilmiş hem de yeni yerleşim bölgeleri ve tarım alanları açılarak boş alanlar ekonomiye kazandırılarak devlete yeni gelir kaynakları yaratılmıştır. Dolayısıyla Abdal –Dervişlerin dini, siyasi, askeri, iktisadi ve sosyal alanda Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda rol aldığını söylemek mümkündür.

B- Abdallar Kimdir?

1- Abdal Kelimesinin Kökeni:

Daha çok Tasavvuf ve İslami edebiyat alanlarında kullanılan bir terimdir.  Dünya ilgilerinden kurtularak kendisini Allah yoluna adayan ve ricalü’l – gayp diye adlandırılan evliya zümresi içinde yer alan sufi veya erenler zümresi hakkında kullanılır.[25]

Abdal kelimesi Arapça’da ikisi de karşılık birinin yerine geçen manalarına gelen bedel ve bedil kelimelerinin çoğulu olmakla birlikte, zamanla Farsça ve Türkçe’de tekil manasında kullanılmış, Farsçaya “abdalan”, Türkçe’de “abdallar” şeklinde çoğul yapılmış; ayrıca tasavvuf terminolojisinde abdalla birlikte, aynı manaya gelen, “budela” kelimesi de kullanılmıştır.

Tasavvufi kaynaklar, hadis olduğunu öne sürdükleri rivayetlerden faydalanarak abdalların maddi, ruhi ve ahlaki özellikleri hakkında bilgiler vermektedir.   Buna göre abdallar saçları ve sakalları birbirine karışmış, solgun yüzlü, hareketsiz, işşiz güçsüz, çocuksuz, dünyada mal sahibi olmayan ve kendilerine gösterilen hedefe ulaşmak için çok çalışan kişiler olarak kişiler olarak anlatılmıştır.

Fudayi B. İlyaz’ın “ Bize göre ermiş olan kişi, çok oruç ve namazla değil, ancak gönül zenginliği, kalp temizliği ve insanların iyiliğine çalışmakla ermiştir.” [26]sözü sonraları abdalları en iyi ifade eden tarif olmuştur.  Abdalların ahlaki ve manevi şahsiyetleri hakkında geliştirilen tasvirler her müslümanda bulunması gereken vasıflardır. Buna göre abdallar bütün insanlara karşı iyi niyetli, kendilerine kötülük edenleri bağışlayan, ellerindekileri başkalarıyla paylaşan, kaza ve kadere gönül hoşluğuyla boyun eğen, haramdan kaçınan, sevgi, şefkat ve iyi niyet gibi ahlaki faziletlerle donanmış kişilerdir.

Türk – İslam dünyasında ise, abdal kelimesi XII ve XIV. Yüzyıllardan başlayarak İran’da yazılmış olan edebi metinlerde “derviş” manasında kullanılmıştır.  XIV. yüzyılda İran sahasında abdal tabiri ile kalenderlere benzeyen serseri dervişler kastediliyordu. XV. Yüzyıl metinlerinde ise kelimenin “meczup, divane” manasına geldiği görülmektedir.

Abdal Tabiri,  Anadolu Türkleri arasında İran coğrafyasına göre daha fazla yaygındır. XIV. yüzyıla ait edebi vesikalardan anlaşıldığına göre, bu yüzyılın başlarından itibaren Anadolu’da abdal lakaplı dervişlerin çoğaldığı görülmektedir. [27] XV. yüzyılın başında yazılmış olan Kırk Vezir Hikâyesi’nde “serseri derviş” olarak abdallardan bahsettiği gibi, eş anlamlı olarak ışık kelimesi de kullanılmıştır.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun kuruluşundan sonra Yeseviyye ve Kalenderilik gibi tarikatlarla Türkmen kabileleri arasındaki Alevi – Batini cereyanlarının bazı an’anelerin tesiri ile XIII yüzyıl Anadolu’sunda Babailik adı altında siyasi ve sosyal bir isyan hareketine sebep oldukları tarihsel bir vakadır. Anadolu abdalları Babailik cereyanının daha sonraki görünüşünden başka bir şey değillerdir.[28]

XVII. yüzyıla geldiğimizde ise abdal kelimesinin Bektaşi kelimesinin eş anlamlısı olarak kullanıldığını görmekteyiz.

Abdal kelimesi Anadolu coğrafyasında sadece kişi ismi olarak değil aynı zamanda yer ismi olarak da kullanılmaktadır. Kâtip Çelebi Cihannüma adlı eserinde XV. Yüzyılda İzmit civarında bir Kemer abdal kasabası bulunduğunu, XVII. Yüzyılda ise Canik’te bir abdal köyünün bulunduğunu kaydetmiştir.[29]

Görüldüğü üzere abdal kelimesi,  kişi ismi olmaktan çıkarak bir kültürü hatta coğrafi yer adlarını niteler hale gelmiş, geçen yüzyıllar boyunca Türk –İslam kültürünün özelliklede Anadolu kültürünün bir parçası haline gelmiştir.

2- Anadolu Abdallarına Bir Örnek: Abdal Musa

Beliğ’in, Bursa’nın fethinden önce Buhara’dan gelen kırk abdaldan biri olarak gösterdiği Abdal Musa, AşıkPaşazade’de Bektaşi olarak zikredilmektedir.  Tarihçiler onun, Bursa’nın fethinde Sultan Orhan’la birlikte olduğuna ve Geyikli Baba ile aralarında yakın bir münasebet olduğunu söylemişlerdir.  Bektaşi velisi olan Kaygusuz Abdal’ın, Abdal Musa’dan icazet alışı Kaygusuz Abdal Menakıpnamesinde anlatılmaktadır.

Abdal Musa “pir-i sani” lakabı ile anılmakta ve kurduğu tekke Bektaşiliğin dört dergâhından biri sayılmaktadır. [30] Abdal Musa ile ilgili rivayetler hem Teke hem de Bursa civarında teşekkül etmiştir.

Abdal Musa’nın tarihi şahsiyetini aydınlatabilecek iyi belge bulunmaktadır. İlk belge, Denizli’de ki bir çeşmenin duvarında bulunan bir kitabe diğeri ise Fatih devrine ait Abdal Musa tekkesinden bahseden bir belgedir.

Sonuç:

13.yüzyılda siyasi ve sosyal gelişmelere bağlı olarak Anadolu’da oluşan ve Türkmen grupları arasında kesafet teşkil eden “ Abdalan-ı Rum” taifeleri kabaca özetlenecek olursa; Türklerin 1071’de Malazgirt Zaferiyle Anadolu’ya gelmeleri – Ahmet-i Yesevi geleneği- ile XVII. Yüzyılda Bektaşiliğin adı altında toplanan gruptur. Fakat konumuz açısından 1240 Babai ayaklanmasıyla Anadolu Selçuklu merkezi otoritesiyle ters düşen Vefai- Kalenderi[31] zümreleri takibattan kurtulmak için uçlara sığınmışlardı. Diğer bir değişle 1260lardan itibaren Anadolu beyliklerinde, özellikle uçlarda, bu heterodoks Eski Türk inanış ve geleneklerini devam ettiren gazi Türkmen beyliklerinde zihni temelleri doğrultusunda oluşan bu yapıda dervişler gazaya katılan, yeni toprakları yerleşime açan ve Hıristiyan ahali arasında ihtida hareketlerini teşmil eden öncü rolünde görmekteyiz. Bu gibi nitelikleri dolayısıyla dervişler kuruluş döneminde sosyal ve zihni alt yapının oluşturulmasında en etkili grup olmuş Yıldırım Bayezid Döneminde devletin merkezileşmesiyle başlamasıyla, fıkıhi İslam (Ortodoks) , şifahi İslam’a (Heterodoks)  devletin resmi anlayışı olarak üstün gelmiştir.


[1] Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ, İstanbul, 2010 s.11

[2] Fuad Köprülü, Anadolu’da İslamiyet, Ankara, 2005 s.41

[3] Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, İstanbul, 2009 s. 50

[4] Mutafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, İstanbul, 2009 s. 54

[5] a.g.e s.56

[6] a.g.e. s.61

[7] Jean Paul Roux, Türkler ve Moğolların Eski Dini, İstanbul, 2007

[8] Fuad Köprülü, Anadolu’da İslamiyet, Ankara, 2005 s.35

[9] Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye, İstanbul, 2009 s.4

[10] Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye, İstanbul, 2009 s.5

[11] Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, 2009 s.61

[12] Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ, İstanbul, 2010, s.12

[13] Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, İstanbul, 2009, s.97

[14] a.g.e, s. 99

[15] Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye, İstanbul, 2009, s.7

[16] Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye, İstanbul, 2009, s.9

[17] a.g.e, s.11

[18] a.g.e, s. 12

[19] Ömer Lütfü Barkan, “Osmanlı İmparatorluğunda bir İskân ve Kolonizasyon Metodu olarak Vakıflar ve

Temlikler; İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler”, VD, II, 1942.

[20] Barkan, s. 137-139

[21] Barkan, s.139

[22] Rıza Yıldırım, DERVISHES IN EARLY OTTOMAN SOCIETY AND POLITICS: A

STUDY OF VELAYETNAMES AS A SOURCE FOR HISTORY, Ankara, 2001

[23] Ömer Lütfü Barkan, “Osmanlı İmparatorluğunda bir İskân ve Kolonizasyon Metodu olarak Vakıflar ve

Temlikler; İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler”, VD, II, 1942.

[24] Barkan, s. 143

[25] Süleyman Uludağ, “Abdal”, Türk Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, c.1

[26] Sülemi, Tabakat, s.10

[27] Orhan Köprülü,  “Abdal” Diyanet Ansiklopedisi, c.1

[28] Fuad Köprülü, Anadolu’da İslamiyet, Ankara, 2005

[29] Orhan Köprülü,  “Abdal” Diyanet Ansiklopedisi, c.1

[30] Orhan Köprülü, “Abdal Musa” , Diyanet Ansiklopedisi, c.1

[31] Ahmet Yaşar Ocak, Babailer İsyanı Aleviliğin Tarihsel Altyapısı Yahut Anadolu’da İslam-Türk Heterokdosisinin Teşekkülü, İstanbul, 1996; Müellif hipotezini temelde Kalenderi taifelerinin etkisiyle oluşan bu isyanın uçlarda daha sonra Osmanlı Beyliğinin Kuruluş döneminde bu marjinal sufi gruplarının büyük oranda etkinlik gösterdiğine dayandırmaktadır.

Yazar Hakkında

E-Posta: st06230042@etu.edu.tr
7 Tane Yazı Yazdı

Yorumlar (2)

  • Nurullah Parlakoğlu

    Benim bir sorum olacak, Osmanlı’nın manevi dinamiklerini irdelerken, kuruluşta ağır basan heterodox unsurlar mıydı yoksa ortodox unsurlar mı? eğer birincisi ağır basıyorsa neden kuruluştan kısa zaman sonra üst kadroda dervişlere, abdallara rastlamıyoruz?

    Cevapla
    • Görkem Öztürk

      Osmanlı beyliğinin kuruluşunda etkin olan unsular coğrafi ve ekonomik etkinliklerin etkisiyle oluşan heterodosk unsurlardır. Osmanlı beyliği kuruluş aşamasında bölgedeki bektaşi dervişlerin desteğinin alınmasına özen göstermiş, siyasi ve askeri bakımdan üstünlük sağlamak amacıyla din unsuru büyük oranda osmanlı beyliği tarafından gözardı edilmeyen hatta başat faktör olarak beyliğin kuruluş aşamasında başvurulan bir kaynak olmuştur. Devlet merkezi bir imparatorluk haline geldiğinde ise hetaradosk ögeye ihtiyaç kalmamış, Osmanlı devleti 15.yüzyıldan itibaren yine devletin merkezi otoritesi için yani siyasi amaçla ortadosk islam anlayışını devletin resmi politikası haline getirmiştir. Yani kuruluş aşamasında heteradosk unsur kullanılırken, daha sonra hakim unsur ortadosk sunni islam anlayışı olmuştur.

      Cevapla

Yorum Yaz

Yazı ve Materyalleri Kaynak Göstermek Kaydıyla Kullanabilirsiniz © 2011-2014 aksitarih.com