Sabri Ülgener ve Max Weber Işığında Din ve İktisat İlişkisi

bazaar

Painting: John Frederick Lewis – A Cairo Bazaar

Weber ve Ülgener’i yalnızca iktisadi çalışmalarda değil, sosyokültürel çalışmalarda farklı bir yere taşıyan yön şüphesiz sosyal olguların meydana geliş aşamalarına bakışı çeşitlendirmeleri olmuştur. İktisat ve tarih çalışmalarında hegemon bir bakış olarak Marksizm’in karşısında duracak olan bu yöneliş, şüphesiz iktisadi faaliyetlerin ve sosyal olguların ilişkileri temelinde özellikle “din” olgusuna vurgu yaparak, toplumların zihinsel tarihleri, gelenekleri ve toplumsal karakterleri ile uyum sağladıkları iktisadi sistem arasında ciddi bağlantıların elde edilmesini sağlamıştır. Bu bağların incelenmesi, feodal düzenin yıkılışının ardından özellikle  “kapitalist” iktisadi sistemin Batı’da kökleşmesi ancak Doğu toplumlarında uygulanma bakımından başarılı olamamasına olgusunun açıklanması konusunda ışık tutmuştur. Weber ve Ülgener’in farklı coğrafyalarda denedikleri bu yaklaşımlar aynı şekilde, iktisat tarihinin önemli bir dal olarak ortaya çıkmasına ve benzer şekilde bu alanın incelenmesine felsefi bir boyutun kazandırılmasına katkı sağlamıştır. Tüm bunların yanında “sınıf” temelli toplumsal çözümlemeler yerini farklı yaklaşımlara bırakabilmiş, ekonomik faaliyetler ve sosyal yapı ilişkisine, coğrafya ve din faktörleri etkin şekilde girebilmiştir. İlk olarak ekonomik faaliyetlerin insan eylemlerinin bir ürünü olduğu kabulünden yola çıkan Weber ve Ülgener, insan kavramını incelerken ondan soyutlanamayacak olguları ele alarak yeni yaklaşımlar geliştirmeye, böylece ekonomiyi salt determinist yaklaşımdan uzaklaştırarak kültür ve din faaliyeti ile birlikte ele almaya çalışmışlardır. Dolayısıyla Weber ve Ülgener özellikle feodalizmden kapitalizme evrilen süreçte, yalnızca bir ekonomik faaliyet değişimi değil bu değişimin altında yatan zihinsel dönüşümü ve bunun dinsel sebeplerini ele almışlardır.

Türkiye’de iktisadi çalışmalara farklı sosyolojik yaklaşımlar getiren böylece ülkemizde İktisat alanının gelişimine de büyük katkı sağlayan Ülgener, Weber’in batı toplumlarının iktisadi geleneğini incelerken ortaya koyduğu yaklaşımı “İslam” kültürü çerçevesinde ele almıştır. Ancak Ülgener’in bu etkileşim çerçevesinde topyekun bir Weber kuramı kullandığı yaklaşımını geliştirmek haklı olmayacaktır. Ele alınan argümanların benzerliği ve dayandırıldığı noktalar her iki bilim adamın eserlerinde ortak olsa da, farklı medeniyetler ve dini kültürler etrafında şekillenen ekonomik yapıları ele almanın farklı yaklaşımları ortaya çıkaracağı muhakkaktır. Nitekim Ülgener’in bu çalışmada ele alacağımız “Zihniyet ve Din İslâm, Tasavvuf ve Çözülme devri İktisat Ahlakı” eserinde, Weber’in özellikle İslâm – iktisat ilişkisi arasında kurduğu bağlantılara yönelik birçok eleştiri de, bu savı destekler niteliktedir.

Ülgener’in, çalışmasının başlangıcında kavramlara çözümlemeler getirme yolunu seçilmekte ve “iktisadi ahlak”ın sosyolojik yapılardan bağımsız şekil almadığını söylenmektedir. Bir toplumda sosyolojik yapıların oluşumu ve oturması, algı ve yaşayış tarzları ise toplumun çoğunluğunun kabul ettiği “din”den tamamen bağımsız bir yapı teşkil etmediği vurgusunun daha eserin ilk sayfalarında ele alınması çalışmanın kapsadığı olguları anlatım şekline açıklık getirmektedir. Dikkat çekmek gereken bir diğer husus ise Ülgener’in “İslam” çerçevesi içinde şekillenen bir iktisat anlayışını anlatmakla birlikte, Weber’in kapitalizm tanımlarına ve bir “öteki” olarak İslam’ın karşısında kapitalizmin duruşuna yer veriyor olması. Çalışmada çoğunlukla ele alacağımız bu iki eser arasında temel fark Ülgener’in karşılaştırmalı bir medeniyet tanımı ve farkı ortaya koyarak savına açıklık getirme çabasının olması. Bu durum şüphesiz Ülgener’in doğu ve batıyı iyi bilen bir akademisyen olmasından kaynaklanıyor.

Ülgener’in açıklık getirmeye çalıştığı iktisadi algının kapitalizmin tamamen karşısında olan ilk özelliği üretimde ağırkanlılık, rehavet ve yavaşlık olmasının yanında üretime kanalize olmaktan çok lüks tüketim ve bolluğa kanalize olmuş bir iktisadi yapının varlığı. Çoğunlukla çözülme devrinde Osmanlı İktisat yapısını ele alan bu yaklaşım ile din arasında var olan ilişkiyi açıklamaya çalışmanın, bir ekonomik yapı ve toplum ahlakının şekillenmesinde etkili olan faktörün yalnızca din olduğunu iddia etmek anlamına gelmediği belirtiliyor. Bu yargı, çalışmanın bu kısmının başında da belirttiğimiz şekliyle, iktisadi yapının açıklanmasında çok unsurlu bir ilişki yumağının olduğunu doğruluyor. Bir diğer yandan “İktisat ve İslam arasındaki ilişkiyi incelemenin, salt bir kitabî dinden ve dogmatik faktörlerden bahsedileceği anlamına gelmeyeceği”  vurgusuyla da, İslam’ın farklı coğrafyalarda, çeşitli mezhep ve kollara ayrılarak ve birçok din adamının yorumu ışığında birbirinden farklı algı ve dini kültürün oluştuğuna dikkat çekiliyor.

Çalışmasına farklı bir başlangıç yapan Weber ise, Batı toplumlarının ussallaştırma konusunda elde ettikleri tarihi başarılara dikkat çekerek, iktisadi konuda rasyonel eğilimlerin neden ilk olarak Batı toplumlarında görüldüğüne dair dayanak oluşturuyor. Bu sava göre, iktisatta olduğu gibi bilim – teknikte, sosyal örgütlenme şekillerini üretme konusunda de geri kalan Doğu toplumlarının eksikliklerini başında, mantıksal temellendirme ve deneysel yöntemden yoksun olunması. Bu başlangıçla birlikte batının tarihsel süreç içinde feodal yapıdan sıyrılan ilk örneklerine yer verirken aslında modern bir iktisadi sistem olarak ele aldığımız kapitalizm kavramının fiili örneklerinin oldukça köklü bir geleneğe bağlı olduğunu söylüyor. Weber’in bu tezin altını çizmekteki amacı ise iktisadi dönüşümün yine iktisat temelli sebeplerini irdelemekten çok geleneksellikten kurtularak Protestanlaşan toplumlarda sosyolojik temelli bir yaklaşım ortaya koymayı amaçlıyor olması.  Dolayısıyla Weber, sosyoloji, iktisat ve tarih felsefesi üçgeninde bir sistem analizi yapmayı hedefliyor.

Ülgener ve Weber’in çalışmalarının ilk kısımlarına ve çoğunlukla tercih ettikleri yöntemlere değinmemizin amacı Ülgener’in, Weber’in yaptığı tanımlama ve açıklamalara sıkça yer veriyor olması. Daha öncede belirtildiği gibi bunun altında, Ülgener’in,  Osmanlı’nın ve İslam toplumlarının, iktisadi kalkınmanın en önemli motorlarından biri olan kapitalist sisteme neden uyum sağlamadığını açıklamasında yatıyor. Tercih edilen bu yöntem, Ülgener’in din – iktisat ilişkisine eğilmeyi gerektirdiği kadar Weber’in “Protestan Ahlakı ve Kapitalizm Ruhu”na etraflı bir bakışı gerektiriyor.

Bu çalışma, ele aldığı eserler gibi genel – geçer bir sonuca ulaşmaktan çok, Ülgener ve Weber’in din – iktisat ilişkileri hangi bağlamda ve ne şekilde ele aldıklarına eğilmeyi hedefliyor. Bu nedenle çalışmanın ana kısmında ele alınan eserlerin, özellikle Doğu’da ve Batı’da iktisadi yaşamı şekillendiren din faktörünün etkisinin anlatıldığı bölümlere yer veriliyor. Çalışmanın ana kısmında Ülgener’in eserini ele alırken Weber eleştirilerinde tekrara düşmemek ve temel argümanı birinci kaynaktan incelemek daha uygun göründüğünden ilk olarak “Protestan Ahlakı ve Kapitalizm Ruhu’nun geniş bir irdelemesine yer veriliyor. Bu açıdan Ülgener’i yorumlamak ve eleştirilerine yer vermek daha verimli bir analizin ortaya çıkmasını sağlıyor. Sonuç kısmında ise özellikle disiplinler arası çalışmaların başlangıcına ışık tutan bu eserlere yönelik eleştiriler ve olgular arası ilişkilerin açıklamalarına dönük yaklaşımlar yer alıyor.

I. Bölüm: Weber’in “Protestan Ahlakı ve Kapitalizm Ruhu” na Bir Bakış:

Weber’in sanılanın ve iddia edilenin aksine, kapitalizmin sınırsız bir kazanma hırsına eşit olmadığına işaret etmesi, tezinin olumlanması için gerekli bir giriş olarak görülebilir.  Sınırsız kazanma ve elde etme hırsının, bu ekonomik sistem çerçevesinde mantıksal bir zemine oturtulması ve kapitalizmin kazanç uğraşısı, süreklilik, rasyonalite ve verimlilik olarak tanımlanması, modern kapitalist algının aksine pejoratif hiçbir yargı içermiyor. Yani bu sistem bir tür kaderci tavır kabul etmeksizin, sürekli olarak öngörü, tahmin edilebilirlik gerektiriyor. Dolayısıyla bu sistemin ekonomi temelinde girdi – çıktı hesaplarının iyi yapılması yani iyi bir bütçe düzenlemesi yapmak gerekiyor.  Basit tanımlamalara dayandırıldığında sistemin ortaya çıkışı ve işleyişinin yeni olmadığı savunuluyor üstelik yalnızca Batı’da da olmamak üzere. 16. yüzyıl Avrupa’sında Banka sistemine çok benzer bir  “borç usulü” sisteminin Atina, Hindistan, Çin, Roma, Babil’de de görüldüğü vurgusu elbette Weber’in ve benzer şekilde Ülgener’in savunduğu gibi iktisadi faaliyetler benzer olsa bile sosyolojik farklılıkların, farklı bir sistem üretebildiği tezini doğruluyor. Dolayısıyla Weber çağdaş kapitalist sistemin Protestan ahlak sayesinde Batı’da kurumsallaştığı sonucuna ulaşıyor. Aslında denilebilir ki, Weber’in iktisat dışında ussal temellendirmelerini Batı’ya atfettiği birçok şeyin anlatımını iktisadi meselenin kökeni konusunda Batı’da kültürel bir temelin oluştuğuna işaret ediyor.

Esasen Weber’in Kapitalist sistem analizi, bir dizi ekonomik meşguliyet ve bunun alt yapısını anlatmak şeklinde bir tez ortaya koymuyor.  Ülgener’in ve Weber’in en çok bahsini ettiği konu “ethos” etrafında şekilleniyor. Weber, Batı toplumlarının, daha önce kapitalist sistem ekonomisini uygulayan medeniyetlerden farklı olarak, bu sisteme bir “ethos” kazandırdığını iddia ediyor. Bu ise iktisadi yapıyı tamamen sosyal yaşama entegre etmek üzere kurulmuş bir felsefe ve ruha dayanıyor. Dolayısıyla “biçimsel özgür emeğin mantıksal kapitalist işletme olarak örgütlenmesi” ve “endüstiriyel örgütlerin” varlığının dışında sistemin ortaya çıkıp yerleşmesinde kültürel kabullerin olduğu, kültürel kabullerin ise en çok Protestanlıktan ve kollarından etkilendiği noktasına varılıyor. Kapitalist sisteme katkı sağlayan alışkanlıkların başında ise ekonomik alışveriş ve örgütlenmelerin dışında işyerlerinin birbirinden ayrılması, defter tutma alışkanlığının kazanılması ve hukuksallık geliyor. Dolayısıyla daha ileride Protestanlıkla ilişkisi yakından kurulacak olan sistem Batı’da ticaretleşme, değerli kağıdın ortaya çıkışı, spekülasyonun ussallaşması ve borsa matematiğinden daha fazlası olarak ortaya çıkmış oluyor. (Weber: 21)

Peki temelinde özgür emek (Weber: 22) olan bu sistemde Protestanlığın katkı ve işlevi neydi?  Weber burada bir takım istatistiklerden bahsederek konuya açıklık getiriyor. Almanya’da sömürge sahipleri, işveren hatta işçi sınıfının eğitim görmüş tabakasının, teknik ve ticari eğitim görmüş personelin Protestan olduğuna dikkat çekiyor. Bu korelasyon sadece Almanya’da da görülmüyor. Benzer şekilde ekonomik olarak imparatorlukların ya da miraslarının zengin kentlerinin çoğu 16. Yüzyıla Protestanlığı kabul etmiş görünüyor. Weber, tarihten aldığı bu verilerden yola çıkarak, ekonomik zenginlik ve iktisadi yapıda gelenekselliğe başkaldırı ile dini gelenekselliğe başkaldırı arasında kuvvetli bir ilişki kuruyor (Weber: 30,31). Bu durumda ortaya çıkan mesele şu oluyor; Protestanlık ilkesel olarak Kapitalist sistemi beslemeden önce her ikisini bünyesinde toplayan insan topluluklarını hem yeni iktisadi yapıya hem de yeni bir mezhebe ısındıran ruh aynı ruh oluyor.   Dolayısıyla denebilir ki Weber’e göre Kapitalist ruha üfleyecek olan Protestanlık ruhu ve bu iki yapının evliliği aynı coğrafyalarda birleşmelerinden sonra gerçekleşiyor.

Kapitalist sistem temelinin ve Protestanlığın aynı coğrafya ve sosyal yapılarda eş güdümlü buluşması, iktisadi sistemin yapı taşlarını oluşturan toplum kabulleri inşa etmeye başlıyor. Weber bu durumu örneklendirmeye, eğitimle devan ediyor. Katolikler insanbilimleri okullarını tercih ederken, Protestanlar teknik alan ve ticaret okullarını tercih ediyorlar. (Weber: 34) Dolayısıyla dini kabuller iktisadi yaşamı şekillendirmeden evvel, eğitim algısı ve tercihlerini de etkilemeye başlıyor.

Weber’e göre din ve iktisat ilişkisi Batı toplumlarının tamamında farklı tarikatlar ve müritleri arasında şekilleniyor. Hollanda’da kapitalizm Kalvenistlerin batıl inançları ve ticareti artırmaları ile şekillenirken ABD ve İngiltere’de Quakerler, Hollanda ve Almanya’da Mennonitler kapitalist sistemin yayılmasında etkili oluyorlar.  Katolikliğin yaygın olduğu ve bu mezhebin kabul gördüğü yerlerde Kapitalist ruhun yer bulamaması Katolikliğin asketik yapısına dayansa da, Protestanlığın bu sistemle uyumlu buluşmasında anti – asketik yapısının dışında bulunan başka özellikleri de etkili oluyor.(s.40) Weber, bu konuya çalışmanın ileri sayfalarında “dünyevî asketizmin temelleri” başlığı altında yer veriyor. Dolayısıyla Weber’in, Protestanlığın çatısı altında münzevîliği tamamen reddetmediğini ancak farklı bir bakış açısıyla, iktisadi yaşama etki ettiğini vurgulamaya çalışıyor.

Kapitalist sistemi ayakta tutan ve yeşermesi sağlayan asıl mesele, salt ticari zeka ve tamamen hesaplı bir sistem üzerine kurulu bir alışkanlığı ifade etmiyor. Paranın güçlendirici ve verimli olduğu kabulü, paranın parayı üreten bir yapısı olduğuna dair duyulan inanç, faiz sisteminin işlerliği, çalışkanlık, ölçülülük, dakiklik gibi ilkeler her şeyden önce bir “ethos”un varlığını gerekli kılıyor.  Bu ahlaka bağlılık hiç şüphesiz, borcuna sadıklık ve iyi bir ödeyici olma gibi ahlaki davranışları da beraberinde getiriyor. (Weber: 45) Para kazanma eylemine dönük bu hareketlere atfedilen ahlaki tavır ve tutumlar tabi ki yalnızca karın doyurma ve ihtiyaçlarını giderme isteklerinden kaynaklanmıyor.  Weber’e göre asıl mesele Protestanlığın, diğer din ve kültürlerin “iş” gözüyle baktığı basit meseleye yetenekler doğrultusunda kazanılmış “meslek” algısını kazandırarak, kazanma, üretme ve çalışmayı yaşamın amacı haline getirmesi. Dolayısıyla kapitalist sistemde iktisadi hayatın her bir parçasını oluşturan basit iş kollarına kutsiyet atfedilmiş oluyor. Bu durumda Protestanlığın bu kabulü, bu mezhepte olan toplumları “meslek” ve “kazanma” konusunda önüne geçirmiş oluyor. (Weber: 45)  Weber bu tezi sağlamlaştırmak için İncil’den şu kesiti veriyor; “mesleğinde azimli olan birini görürsen, o kralların önünde durmalıdır.”

Weber, kapitalist sistem analizi yaparken, çoğunlukla Protestanlık temelinde kesişim noktalarına vurgu yapıyor. Kapitalizmin “tekler evreni” olduğuna dair yaptığı vurgu ve ardından verdiği “Massachusetts’te kapitalizm ruhu” örnekleri muhtemelen Amerika’da var olan bireyselcilik ruhunun tırmanışıyla örtüşen bir yapı arz ediyor.  Zira “kapitalist ruh para kazanırken teklerin çıkarlarının mutlak vicdansızlığıdır” (Weber:50) tanımı da bu tezi destekliyor.

Weber’in kapitalist sistem analizinde kapitalizmin yanında olması Geleneksel tutum az çalışıp yeteri kazar kazanmayı yeğlerken, kapitalist sistemin ücreti düşürerek işçiyi çok çalışamaya itmek şeklinde bulduğu tutumun tek açıklaması “aura sacra fames” ile yapılıyor. Bu terim “altın ve kazanç için kutsal arzu” anlamına geliyor. Dolayısıyla çok çalışma ve kazanma arzusunun, dünyaya yönelik harcama yapma niyetiyle değil, kutsal bir arzu ve kutsal bir görevle yapılması, iktisadi yapıya bağlılık oluşmasında başat unsurlardan biri olarak görülüyor.

Kapitalizmin tüm endüstriyel ülkelerde işgücünü güçlendirdiği düşünülüyorsa (Weber: 53, 54) yalnızca çalışmak için çalışmak tezi havada kalıyor.

Weber’in ilişkilendirmelerinden çok çarpıcı olan bir diğer ifadesi ise “kapitalist ruh” taşıyan insanların aynı oranda kiliseye kayıtsız kaldıkları (Weber: 62) tezini ortaya atması.  Dinin insanı dünya işlerinden uzaklaştığına da yapılan bu vurgu bir soru işaretini beraberinde getiriyor. Prostestanlığı kabul eden toplumlarda sosyal yapı din ile birlikte iktisat lehine şekillendiyse ve aralarında doğru bir orantı varsa aynı ölçüde dinden uzaklaşan bir kitleden nasıl söz ediyoruz? Bu durumda iyi kapitalistlerin dinden uzak bir hayat sürüyor olmaları gerekirse ve bu durumdan onların iktisadi kabullerinin dinle olan doğru orantılı bağlantısını kafa karışıklığına yol açıyor. Ancak Weber’i haklı çıkaracak bir savunuyu şu yönden yapmamız mümkün; Weber Batı Kapitalizmi derken paket şeklinde bir kavramdan bahsetmiyor, Protestanlığın farklı kollarının farklı bölgelerde etkili olduğunu söylüyor. Örneğin Amerika’da bireyselciliğin ön plana çıkarak Kapitalist sisteme yaptığı katkı, Adam Smith’in liberal ekonomi teorisiyle oldukça örtüşürken, Luther’e göre kapitalizmin “ethos”unun temelinde var olan  “meslek” kavramı komşu sevgisine benziyor dolayısıyla bireyselcilik ruhuna oldukça aykırı bir konumda yükseliyor. (Weber: 71,73) Ancak Weber’in Batı toplumlarını incelerken göz önünde bulundurduğu coğrafya ve kültür göreceliği ve objektif bakış açısı, Doğu toplumları hakkındaki İktisat teorileri ötekilerken ön plana çıkmıyor.

Kapitalizmin beslendiği kaynakların çeşitliliğine coğrafi farkların yaptığı katkı kadar farklı dini kollar da farklı fraksiyonlar ortaya çıkarabiliyor. Prüten ahlak, Kalvenist ruh, Protestanlık ve genellikle Luther’in görüşlerinden etkilenen meslek algısı kolektif bir tanımlama ile Kapitalizmi oluşturuyor. (Weber: 75 ,79) Protestanlıkta “asketik”[1] eğilimle ortaya çıkan “Meslek Ahlakı” olarak vurgulanan noktası ise, 18. Yüzyılda İngiltere’de ve daha sonra Lutherciliğe kayan şekliyle Hollanda’da, Avrupa’nın ana bölgelerinde Kalvenizmle ortaya çıkıyor. Dünyevi Asketik hareket ise daha sonraları çoğunlukla Prütenizm[2] olarak anılmaya başlanıyor. (Weber: 83,85)

Ülgener’in, İslam’da bir nevi tasavvufi görüşlerle örtüştüğünü iddia ettiği Asketizim anlayışının, Kapitalist sistemdeki etkisi ise 1674 tarihli “Westminister İtikatnâmesi”nin meslekle ilgili ele alınan bazı bölümlerinde ortaya çıkıyor. İtikatnâmede yer alan hükümlere göre, özgür iradeyle dünyaya gelen insanlığa tüm meslekleri Tanrı’nın bir lûtfu ya da başka bir değişle “uygun görmesi” halinde veriliyor. Buna göre mesleki görev de bir nev’i Tanrı’nın şanını yeryüzünde yüceltmek ve onun başarılı eserleri olduğunu göstermek olarak tanımlanıyor. Çoğunlukla Kalvenist inancında ortaya çıkan bu görüş[3] genel olarak meslek uğraşısını içeriyor. İçerdiği bir diğer anlam ise Tanrı zenginliği ile karşılaştırıldığında servet peşinde koşmanın hem gereksiz hem de ahlaka aykırı bulunuyor olması şeklinde ifade ediliyor.

Kalvenizm’de ki asketizm algısının ise daha katı muhtevalara sahip olduğu belirtiliyor. (Weber:  135,138) Varlık, mülkiyet sahipliği, bedensel zevkler kutsal yaşamdan ayrılma tehlikesini beraberinde getirir. Zamanı boşa geçirmek ise tüm günahlar içinde en ağır olanıdır.  Bu durumda meslek uğraşısının kutsallığına inanmak, bunun için ayrılan vakit, çaba ve her türlü iyileştirme hareketinin Tanrı’ya hizmet ettiğini düşünülür ve meslek işinin kutsallığı insanın ibadet faaliyetlerini de etkileyebilir. Bu katı Kalvenist inanca göre mesleğinde tembel olan kişinin çoğunlukla, ibadetlerini yerine getirme konusunda da çok başarılı olduğu görülemez. Zira Tanrının insanlara uygun gördüğü meslek ya da yeteneklere sebat etmekte bir nevi dini bir ödevdir. Ancak birkaç işi bir arada yapmak yahut meslek değiştirmek kimseye zarar vermiyorsa ve Tanrı buyruğu dışında bir işe hizmet etmiyorsa kabul görebilir. Dünyevi asketizm, senyörlerin tembelliğine ve çalışmamaya sevk eden zenginliği de iyi gözle bakmaz. Elbette bunlara boş gösteriş, aylak konuşma, Tanrı buyruğuna değil insan buyruğuna hizmet eden hareketler de hoş görülmeyenler arasındadır. (Weber: 141,150) Bu asketik inançlar bütünü lüks tüketimi sınırlama yoluna giderken ve zevk veren zenginliğin karşısında dururken bir diğer yandan mal kazancına yönelik geleneksel ahlakın koyduğu kuralların önünde durmuştur. 17. yüzyıl İngiliz merkantilist yazarları da Hollanda’nın sermaye gücünün İngiltere’ye göre üstünlüğünü yeni kazanılmış zenginliklerin düzenli olarak toprağa yatırılmasına bağlayarak, Kalvenizmin daha etkili olduğu yerle iktisadi faaliyetin gelişimine dikkat çekmişlerdir. Ancak Weber’in de dikkat çektiği gibi 17. Yüzyıldan sonra bu katı dindarlık yerini daha laik bir anlayışa bırakmıştır. Ancak “iş” kavramının yerine “meslek” kavramının yerleştirilmesi ve kutsanmış olmak için meslekte çaba sarf etme psikolojik güdüsü dinin etkisiyle Batı toplumlarının kodlarına işlenmiş oluyordu. (Weber: 156, 158)

Weber’in yaklaşımları ve ilişkilendirme metotlardan yola çıkarak, ekonomik determinizme karşı çıktığı kadar, tarihsel bağlamda da böyle bir yönteme karşı çıktığını söylemek mümkün görünüyor. Ancak Weber’in  “Batı”, “kapitalist sistem” ve “Protestanlık” üçgeninde ele aldığı meseleyi etraflıca anlamak için, çalışmasında hem Weber eleştirilerine yer veren hem de İslam iktisat ilişkisini ortaya koyarak farklı bir yaklaşım getiren Sabri Ülgener’in çalışmasını incelemek gerekiyor.

 II. Bölüm: Sabri Ülgener’in “İslâm, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı” na Bir Bakış:

Ülgener çalışmasına kavramların açıklaması ile başlıyor. Weber’in iktisadi sistemde ele aldığı coğrafi yaklaşımın benzerini Ülgener, İslam’ın kabul edildiği bölgelerle ilişkilendirirken, çeşitli coğrafyalarda çeşitli algılarla farklı din algılarının ortaya çıktığını belirtiyor. Weber’in İktisadi sistemde bu ortaya koyduğu yaklaşımların metodik ve disiplinli yapısıyla Protestanlığın, Kalvenizm kolu Püritenlikle yakınlık gösterdiğinin altını çizen çalışma, Katoliklerin iktisadi yaşama katkılarının az olması ve hiçbir az gelişmiş ülkenin Protestan olmaması gibi bulguların varlığını hatırlatarak  Weber’in bu yaklaşımını haklı buluyor.

Ülgener’e göre “iktisat insanla madde arasında ilişki kuran fiildir”  bir başka ifadeyle iktisat bugünü ve geleceği garantiye alarak bölüşüm yapmaktadır. Dinin maddeyle olan mesafeli yaklaşımını düzenleyen şey tam da iktisat ahlakıdır. Kapitalist sistemde madde sayısal değer ifadesi ve emtiadır. İşlevselliği ve rasyonel değeri ön plandadır. Genel anlamda iktisadi ahlakın pratik değer ve tercih ölçülerine yönelik telkin ve motifler toplamı olduğu tanımı yapılırken iktisadî ahlakın tek ve tavanda yer alan grupların seçimleri ve algılamalarından ibaret olmadığının belirtilmesi, sosyolojik analizde Ülgener’in de sınıfsal çatışma temelinde bir yaklaşım sergilemediği ortaya konmuş oluyor. (Ülgener: 1,24) Ancak Ülgener de, Weber’in iktisadi düzene yön vermiş tabakaların her düzende görüldüğü tezini destekliyor. Nitekim Weber, Yahudilikte yurtlarından kovulan “parya”ları,  Hıristiyanlıkta gezginci esnaf ve zanaatkâr diyaneti, İslam’da cihad erleri ve küçük burjuva sınıfının iktisadi hayata yön veren tabakalar olduğu iddiasını ortaya koyuyor.

İslam’da tasavvuf büyüklerinin anlayışına göre “Dünya Tanrı’dan gafil olmadan başka bir şey değildir”. Ancak İslam’ın tasavvufa açılmasından sonra taban ve tavan ayrımı derinleşiyor.  Weber’i  din sosyolojisini çoğunlukla zirve ve taban bölünüşüne odaklama konusunda haklı bulan Ülgener, bu tezi Osmanlı toplumsal yapısında Yeniçeri ve esnafın Bektaşîlik, Ulema ve Devletin Sunnîlik etrafında toplanmasıyla örneklendiriyor. Ancak Ülgener, Katolikliğin dar ve kapalı hücre içinde oluşan fikir ve değer muhtevasını tabana aktarmaya izin vermeyen bir din olduğu yaklaşımı ile İslam’a getirdiği yaklaşımdan farklı bir yön ortaya koyuyor. (Ülgener: 43, 44) Ancak Weber’in de belirttiği gibi Protestanlıkla ruhani bir heyete son verildikten sonra taban ve taban ikiliği arasındaki duvarlar yıkılmış oluyor. Bu duvarların yıkılması Weber’in “dünyevi asketiklik” Ülgener’in ise “münzevîlik” olarak ifade ettiği ve daha açık şekliyle din ve sosyal yaşamın aynı potada eritilmeye çalışıldığı algıların ortaya çıkmasını sağlıyor.

Weber’in Protestanlığın dünyaya karşı sorumluluk yüklediğini dolayısıyla sosyolojik bağlamda iktisatla ilişki kurduğunu ifade etmesi, diğer dinleri dışarıda bırakırken bir nevî baştan aşağı münzevîlik atfetmesi anlamına geliyor. Bunun karşısında olan Ülgener’in ifadesiyle,  İslam yalnızca ahirete yönelik ödev yüklemiyor. İslam’ın dünyaya karşı sorumluluk yükleyen bir yanının mı yoksa ahitret ödevlerini yükleyen yanının mı daha baskın olduğu ile ilgili çeşitli görüşlere yer veriliyor. Bu konuda yaygın iki görüşlerden ilki “tanrının hikmetinden sual olunmaz” diyerek, kaderciliği ön plana çıkarıyor. Bu algı dolayısıyla, dünyanın her türlü sıkıntı ve zorluğu karşısında koşulsuz bir kabul yoluna gitmeyi ön görüyor. İkinci görüş ise Tanrı’nın insanları dünyayla başa çıkacak kudrette yaratmış olmasına inanılması gerektiği kanaatinde. Weber’in bahsettiği dünyevî asketik eğilime daha yakın olan bu görüşe göre ise, Tanrı kullarını yaratırken onlara kendi kudretinden özellikler vererek yaratıyor. Kulların imtihan için zorluklarla dolu dünyada başa çıkmaya çalışmaları, nefislerini kontrol etmeleri ve yaşam için mücadele verirken kendilerini günahlardan korumaya çalışmaları kutsal kudretin bir uzantısıyla mümkün oluyor. Dolayısıyla kendini aciz görerek kabuğa çekilmenin küfre kadar gidebileceğine inanılıyor. Ülgener bu örneklerle altını çizmek istediği nokta herhangi bir dinden ve bu dinin toplumundan bahsederken, tıpa tıp aynı kabullerden ve yaşayış tarzından bahsetmemizin mümkün olmadığı. Ülgener’in ortaya attığı bir mesele ise dogma ve teori seviyesinde kalan yaklaşımların, iktisat ahlakının oluşmasında dikkate değer seviyede zayıf kalıyor olması. Bundaki en önemli işaret ise dinin algılanış ve yaşanışının birbirinden farklı meseleler olmaları. Bu noktadan hareketle varabileceğimiz yargı ise Şer’î hükümlerin, elitlerinin (ulemanın) tasavvufî görüşlerinin yahut marjinal dini grup ve mezheplerin kütleye mahsus basit imajlardan müstesna olduğu. Yani marjinal verilerle geniş bir sosyolojik tabanın incelenemeyeceği konusudur. Bu konuya mahsus bir diğer mesele ise elitlerin her dinde farklı yapılarının bulunuyor olması. Hıristiyanlıkta pasif, hücre ve çile ehlinin, İslam’da din mücahidi, tasavvuf ve tarikat uluları şeklinde yapılanışı, Kalvenizm’de ise sert ve müsamahasız şekilde dünyadan el etek çekmiş kişilerin varlığıyla farklı bir “din elitleri” tablosunun ortaya çıkması. Ülgener’in din elitleriyle ilgili bu açıklamayı getirmesindeki maksadının ise İslam toplumlarının iktisadî başarısızlıkları ile münzevî tercihlerin arasında birebir ilişkinin kurulamayacağının alının çizilmesi gibi görünüyor. Nitekim Ülgener İslam’ın kuruluş çağında kütleye asgari ölçüde şart ve farizalar yüklenmesi konusunda dikkatli davranıldığı konusuna dikkat çekiyor. Bu demek oluyor ki, İslam’ın getirdiği kurallar doğrultusunda inziva yahut derin bir tasavvufî yolu tercih etmiş olan kütle geniş bir sosyal grubu etkisi altında bırakmıyor.  (Ülgener: 46, 47)

Ülgener’in,Weber’in İslam toplumlarını ele alırken yaptığı “tek yönlülük” hatasının yalnızca İslam’a uygulanmadığı esasen bunun bir metot olarak kullanıldığını anlamak mümkün.  Buna göre Weber, iç yapılarda en tutarlı unsurlara ağırlık verilerek analizler ortaya koyuyor.  Weber’e göre İslam ilk dönemlerinde dışa dönük bir tavırla cihat, fütuhat ve ganimet hırsıyla genişliyor ancak sonra içe kapanık bir yapı sergiliyor. (Ülgener: 59) Ülgener’in, Weber’in bu tespiti ile ilgili itiraz ettiği nokta ise, İslam’ın girdiği coğrafyalara göre farklılık gösterdiği gibi zaman içinde de farklı toplumsal algılarlar içinde şekillendiği gerçeği olarak söylenebilir.

Weber’in çoğunlukla İslam’ın ilk dönemlerini ele alarak yaptığı analizde; “İslam’ı ilk kabul edenler üst sınıfı oluşturmuştur. İslam, Medine’ye girmesiyle ve sonrasında da dini yayma faaliyetinin hız kazandığı bir sahada, Müslüman toplulukların feodal özellikleri daha fazla taşıyan, savaşçı kimliği ön plana çıkmıştır. Bu dönemde ayrıca basit kazanma yollarının dışında daha fazla kazanmanın yolu ganimet elde etmekten geçmiş ve servet biriktirme daha çok kazanç ve çalışmanın önünü açmak için değil dünyaya yönelik istekleri daha çok karşılamak içindir gerekli görülmüştür.” Bir diğer yandan bu tez Weber tarafından “Tanrı kuluna dünyalık vermişse bunun gözle görülebilir izlerini onda görmek ister” hadisine dayandırılmıştır.  Weber’in bu tespitlerinden çıkarılabilecek sonuçlardan biri ise İslam’ın aristokratik ve feodal toplum düzeni içinde savurganlığa ve tüketime açık olması. Bir diğer yandan dışında boşanma kolaylığının varlığını, kadının toplumda daha aşağı değerde kabul edilmesi, İslam’ın, ibadetler düzeyinde basit algılanış seviyesinde tutulması gibi İslam’a atfedilen özellikler de yine Weber tarafından feodal izler olarak kabul görmüştür. Weber’e göre İslam’da şeriat hukukunun, tarikatların ve tasavvufun varlığı ise marjinal seviyede kalmış örneklerdir ve genel kanıyı değiştirmeye muktedir değillerdir. Bunu yanında İslam’da “Kadir-i Mutlak” ve Bağışlayıcı Tanrı figürü, İnsanlar nezdinde sorumluluk yüklenmeyi asgari seviyeye indiren bir anlayış taşır. Tasavvufta var olan nefsi yok etme çabası ise Tanrı’nın yeryüzünde buyruklarını yerine getirme isteğinden insanları alıkoyar. (Ülgener: 60, 64)

Ülgener’in bu tespitleri kırma noktasında başvurduğu en birincil yöntem ayetlere, tefsirlere ve sahih hadislere başvurmak. Weber’in de kendi eserinde Protestan ahlakına yönelik tespitlerinde aynı yönteme başvurması, bu açıdan iki bilim adamı arasında metodik bir benzerliğe rastlamamızı sağlıyor. Ancak Weber’in İslam konusunu ele alışında yine bu yönteme başvurarak hadis örnekleri sunmasının ikna edici olmak konusunda eleştiriye yer bırakmayan yargılara ulaştığını söylememiz de pek mümkün görünmüyor. Zira kutsal kaynaklardan alınan verilerin, muhtevalarıyla ilgili yorum yapabilmek için şüphesiz, o dinin alimleri yahut bilginlerince icra edilmiş tefsir ve yorumlara başvurmak gerekiyor.

Ülgener’in, Weber’in İslam yaklaşıma yönelik itirazının ilk olarak dünya malının kavranışıyla ilgili oluyor. Buna göre dünya malı İslamiyet’te aşağılanan bir meta yumağını ifade etmiyor. Ülgener’e göre; “İslâmiyet’in karşısında olduğu durum, dünya hayatını idame ettirmek ve meslekte başarılı olmak için harcanan çaba değil, ruh alemini kirleterek nefsi metanın hizmetine sunmaktır. Dolayısıyla İslam, servet biriktirmekten çok, mal varlığına sahip olmak için beslenen hırstan ve bundan doğan kibir ve gurur hissinin karşısındadır. Bunun dışında İslam dini münzevîlik koşulu olan bir din değildir. Bilakis akraba, komşu ve sosyal çevre ilişkilerinin ön planda tutulduğu bir dindir. Ayrıca geleceğe hazırlıklı olmak adına bir yıllık erzağını hazır bulundurmanın, diyanete destek vereceği yönündeki sahih hadisler, İslâm’ın günübirlik geçimi sağlamayı desteklediği ve servet biriktirmenin tamamen karşısında olduğu tezini de çürütür. Nihayet İslâm’ın geçim konusunda en uygun gördüğü yol orta yol olarak işaret edilmiştir.” (Ülgener: 65, 69)

Weber’in, İslam dünyasının sürekli feodal toplum özelliği gösterdiği tezine karşılık, Ülgener İslâm’ın farklı dönemlerinden bahsediyor. Bu dönemlerden ilki olan Mekke’nin ilk gönüllü Müslümanlarının hiç karşılık beklemeden İslam’ı hak din olarak kabullenmeleri sürecinde ticaretin hakkını vermek üzere liberal bir piyasa düzenini sağlamayı ve dünya nimetlerinden faydalanmayı helal kılan ayetler nazil oluyor. İkinci dönem olarak kabul edilebilecek olan Kureyş asıllı tüccar, kervan, arazi sahipleri ile Medine fethine ve yayılmaya katkı sağlayan fetih ve gaza erleri ile İslâm’ın coğrafyasının genişlediği dönemde ise şan, şeref yolunda ümmete fetih kapılarının açıldığını müjdeleyen ayetler nazil oluyor.  Müslümanların çoğunlukla zühd ve takva dünyasına yabancılaşmaya başladığı dönem ise Emevî saltanatının getirdiği ihtişam ile başlayan dönem oluyor. İslam’ın feodal bir toplum yapısı öngördüğü tezini çürüten bir başka mesele ise, Kuran-ı Kerim’de “yiyin, için” telkinin olduğu ayetlerin hemen ardından “ ancak israf etmeyin” tembihinin hazır gelmesidir. Dolayısıyla savruk bir iktisadi yolu işaret etmediği açıktır. Öte yandan malların batıl yoldan elde edilmemesinin ve karşılıklı rızaya dayanan ticaretin gerekliliğini vurgulayan ayetler de helal kazancı savunmanın yanında, İslam’ın yalnızca ganimet yollu servete onay verdiği hükmünün karşısındadır.  (Ülgener: 75, 83)

Bu saptamalar, dünyada ticaret yapmaya ve kazanca yönelik, ilahi işaretlere yalnızca Protestanlığın sahip olmadığının da açık bir kanıtı niteliğindedir. “İbadetin on yolunun dokuzunun helal rızık talebidir” yahut “yarın ölecekmiş gibi ibadet edin, hiç ölmeyecekmiş gibi çalışın” hadis-i şerifleri, ”Cuma namazını kıldıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın fazlından nasip arayın” (Cuma Suresi ayet 10) ayeti gibi örneklerin var olduğu bir dinde de bir “ethos”un bulunduğunu söylemek sanırız çok yanlış olmayacaktır. Ancak ticareti ve çalışmayı öven bu delillerin mülk edinmeye de bir sınırın getirilmediği kanaatini oluşturamaması gerekir. Zira mal ve eşyanın meşruluğunu elde ettiği iki yol olan; kazancı Batınî yollardan elde etmek ve elde edilenlerin makul bir maksada hizmet etmesi zorunluluğu mülk edinme yollarına sınırlama getirildiği göstergesidir. İslam dini mülk edinme yollarının meşruluğunun da detaylı işaretlerini içeren bir yol çizmiştir. Bir diğer açıdan da İslam’ın tevekkül algısı ve kadere iman zorunluluğunun, iktisadî temelde hiçbir çaba sarf etmeksizin tam bir teslimiyeti ifade etmediğini de Ülgener’in işaret ettiği ayetin “ Bir kere de azmettin mi gerisi için Rabbine tevekkül et”[4] (Ülgener: 79, 88) hükmü ile göstermek doğru olacaktır.

İslam algısı içinde bu münzevî düşüncelerin genel olarak tasavvufla bağlantılı olduğunu ve büyük bir kitleye mahsus fikir ve geleneği ifade etmediğini belirtmek gerekir. İslâm geleneğinde, Tasavvuf; Orta Asa, Hint ve İran karışımı inançların İslami unsurlarla yoğruluşundan vücut bulmuş bir gövde akımıdır. Bunların içinden de özellikle Sufiler’in İslâm’ı yumuşatılmış haliyle uç boylarına ve İslâm coğrafyasının en ücra köşelerine kadar taşığını belirtmek gerekir. Tasavvufla beraber “dünya”nın sadece bir ilgi ve ilişkiden ibaret kalan yönü değişmeye başlayacaktır. Dünyanın zikr ve aile tarafına ağırlık verildikçe, dünya içten de dıştan da uzak durulması gereken varlık olmuştur. Tasavvufta çoğunlukla (mesnevide) tevekkül ve teslimiyetin tattıracağı huzur övülerek, dünyanın hiçbir zaman Allah’ın takdir ettiğinden fazlasını vermeyeceğini söylemektedir. (Ülgener: 91, 96)

Ülgener’in Tasavvufla ilgili ifadelerinin yine tasavvuf ehli tüm tarikatları bağlayıcı bir nitelik belirtmediğinin altını çizmek gerekiyor. Bir kütle algısı olarak kabul edilerek tüm bir iktisadi çevreyi etkilemeyeceğini belirttiğimiz Tasavvufun özellikle Melâmilik kolunun, Sufizm felsefesinden biraz ayrışarak çizdiği yol ve Ülgener’in bu tarikata yönelik yorumları da bunu destekliyor.

Bu tanımlara göre Melamîler görünürde halkla, gönülde Hakla beraber, dünya hayatında işinde gücünde bir yaşam sürüyor ama kulluk vazifelerini eksiksiz yerine getiriyor yapıyor.  Dünya; Melamiler için bir haz ve zevk ortamı olmadığı gibi günah ve kusurlarına bulaşmamak için uzağında durulması ve kaçınılması gereken bir ölümlü dünya da değildir; tam tersine işlemek, şekil ve düzen verilmek üzere müminlerin üzerine serili bir madde ve malzeme yumağı. (Ülgener: 104, 110)

Bu örneklerden çıkarabileceğimiz sonuç ise Melamîlik tarikatının dünyadan kaçmadan onunla mücadele etmek gerektiren bir muhtevası oluşu yani İslâm tasavvufu içinde hem felsefi boyutun hem de daha basit seviyede dünya boyutunun ele alındığı bir çerçeve.  İş ve çalışma hayatının yaşamı idame ettirmenin zorunlu bir yolu olarak değil bir vazife olarak görüldüğü bir yaklaşım. Meslek kavramına tam bir kutsiyet ifadesinin yüklendiğini söyleyemesek de, dünya yaşamında çalışmaya dönük bir derin bir zihinsel çerçevenin olduğu açık ki bu tarihi göstergeler, İslâm’ın ne tamamıyla münzevî ne de tamamıyla feodal özellik gösteren savaşçı ve ganimetçi bir din olmadığının kanıtı.

Emevî saltanatıyla beraber değişen İslâm algısından sonra, Ülgener’in tasavvuf konusuna geniş yer vermesindeki maksat şüphesiz değişen toplum katmanlarını ve din elitlerini anlatmayı amaçlıyor. Tasavvufun gelişmesi, din ve iktidar ilişkisi çerçevesinde İslâm’ın iktidar odakları ve gelir düzeyi yüksek kesimleri arasında yayınla görüşlerinin ötesinde artık farklı bir elit sınıf ortaya koyduğunun altını çizmeye çalışıyor. Ülgener’in dikkat çektiği bu nokta esasen tasavvufla birlikte “ruhban” benzeri bir sınıfın oluştuğu bu sınıfın kendini daha münzevî bir hayatın içine sokarak geçim derdi ve dünya işlerini tabana ittiği meselesiyle ilgili. Dolayısıyla sonuç olarak Ülgener’in yaklaşmak istediği noktanın, özellikle Amerika coğrafyasının Kalvenist inanışla ve endüstriyelleşme ile eş zamanlı buluşmasının ardından ortaya çıkan kapitalist iktisadî sistemin birebir aynı şekli ile olması bile, dinin felsefi ve ibadet yüklü yönünü omuzlarına alarak, batini yorum çerçevesinde “dünya işi”ni ve çalışma zorunluluklarını alt sınıflara itmesi de pre-kapitalist bir toplum başka değişle rant kapitalizmi şeklinde tabir edilebilecek bir iktisadi yapının oluşmasına olanak sağlamıştır. (Ülgener: 124, 137)

Sonuç:

İktisadi çalışmaların birden çok yönü olduğu ve çeşitli ilişkiler yumağını temsil ettiği açıktır. Bu gerçek Türkiye’de Ülgener’i, Batı’da ise Weber’i farklı bir yöne taşımıştır. Sabri Ülgener’in, iktisat ve sosyolojik tarihimizde önemli bir çevreyi sunduğu çalışmasını ele almadan önce, tarz ve yaklaşımı konusunda ilham aldığı Max Weber’e değinmek zorunluluğunun ortada olduğunu belirtmek gerekir.  Bu zorunluluk çerçevesinde ele alınması gereken ilk konu, Ülgener’in de “İslam, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı”nda hatırı sayılır şekilde değindiği “Protestan Ahlakı ve Kapitalizm Ruhu” olmuştur. Zira Ülgener’in İslam, coğrafya, sosyolojik katmanlar ve iktisadi çerçeve içinde ele aldığı tezin yönü ve doğrultusu konusunda Weber’e ait izlerin olduğu tartışılmazdır. Ancak belirmek gerekir ki, bu bağlamda ele alınan çalışma Ülgener’in, Weber’in İslâm yaklaşımları konusunda bir antitez niteliği de taşımaktadır. Bu bağlamda belirtmemiz gereken ilk mesele Ülgener’in mutlak şekilde objektif olan metodolojisi ve çalışmasının çok yönlülüğüdür.  Batıda Weber’i ve Türkiye’de Ülgener’i farklı kılan en önemli noktalardan özellikle biri olan iktisadî tarihin ve yaklaşımların, din sosyolojisi ile kuvvetli bağlar ortaya koyacak şekilde incelenmesi olmuştur. Ancak Weber batıya yönelik tezlerinde ve Batı Kapitalizmini ele alışında dikkat çektiği çoğu noktaya, doğu toplumları yaklaşımında ve İslâm algısında dikkat çekmemiştir ki, bu durum da Ülgener’in yaptığı çalışmayla doldurduğu yegane boşluklardan birini teşkil etmiştir dememiz çok abartılı olmayacaktır.

Nitekim Weber’in kapitalizmin neden batıda doğup geliştiği ve diğer toplumların bu konuda başarısız olduklarıyla ilgili tezinin birinci dayanak noktası bir “öteki” temelinde doğuya ve İslâm’a yaklaşma çabası olmuştur. Bu çaba ister istemez, “öteki”ye yönelik çeşitli çelişkilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Weber’de bu çelişkilerden en ön plana çıkan kısım ise İslâm’ın hem münzevîliği vurgusunun yapılması hem de cihat tabanından yayılmacı ve ganimete dayalı servet biriktirme geleneğinin varlığıyla ilgili olarak “orta çağ” özellikleri gösteren bir yapıyı teşkil ettiği vurgusunun yapılmasıdır.

Belirtmek gerekir ki, Ülgener, Ortaçağ dünyası içinde İslâm coğrafyalarının tamamen farklı bir geleneğe dayalı olarak iktisadi faaliyet yürütmediği konusunda hemfikirdir. Ülgener’in hemfikir olduğu bir diğer önemli husus ise, özellikle Osmanlı çözülme devri iktisat yapısı ele alınırken, atalet ve üretimde hantallığın ekonomik alanda geri kalınmasının bir sebebi olarak önümüzde durması. Ancak bu yavaşlama ve gerileme halinin İslam’ın kendisiyle topyekun bir ilişki içinde olmadığının vurgusu, dikkate değer görünmektedir.

Benzer şekilde ifade etmek gerekir ki Ülgener, “dinin kendisi ile kütle algılanışı” arasında mutlak bir ayrım olduğunu belirterek, çalışmasının kilit noktalarından birini oluşturmuştur. Buna göre var olan din ile, zaman ve coğrafya şartları içinde algılanış ve yaşanış farklı bir yol çizebilir. Zira çalışmanın çizildiği yol, kronolojik bir çerçeve içinde İslâm coğrafyasının değişimi ve zihniyet değişimini esas alarak ilerlemiştir.

Ülgener’in eğildiği bir başka önemli mesele hem bir Weber eleştirisi hem de kendi çalışmasının önemli dayanak noktalarından biri olarak görülebilir. Bu ise Weber’in metot olarak İslâm’a yönelik baskın bir yönü ortaya çıkararak, tezini bu yön üzerinden sürdürüyor olmasıdır. Dolayısıyla bu durum İslâm – iktisat ilişkisinin açıklanmasında eksik bazı yönlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu durumla ilgili olarak dikkat çekici olan asıl nokta ise aynı “tek yönlü öne çıkarma” metodunun Protestanlık ve iktisat ilişkisi anlatılırken kullanılmamasıdır.  Nitekim Weber, salt Protestanlık ana akımı ve Almanya çerçevesinde bir tez geliştirmemiş, kapitalist sisteme katkıda bulunan tüm mezhebi kollar ve coğrafyalarla ilgili olarak geniş bir araştırma alanı sunmuştur. Dolayısıyla Ülgener’in, Weber tespitlerini ele alarak incelemesinde, toplumsal yapının ve iktisatın İslâm’la olan ilişkisinin ele alınması konusunda dikkate değer bir inceleme yaptığını belirtmemiz gerekir.

Ancak her iki çalışmada da dikkat çeken nokta, servet biriktirme ile ilgili olarak dini boyutların ele alınması ancak maddi boyutta Batı’da bulunan servetin nasıl biriktiği konusuna önemli bir yerin verilmemsidir. Şüphesiz, kapitalizmin en önemli birinci maddesi birikmiş bir servetin varlığı ve ardından bunun yeni üretimlere kaynaklık etmesi durumudur. Avrupa ve Amerika tarihinden yola çıkarak yapabileceğimiz bir değerlendirmede Batı Kapitalizmi’nin gelişmesindeki en önemli konunun yeni coğrafyaların keşfi ve yeni doğal kaynakların keşfi olduğunu açık şekilde görmemiz mümkündür. Bu anlatımın ekonomik determinist bir yaklaşıma yakın olduğu dolayısıyla Ülgener ve Weber’in metotlarına yakın olmadığını biliyoruz. Ancak tamamıyla din sosyolojisi temeline dayanan bir kapitalist sistem oluşumunun anlatımı sermayenin nasıl biriktiği konusundaki soru işaretlerini havada bırakmaktadır.  Oysa ki bilinen Batı’yı kapitalin biriktirilmesi konusunda bir adım öne geçiren meselenin sermaye sağlama konusunda geniş bir sömürgecilik ağının kurulması olduğu aşikardır.

Görüldüğü kadarıyla, Ülgener, çağın gerekleri çerçevesinde yaptığı açıklamalara sadık kalarak, Orta çağ feodal yapısında İslâm coğrafyasındaki iktisadi geleneklerinden Batı’dan tam anlamıyla kopuk ve biricik bir özellik taşımadığını söylemekle birlikte, İslâm coğrafyasının da kapitalist kültürden tamamen soyut bir iktisadi yapıya sahip olmadığını savunduğu açıktır. Ancak iktisat temelinde Doğu ve Batı arasında en büyük ayrım sömürgecilik geleneği ve tarihidir. Ortaçağ kültürü içinde ganimete dayalı bir servet biriktirme şeklinin varlığının İslâm coğrafyalarında olduğunu kabul eden Ülgener, İslâm’ın sömürge bakışına yönelik bir eleştiri ortaya koymamıştır. Bu bir şekilde Weber’in de bu konuya değinerek bir temellendirme kurmamasının sebebi olarak görülebilir. Diğer yandan Weber ve Ülgener, dini yapı altında şekillenen toplumları ve determinist yaklaşımları ortaya koymaktan çok zihinsel dünyanın gelişimine dikkat çekme noktasına daha fazla eğilmişlerdir.  Ayrıca bu şekilde bir temellendirme yapmanın çalışmaların hedeflediği çizginin uzağında kaldığı da bir gerçektir. Ancak nasıl ki Marksist yaklaşımlarda sosyolojik çerçevenin eksik kaldığı yargısı zihinlerde oluşuyorsa, bu çalışmalarda da ekonomik tabanlı sebep sonuç ilişkilerinin eksik kaldığı hissedilmiştir.

Kaynaklar:

  1. Weber, Max, Protestan Ahlakı ve Kapitalizm Ruhu, Hil yayınları, İstanbul, 1997
  2. Ülgener, Sabri F., İslâm, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlâkı, Derin yayınları, İstanbul, 2006 

[1] Dinde ruhun kurtuluşunu dünya nimetlerinden uzaklaşarak, kendini ilahi amaçlara vakfederek arayan görüş, münzevilik.

[2] Ayrıca hareketin içinde Mennonitler, bağımsızlar ve Qaukerler de yer alıyor.

[3] “in majorem gloriam Dei” olarak geçen bu görüş “Tanrı’nın yüce şanı için” anlamına geliyor.

[4] (Âli İmran Sûresi, ayet:159)

Yazar Hakkında

E-Posta: st07230083@etu.edu.tr
7 Tane Yazı Yazdı

Yorum Yaz

Yazı ve Materyalleri Kaynak Göstermek Kaydıyla Kullanabilirsiniz © 2011-2014 aksitarih.com