Osmanlı İkamet Elçiliklerinin Kuruluşu

Painting: Pierre Paul Sevin – Jan Gninski’s Diplomatic Mission to Istanbul

13.yüzyılın sonlarında dünya siyaset sahnesine çıkan Osmanlı Devleti, 14. yüzyılın sonlarına doğru topraklarını Balkanlar ve Anadolu’yu kapsayacak şekilde genişleterek 16 yüzyılın başlarına doğru imparatorluk haline gelmiştir.  Osmanlı İmparatorluğu ilk dönemlerinden itibaren diğer devletlerle diplomatik ilişki içinde olmuş, bu ilişkiler kimi zaman dostluk kimi zaman ise düşmanlık olmuştur.  Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruşlundan modern diplomasinin oluşmaya başladığı 19. yüzyılın ilk dönemlerine kadar izlediği diplomatik yol ise Ad Hoc diplomasidir. Ad hoc diplomasi daimi elçilikler kurulana dek Osmanlı devletinin izlediği temel yol olmuştur.

Osmanlı Devleti kurulduğu tarihten 18. yüzyılın sonlarına kadar Avrupa ülkelerinde daimi elçilikler bulundurmamıştır. Çünkü Osmanlı Devleti kendisini her alanda Hıristiyanlardan üstün görmüş İslam’a göre Dar’ül Harb olan Hıristiyan topraklarında daimi elçilikler kurmamıştı. Oysa 15. yüzyıldan itibaren Venedik, Ceneviz gibi devletler Osmanlı başkentinde daimi elçilik bulundurmaya başlamışlardır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun dışarıda sürekli olarak faaliyet gösteren diplomatik unsurları mevcut değilken, Avrupa devletlerinin İstanbul’da sürekli diplomatik temsilciler bulundurması bu ülkelerin Osmanlı Devleti’nin yapısı hakkında daha kolay bilgi sahibi olmasını sağlamıştır. Bu elçilere temaslarında Rum Tercümanlar nezaret etmekteydi.

Osmanlı Devleti tek yanlı diplomasi uygulamayı diğer devletlere kıyasla üstünlüğünün bir göstergesi olarak kabul etmekteydi. Osmanlı Devleti Avrupa’ya karşı güçlü olduğu sürece Avrupa devletlerinin desteğini sağlama ya da onların görüş ve politikalarını öğrenme gibi kaygıları olmaması nedeniyle bu devletler nezdinde diplomatik temsilciler bulundurmaya gerek duymamıştır. [1] Yine kendisinden güçsüz olarak kabul ettiği devletler nezdinde sürekli olarak temsil edilmeyi küçüklük saymaktaydı. Batılı Devletler 15. yüzyıldan itibaren Osmanlı başkentinde sürekli elçiler bulundurmaya başlamışlardır. Osmanlı ülkesinde bulunan yabancı elçilerin görevi ise bugünkü manada elçilik değil oldukça dar bir serbestlik alnı olan elçiliktir.

Osmanlı diplomasini iki ana döneme ayırmak mümkündür. Birinci dönem 18.yüzyılın ortalarına kadar süren ad hoc diplomasi; ikincisi de 18.yüzyıldan günümüze değin uzanan sürekli diplomasi uygulamasıdır. Osmanlı imparatorluğunun 18. yüzyıldan beri uygulamaya başladığı sürekli diplomasi daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin de diplomatik temelini oluşturmuştur.

18. yüzyıldan itibaren Avrupa gücü karşısında gerilemeye başlayan Osmanlı İmparatorluğu giriştiği yeniği yenileşme hareketlerinin içerisine diplomasiyi de almış artık kendisini Avrupa devletlerimden üstün görme politikasına son vermiştir. Avrupa devletleri karşısında alınan askeri mağlubiyetler Bab-ı Ali’yi Hıristiyan devletlerden yardım istemeye zorlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun da devletler arsı diplomasi usulüne uymasını gerektirmiştir.  Artık Avrupa devletler dengesini takip etmek gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bu durumu idrak eden padişah III. Selim olmuş onun takip ettiği yenileşme siyasetine uygun olarak çeşitli Avrupa başkentlerinde daimi elçilikler kurulmaya başlanmıştır.

Böylece,  Osmanlı Devleti’nin yüzyıllardan beri takip ettiği Ad hoc diplomasi sona ermiş, Osmanlılar kendisinin üstün olduğu fikrini bırakmış ve diplomasi alanında bir devrim yaşanmıştır. Artık diplomaside ve dış politikada daha sistemli ve kurumsallaşmış bir yapı ortaya çıkmaya başlamıştır.  Osmanlı devletinin uzun dönemdir takip ettiği ad hoc diplomasi yöntemini de incelemek yararlı olacağı kanısındayız.

Birinci Bölüm:

a) Ad Hoc Diplomasi:

Ad hoc diplomasi tek yanlı ve geçici bir diplomasi yöntemidir. Diplomasi temsilcileri belirli bir amacı ya da görevi gerçekleştirmek amacıyla geçici bir süreyle yurtdışına gönderilirler ve bu görevi yerine getirdikten sonra ülkelerine dönerlerdi. [2] Ad Hoc diplomasiyi bir başka deyişle geçici diplomasi yöntemini en geç terk eden Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. 15 ve 16. yüzyıllar da Avrupa devletlerinin büyük kısmı sürekli diplomasi uygulaması geçerken Osmanlı Devleti’nin 18. yüzyılın sonuna değin ad hoc diplomasiyi uyguladığı görülmektedir. Osmanlı Devletinin geçici diplomasi demek olan ad hoc diplomasi usulünü uygulamasının nedenlerini Osmanlı İmparatorluğunun devlet anlayışında aramak doğru olacaktır.

Osmanlı İmparatorluğunun en üçlü dönemlerini yaşadığı 15. ve 16. yüzyıllarda imparatorluğun diğer devletlerle diplomatik ilişkiler Osmanlı Devleti için bir önem teşkil etmiyordu. Askeri kuvvete dayanan Osmanlı padişahları ülkenin geniş kaynakları sayesinde, başka bir ülkenin desteğine ihtiyaç duymadan iradesini düşmanlarına kabul ettirebiliyordu. Bu dönemde Hıristiyan hükümdarların kendi başkentlerine elçi göndermeleri padişahlarca bir saygı tezahürü saylıyordu. Padişah ve sadrazamlar yabancı elçileri küçümserler onlara hakaret dahi ederlerdi.[3]

Osmanlı İmparatorluğu’nun uyguladığı ad hoc diplomaside bir süreklilik söz konusu değildir. Yabancı ülkeye giden elçilerin görev süresi sınırlı olup genellikle bir görevi yerine getirmek için gönderilmişlerdir. Elçiler profesyonel diplomatlar değil genellikle belli bir görevi olan devlet adamlarıydı. Elçiler profesyonel diplomatlar değil genellikle belli bir görevi olan devlet adamlarıydı.  Elçilerin belli sayıda mahiyeti olurdu, yabancı dil içinde elçilik mahiyetinin içinde mutlaka Rum tercümanlar bulunuyordu. Çünkü Osmanlılar Dar’ül Harb sayılan Avrupa dillerini öğrenmeye ihtiyaç duymuyorlar bu dilleri küçümsüyorlardı.

Bu ise İslam dininin niteliğiyle ilgiliydi. İslam dini, bazı batı yazarlarınca da Osmanlıların tek yanlı diplomasi uygulamasının altında yatan nedenlerden biri olarak kabul edilmektedir. Bunlara göre, Müslüman olamayan dünya ile sürekli savaş durumunu öngören İslamiyet, Müslüman ülkelerin dar’ül harb ülkelerle ilişki kurmalarını büyük ölçüde önlemiştir. Yine aynı düşünce çerçevesinde, Kuran tüm kâfirlerle ilişkiyi ve dostluğu yadsır ve bu nedenle kâfirler diyarı sayılan batıdan hiçbir düşünce ve kurum alınamaz.[4] Yani Osmanlı Devleti’nin ad hoc diplomasi uygulamasının nedenleri arasında İslam dininin bazı niteliklerinden de kaynaklanmaktadır.  Sonuç olarak söylemek gerekirse Ad Hoc diplomasinin temeli geçici elçiliktir. Osmanlı Devleti’nin uzun süre ad hoc diplomasiyi uygulamasının nedenleri arasında üst tarafta belirtildiği üzere, Osmanlı Devleti’nin kendi içyapısından olduğu kadar İslam dininin niteliğinden kaynaklanmaktadır.

b) Elçilerin Gönderilme Nedenleri:

Ad Hoc diplomasinin uygulandığı dönemde Osmanlı elçileri şu nedenlerle yabancı ülkelere gönderilirlerdi,  Barış antlaşmaları ya da ticari sözleşmeler imzalamak, barış önerisinde bulunmak, barış görüşmeleri ya da arabuluculuk yapmak, her an gibi bir antlaşmanın maddelerini görüşmek, iyi dostluk ilişkileri kurmak, Osmanlı devletine ait vergileri toplamak, gönderildikleri ülkelerin Osmanlı Devleti hakkındaki görüşlerini öğrenmek Osmanlı padişahlarının tahta çıkışlarını bildirmek, padişahların mektuplarını götürmek, Avrupa krallarının tahta geçiş törenlerinde hazır bulunmak gibi görevleri yerine getirmek için dış ülkelere gönderilmişlerdir.[5]

Osmanlı elçileri diğer yabancı elçilerle sınır milinde buluşurlardı. Burada buluşan taraf devlet görevlileri diplomatik görüşmeleri gerçekleştirirlerdi. İki ülke arasındaki sınır mili şu şekilde saptanıyordu.  Büyük toprak yığınlarından yapay olarak yapılmış küçük birer tepe hem Osmanlı hem de yabancı ülke sınırlarına konulur ve bu iki tepe arasındaki uzaklığın tam ortasına bir direk dikilerek görüşmeler burada gerçekleştirilirdi.[6]

Böyle bir buluşma Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde şu şekilde tasvir edilmektedir;

“ Daha önce çalan mehterler, elçi sınır miline doğru yürürken susar ve yabancı sınırlardaki askerlerde sessiz kalırdı. Elçi atından iner, elçinin mahiyetindeki sınır boyu beyleri, paşalar,  alay beyleri sınır miline yayan olarak giderken arkalarından askerler silahlı ve atlı olarak onları izlerlerdi çünkü bir keresinde Sultan II. Selim zamanında sınır milinde buluşan ve barış görüşmelerinde bulunan iki elçi anlaşamamış ve sınırda çatışma çıkmıştı. İşte o zamandan beri silahlı askerin elçileri arkadan izlemeleri adet olmuştur.  Keza karşı taraftan da silahlı askerler geride bulunurlardı. Elçiler buluştukları sınır milinin ortasında birbirlerine saygılarını sunarlar ve yanlarında bulunan çevirmenlerle iletişim kurmaya çalışırlardı.  İki elçi sınır milinde buluştuktan sonra Osmanlı elçisinin yanında getirdiği hatt-ı hümayun okunur ve anlaşma ya da sözleşme metinindeki maddeler tek tek görüşülürdü.  Maddeler her iki tarafça da kabul edilirse, ahitnameler yazılır ve her iş bittikten sonra yabancı elçi Osmanlı elçisinin göğsünü öpere, Osmanlı elçisi yabancı elçinin göğsünü öperek sınırdan ayrılırlardı. Bunun arkasından da her iki taftada beş yüz pare top atılır ve şenlikler yapılırdı.” [7]

Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde geçen bu bölüm Ad hoc diplomasi döneminde Osmanlı elçisinin geleneksel yöntemlerini anlatmaktadır. Elçiler ülkelere kalıcı olarak değil geçici olarak gitmekte, ülkelerden başka sınır hatlarındaki nehirler ve sınır milleri diplomatik görüşme mekânı olmaktadır.

c) Elçilerin Seçimi ve Maiyeti:

Osmanlı Elçilerinin seçiminde genellikle büyük bir titizlik gösterilirdi.  Elçinin iki ülke arasında barış ve sükûnu gerçekleştirecek ya da sürdürecek nitelikte bir kişi olması gerekirdi. Elçiler ün sahibi ve yabancı dil bilen kişiler arasından seçilirdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun ad hoc diplomasi döneminde yabancı dil bilme koşulu aranmaktaydı. Hatta yabancı dil bilmelerinden ötürü, 16. yüzyılda Alman ya da leh asıllı olan bazı kişilerin elçilik yaptıkları görülmüştü.[8] 1549 yılında Mahmut isminde bir Alman asıllı ve 1562 yılında da İbrahim isminde leh asıllı Osmanlı diplomatı elçi olarak Alman İmparatoruna gönderilmişlerdir.[9]

Kendilerine elçilik görevi verilenlere, dönüşlerinde geri alınmak üzere Defterdarlık,  Nişancılık, Kada askerlik gibi görevler ve unvanlar verilirdi.

Elçi olarak seçilenlerin çoğu savaş sırasında tutsak olarak ya da çok küçük yaşlarda İstanbul’a getirilip, Enderun’da okutularak Müslüman olmuş bilgili kişilerdi. Bunlar küçük yaşlardan beri Türk – İslam kültürünün içinde yetiştikleri için kendilerini Türk hissediyorlardı. Kökeni Türk olan Omsalı elçileri ise en iyi aileler arasından seçilirdi.[10] Osmanlı elçileri genellikle kalabalık bir maiyetle görev yerlerine giderlerdi. Elçilerin yanlarında bazen bin kişilik maiyet götürdükleri olurdu. Elçi ve yanındakilerin yabancı ülkeye girişleri büyük olur ve ciddi karşılama törenleri yapılırdı. Bu törenlerle ilgili ayrıntılar Evliya Çelebi’nin Seyahatname isimli eserinde anlatılmaktadır.

d) Osmanlı Elçileri ve Protokol:

Osmanlı elçileri, gönderildikleri yabancı ülkelerde protokol ve önde gelme gibi sorunlara büyük önem verirlerdi. Evliya Çelebi seyahatnamesinde bu konuyla ilgili şöyle bir bahis geçmektedir;

“Bir keresinde Elçi Kara Mehmet paşa, Viyana İmparatoru’na elçi olarak gidecekti. (1655) Mehmet Paşa’nın, kendisini sınır milinde karşılamaya gelen Viyanalı baş delegeye şunları söylediği kaydolunur:  Ben imparator huzuruna çıktığım zaman kral tahtından inip, bana divanhane kapısına kadar gelir benim omzumu öper ve bende onun göğsünü öperim. Kralınız Osmanlı Padişahının mektubu öpüp başına koyar ve padişah mektubu okunduğu sürece ayakta durur ve tüm isteklerimizi yasa gereğince verirse, mektupta yazılı olanların dışında bir şey istemezse, Kralınızın karşısına çıkarım. Aksi takdirde durumu padişahımıza bildiririm ki bu da sizin için iyi sonuç vermez, üstelik sizin elçileriniz de İstanbul’da saygı görmezler.” [11]

Görüldüğü gibi ad hoc diplomasi döneminde belli bir protokol kuralı bulunmayıp görüşmeler karşılıklılık esasına dayanmakta, görüşmeler Osmanlı elçisinin çizdiği çerçevede cereyan etmektedir. Yani Osmanlı elçisi bu görüşmelerde kendi kurallarını uygulamaktadır.

Bu konuda başka bir örneğe ise 1740 – 1742 yılları arasında Rusya’ya elçi olarak gönderilen Mehmet Emni Paşa’nın Rusya sefaretnamesinde rastlamaktayız. Burada da Osmanlı elçisi Çariçe ile yapılacak görüşmede bizzat kendisi bu görüşmenin protokol belirlemiştir. [12]

İkinci Bölüm:

a) Sürekli Diplomasi:

Osmanlı Devleti güçlü bir devlet olduğu ve toprak bütünlüğü ile egemenliği Avrupa devletleri tarafından tehdit edilmediği sürece, tek yanlı diplomasi bu devletin üstünlüğünün bir göstergesi ve temel dayanağı olmuştu. Osmanlı Devleti ile Avrupalı devletler arasında yürütülen diplomatik görüşmelerde taraflar arasında eşitsizlik durumunun var olduğu göze çarpmaktaydı, çünkü görüşmeler Osmanlı tarafının belirlediği kurallar çerçevesinde yapılmakta, Avrupalı devletler karar almada zorluk yaşamakta bu ise görüşmelerde Osmanlı devletine üstünlük kazandırmaktadır. [13]

Osmanlı İmparatorluğunun uyguladığı tek yanlı diplomasi gerileme döneminde Osmanlı devletinin aleyhinde olmaya başlamış ve imparatorluğa zarar veren bir etken haline gelmiştir. Sürekli diplomasi temsilcilerinin yerine getirmek zorunda oldukları görevlerden bir devletin dış ülkelerdeki ulusal çıkarlarını korumak, atandığı ülkeye ilişkin her türlü bilgiyi toplamak ya da devletlerarası iletişimi sağlayamayan tek yanlı diplomasi yöntemi 18. yüzyılın başından beri sürekli gerileme halinde olan Osmanlı Devleti için artık yararsız hale gelmiştir.

Osmanlı Devletinde sürekli diplomasi uygulamasına geçiş, Avrupa devletlerine kıyasla oldukça geç gerçekleşmiştir. Batı’da sürekli diplomasi yöntemi ilk kez 15. yüzyılda, İtalyan Şehir devletleri tarafından uygulanmıştır. [14]

Osmanlı Devleti’nde sürekli diplomasinin temellerini atan padişah III. Selim olmuştur.  III. Selim yabancı devletler hakkında ve bu devletlerde olan olaylar hakkında bilgi sahibi olmak ve Osmanlı İmparatorluğu’nu batılı devletler topluluğunun dışında bırakmamak gerekçeleriyle Avrupa başkentlerinde sürekli elçilikler açma kararı almıştır.[15]

Bu karar III. Selim’in kişisel kararı olmasından öte dönemin şartları ile ilgiliydi.  Bu dönemdeki siyasal ve askeri durum Osmanlı devleti’nin tek yanlı diplomasi yürütmesine uygun değildi. Osmanlı Devleti’nin askeri, teknik ve mali alanlarda batıya olan bağımlılığı artmıştır. Devlet artık bu dönemde tek başına toprak bütünlüğünü sağlayamamakta ve dış desteğe ihtiyaç duymaktaydı.  1793 yılı Osmanlı Diplomasisi için önemli bir tarihtir. Çünkü bu tarihten itibaren Osmanlı Devleti sürekli diplomasiyi uygulamaya sokmuştur.

İlk sürekli Osmanlı elçiliğinin o dönem Osmanlı’nın yakın dostu olarak gözüken Fransa’da açımlamamış bu elçilik İngiltere’nin başkenti Londra’da açılmıştır. İlk daimi Osmanlı elçisi de Yusuf Agâh Efendi olmuştur.

Kalyoncular eski kâtibi olan Yusuf Agâh Efendi’ye Büyükelçi unvanı verilmiş, maiyetinde sır kâtibi Mahmud Raif Efendi, biri Müslüman diğeri Hıristiyan olmak üzere ki maiyet memuru ve iki Rum tercüman bulunmaktaydı. [16]

Daha sonraki elçilikler ise sırası ile Paris, Viyana ve Berlin’e açılmıştır.   Bu diplomatik misyonlar Osmanlı Devleti için bir devrim olmuş devlet bir daha geri dönmemek üzere batı tarzı diplomatik metotları kullanmaya başlamıştır.

b) İlk Osmanlı İkamet Elçilikleri:

Daha önce de belirtildiği gibi ilk Osmanlı İkamet elçiliklerinin tedricen kurulması kararlaştırılmıştı. Yusuf Agâh Efendi’nin İngiltere’ye gönderilmesinden bir süre sonra 1795’te ikinci adımın atılması uygun görülmüş, Prusya ve Avusturya’ya birer ikamet elçisi tayin olunmuştur. Berlin büyükelçiliğine sabık defterdar Ali Seyyid Efendi, Viyana büyükelçiliğine ise sabık Kethüda kâtibi İbrahim Atıf efendi atanmışlardır.

Fakat devrin Fransız Büyükelçisinin gayretleri sonucunda bu elçilik tayini hususunda deşiklikler yaşanmış Ali Seyyid Efendi Osmanlı Devleti’nin Paris büyükelçisi olarak atanmıştır. Ali efendi yeni görevine 1796 tarihinde başlamıştır.

Böylece Bab-ı âli Avrupa’nın belli başlı başkentleri olan Fransa, İngiltere, Prusya ve Avusturya’ya ikamet elçileri tayin edilmiş oluyordu. Yalnız Rusya’ya elçi gönderilmekten kaçınılmıştı. Bunun sebebi Bab-ı âli’nin dost devletlere ikamet elçiliklerini açmış olmasıdır. Osmanlı Devleti böylece Rusya’yı dost devlet olarak görmediği gibi, Rusya’yı büyük devletlerarasında görmediğini de belirtiyordu.

Yeni Osmanlı ikamet elçileri Bab-ı âli’de hilat giydikten sonra vazifelerinin başına gitmek üzere İstanbul’dan ayrılmışlardır. İmparatorluğun birliğinin korunmasında ve girişilen yenilik hareketlerinden III. Selim’in çok şeyler beklediği muhakkaktır. Padişahın bu ümidinde haklı olup olmadığını zaman gösterecektir.

c) Reis –ül Küttaplıktan Hariciye Nazırlığına:

III. Selim döneminde kurulan ikamet elçilikleri Yunan isyanında Rum tercümanların ihaneti dolayısı ile kapanmak zorunda kalmıştır. 1808 ile 1836 arasında bir sarsıntı geçiren Modern Osmanlı diplomasisi kurumsal kimliğine II. Mahmud döneminde kavuşmuştur. 1836 yılında Reis’ül Küttaplık makamı II. Mahmud tarafından Hariciye Nazırlığı makamına dönüştürülmüştür.

Reis’ül Küttaplıktan Hariciye Nazırı unvanını alan ilk kişi ise Mehmet Akif Paşaydı.   İlk hariciye nezaretinin örgütü ise şöyleydi;

  • Nazır
  • Müsteşar
  • Müsteşar Muavini
  • Mektub-u Hariciye Kalemi
  • Hariciye Evrak Odası
  • Bab- Ali Tercüme Kalemi
  • Hariciye Umumi Telgarafiyye Kalemi (Şifre Dairesi)

Osmanlı Hariciye Nezareti’nin yönetimi 1836 – 1899 yılları arsında 52 kez el değiştirmiş ve bu süre içinde hariciye nazırlığına 23 nazır gelmiştir. [17] Abdülmecit’in tahta geçişinden 30 yıl kadar çeşitli aralıklarla birçok kez hariciye nezaretinin başına getirilmiş ve nezarete yön veren başlıca üç kişi olmuştur. Bunlar Tanzimat Hareketi’nin baş mimarları olan Mustafa Reşit, Ali ve Fuad paşalardır.  Aynı dönemde Osmanlı Devleti’nin yabacı devletler nezdinde ki elçilikleri ise şu kadrodan oluşmaktaydı; Elçi, Müsteşar, Başkâtip, İkinci ve Üçüncü Kâtipler, ateşemiliter, şehbender. Şehbenderliklerin hemen hemen hepsinde azınlıklar görev yapmaktaydı. [18]

Sonuç:

18 yüzyılın sonunda dek diplomaside tek yönlü ve geçişçi diplomasi demek olan Ad Hoc yöntemini izleyen Osmanlı Devleti gücünün zirvesinde olduğu dönemlerde hiçbir güce ihtiyaç duymadığından tek yönlü diplomasi izlemiş batılı Hıristiyan devletlerde daimi elçilik açmamış onları küçük görmüştür.  Zaten Osmanlı Devleti bu dönemde Avrupa’ya ihtiyacı olmadığı için Dar’ül Harp sayılan ülkelerde elçilik açmaya ihtiyaç duymamıştır. Osmanlı devleti kendi gücüne güvenerek uzun bir süre tek Araflı diplomasi izlemiş, Avrupa ülkeleri 15. yüzyıldan itibaren Osmanlı başkentinde daimi elçilikler kurarken Osmanlı Devleti uzun bir süre Avrupa başkentlerinde daimi elçilik kurmadığı gibi, gelen batılı elçileri küçümsemiş onlara kendi kurallarını dayatmıştır.  17 yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa karşısında başlayan askeri, siyasi, ekonomik gerilemesi ve artmaya başlayan torak kayıpları Osmanlı devleti’ni güç duruma sokmuştur. Devlet artık toprak bütünlüğünü koruyamamakta askeri ve mali açıdan ciddi sorunlar yaşamaktadır. Özellikler 1789 III.. Selim ile başlayan Osmanlı’da ki reform hareketlerinin en önemli sonucu artık Avrupa’nın üstünlüğünün kabul edilip, reformların Batı tarzında olmasının geri dönülmez biçimde kabul edilmesidir. Osmanlı devleti artık toprak bütünlüğünü koruyabilmek amacıyla bir Avrupa devletinin desteğini alacaktır.

III. Selim’in yaptığı en önemli yenilikse Avrupa’yı takip edebilmek ve devletlerarası ilişkileri daha düzenli bir biçimde yürütebilmek için Avrupa’nın çeşitli başkentlerinde daimi elçililikler kurmaya karar vermesidir.  Öylece Osmanlı’nın yüzyıllardır takip ettiği ad hoc diplomasi yöntemi sona ermiş ve modern diplomasi yöntemine geçilmiştir. İlk Osmanlı İkamet elçisi 1793 tarihinde Londra’ya atanan Yusuf Agâh Efendi olmuştur. Daha sonra sırası ile Paris, Viyana ve Berlin’e de ikamet elçileri atanmıştır. Uzun bir süre Osmanlı dış ilişiklerini yöneten tercüme odasında ki Fenerli Rumlar 1821 Yunan isyanı sonucunda görevlerinden uzaklaştırılmışlar yerlerine Türk tercümanlar yerleştirilmiştir.  Böylece Türk diplomasisinde yabancı dil bilen çekirdek kadronun yetişmesi sağlanmıştır.

II. Mahmud 1836 yılında ise Reis’ül Küttaplık makamını kaldırarak yerine Umur-u Hariciye Nezaretini kurarak Osmanlı diplomasisini kurumsal bir yapıya kavuşturmuştur. Bu yapı daha sonra Türkiye Cumhuriyet’ine miras kalmış Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası 18. yüzyıldan beri devam eden bu sürecin üstüne inşa edilmiştir.

Kaynakça:

  1. Lewıs Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Arkadaş Yayınları, Ankara
  2. Tuncer Hüner, Osmanlı Diplomasisi ve Sefaretnameler,  Kaynak Yayınları, İstanbul
  3. Ercüment Kuran, Avrupa’da Osmanlı İkamet Elçiliklerinin kuruluşu, Türk kültürünü
  4. Araştırma Enstitüsü, Ankara
  5. Faik Reşit Unat, Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnameleri,  TTK. Yayınları, Ankara
  6. Evliya çelebi Seyahatnamesi, C.7, MEB yayınları, Ankara

[1] Tuncer Hüner, Osmanlı Diplomasisi ve Sefaretnameler, Kaynak Yayınları, İstanbul, s.13

[2] Tuncer Hüner, Osmanlı Diplomasisi ve Sefaretnameler,  Kaynak Yayınları, İstanbul, s.13

[3] Lewıs Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Arkadaş Yayınları, Ankara, s.32

[4] Faik Reşit Unat, Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnameleri,  TTK. Yayınları, Ankara, s. 43

[5] a.g.e

[6] Tuncer Hüner, Osmanlı Diplomasisi ve Sefaretnameler,  Kaynak Yayınları, İstanbul, s.15

[7] Evliya çelebi Seyahatnamesi, C.7 MEB yayınları, Ankara, s. 202–206

[8] Tuncer Hüner, Osmanlı Diplomasisi ve Sefaretnameler,  Kaynak Yayınları, İstanbul, s. 16

[9] Faik Reşit Unat, Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnameleri,  TTK. Yayınları, Ankara, s.52

[10] Evliya çelebi Seyahatnamesi, C.7 MEB yayınları, Ankara, s. 202- 203

[11] a.g.e, s. 205

[12] Tuncer Hüner, Osmanlı Diplomasisi ve Sefaretnameler,  Kaynak Yayınları, İstanbul, s. 23

[13] Hurewitz, s.147

[14] Lewıs Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Arkadaş Yayınları, Ankara, s.32

[15] a.g.e, s.34

[16] Ercüment Kuran, Avrupa’da Osmanlı İkamet Elçiliklerinin kuruluşu, Türk kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1968, s.15

[17] Lewıs Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Arkadaş Yayınları, Ankara, s.33

[18] Tuncer Hüner, Osmanlı Diplomasisi ve Sefaretnameler,  Kaynak Yayınları, İstanbul, s. 46

Yazar Hakkında

E-Posta: st06230042@etu.edu.tr
7 Tane Yazı Yazdı

Yorum Yaz

Yazı ve Materyalleri Kaynak Göstermek Kaydıyla Kullanabilirsiniz © 2011-2014 aksitarih.com