Türkçülük, İslamcılık, Batıcılık

Photograph: Izabela Gereb – Turkish flag flying in front of Hagia Sophia

Cumhuriyet kavramı ya da Osmanlı’da başlayan dönüşüm sanılanın aksine kısa bir sürede başlayan bir siyasi manevranın sonucu olmadığı gibi yeni yeni teşekkül etmiş fikirlerin de bir ürünü değildi. Osmanlı devleti daha 17. yüzyılın çok başında Genç Osman’ın Lehistan Seferinin sonunda yeniçeri ocağında baş gösteren aksaklıkları fark etmiş ancak daha somut adımların atılabilmesi III. Selim ve II. Mahmut dönemine kadar sürmüştü. Osmanlı’da baş gösteren sosyal, siyasi çöküntü, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da isyan etmesinin ardından Avrupalılar tarafından bir avantaj olarak görülmeye başlanırken, 1815 yılında toplanan Viyana Kongresi “Şark Meselesi” başlığını Osmanlı’ya ve topraklarının kaderine ayırmış, 1857 yılında Rus Çar’ı Nikolas tarafından “hasta adam” lakabıyla anılmaya başlayan bu yaşlı devlet artık basın literatüründe de kötü şöhretli bir unvana sahip olmuştu. Ancak “Dünya Sistemler Analizi”nin de öngördüğü gibi tarihte her sistem kendi muhalifini kendi yaratmış Osmanlı’da buna muktedir olmuştur. Tanzimat döneminde “Tercüme Odası” yükselişe geçerken önemli diplomat ve devlet adamlarını yetiştiren bir kurum olmayı başarmıştı. Tanzimat Fermanı’nı ilan eden Mustafa Reşit Paşa’nın da bu ekolden geliyor olması ve Ali Paşa, Sadık Rıfat Paşa, Fuat Paşa gibi döneme yön verecek isimlerin de burada yetişmiş olması kurumun başarısını tescilliyor, İlber Ortaylı’nın deyimiyle “kırtasiye işleri artan” bir başka ifadeyle bürokrasisi artan ve Sultan’ı yavaş yavaş sahneden çekmeyi amaçlayan bir dönüşüm yoluna giriliyordu. Bu isimlerin çoğu Avrupa’yı yakından tanıma dolayısıyla Osmanlı’da geri kalmışlığı anlama açısından görüş kazanma imkânına sahip olmuş birçoğu çocuklarıyla birlikte Avrupa’ya giderek orda eğitim almasını sağlamış ve Sadık Rıfat Paşa’nın “Avrupa’nın Ahvaline Dair Risale” si gibi raporlar sunarak Osmanlı’da daha önce hiç bahsedilmeyen can, mal dokunulmazlığı ve insan hakları gibi konulardan bahsetmiş ve yeni fikirlerin oluşmasına katkıda bulunmuşlardı. 1826 ve 1829 yıllarında açılan Avrupa tarzı okulların bu yeni fikirlerin gelişmesinin önünü açarken Osmanlı’da sisteme muhalif olayların da yavaş yavaş ortaya çıkışına davetiye hazırlıyordu. Aslında amaçlar ortak görünüyordu: Osmanlı Devletini kurtarmak. Lakin her grubun, her farklı fikir zümresinin bu kurtuluşa dair farklı reçeteleri farklı yöntemleri vardı. Tanzimat’ta oluşmaya başlayan farklı fikir akımları II. Meşrutiyet’e kadar sürecek Osmanlı bu çekişmeli dönemin ardından yeni bir devlete merhaba diyecekti.

Osmanlı’da 19. Yüzyıl siyasal ve toplumsal yapısına yön veren fikir akımları: Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük şeklinde sınıflandırılmıştır. Bu makale İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük reçetelerinin muhtevalarını ve birbirinden ayrılan yönleriyle özelliklerini ortaya koymayı amaçlıyor.

1) İslamcılık:

Temelde savunan zümreleri kökten İslamcı olanlar ve Avrupa’yı nispeten tanıma fırsatı bularak fikirlerini yumuşatmış insanlardan oluşan gruplarıyla hareket ikiye bölünmüş olsa da, tarihsel temellerinin dayandığı nokta ve hareketin II. Abdülhamit’e isnat edilen yönleri farklı bir veçhe sunmaktadır. 13. yüzyılda başlayan bir süreçle o güne değin Avrupalı devletlerin dünya üzerinde ve İslam toprakları üzerinde kurdukları hegemonya özellikle 19.yüzyılda birçok Müslüman ülkesinin gözlerini Osmanlı hilafetine çevirmesine yol açmıştı. İran, Fas gibi Avrupa egemenliği altında bulunan pek çok Müslüman ülkede II. Abdülhamit’in halifeliği bir “İslam Birliği” özleminin uyanmasına sebep olmuştu. Ayrıca II. Abdülhamit’in İngiltere ve Rusya arasında korumak zorunda kaldığı denge politikası herkeste Avrupa diktasından bağımsız hareket ettiği kanısını uyandırıyordu. Tarihse olarak bu köklere dayanan fikrin ortaya çıkışı temelde Avrupa gibi olma özlemi duyuyor ancak İslami kaidelerden ödün vermeyi reddediyordu. II. Abdülhamit de her ne kadar Pan-İslamist politikaları anılıyor olsa da aslında onun tam bir modernist olduğu Tanzimat reformlarının önünü açtığı da savunulmaktadır.

Fikri temelde İslam dünyasının Avrupa’dan çok farklı olduğu ve aynı olamayacağı argümanına dayanan akım, İslamiyet’in siyasal noktaları da olduğunu yalnızca bir din olamadığı ve bir İslam birliğinin zaten var olduğunu savunuyordu.Savunucuları Şeyhül İslam Musa Kâzım, Mahmut Esad, Mehmet Akif, Said Halim gibi isimler arasında bazı farklılıklar olmasına rağmen İslamcılık fikri genel olarak şu fikirler temelinde birleşiyordu: Yanlış olan hurafe ve inanışlar İslamiyet’te içtihat kapısının kapanmasına ve yanlış bir Müslümanlığın yaşanmasına sebep olmuştur. Din millet birbirinden ayrılmayan kavramlardır dolayısıyla dini İslam olan tüm milletleri bir hilafet altında siyasi birliğe sevk edebilir, dinin İslam olması ilerlemeye mani değildir, Avrupa’nın ilerlemesi ve İslam toplumlarının önüne geçmesi Hıristiyan olmalarından değil tarihsel süreç o şekilde işlediğinden ortaya çıkan bir sonuç olmuştur. Ayrıca İslamiyet sosyal ve siyasi hayatı düzenleyen ilkeler içermekte ve demokrasiyi savunmaktadır. Batı dünyasının sanayide bilim teknikte ileri gittiği açıktır ancak sadece bu konuda izlenmelidirler. İslam şeriatı hukuki alanda, insanların özel hayatlarını nasıl düzenleyecekleri konusunda ayrıntılı kurallar içermektedir ve toplumun bozulan kurumlar bu kurallar dairesinde yeniden ıslah edilmelidir. (Burada Şer’i Mahkemelerden bahsediliyor)

2)Batıcılık

Avrupalıların yalnızca bilim teknikte ileri gittiği, diğer alanlarda hala geri kaldığı ve öğrendiklerini İslam dünyasından aldığı fikrî zemini Şemsettin Sami’nin bunu inkâr eden sözleri ve Hüseyin Cahit’in yazdığı yazıyla epey sarsılmıştı. Onlara göre Avrupa eğer sosyal alanda başarı sağlayamamış olsalardı ve sosyal temeli olmaksızın materyal bir dünya yaratmış olsalardı bu onlara başarı getirmeyecekti. Şimdi onların hala eksik yönlerini aramak ve bir şekilde geri kaldıkları vurgusunu yapmak aşağılık duygusunu pekiştirmek ve aradaki uçurumu artırmaktan başka bir şeye yaramayacaktı. Ayrıca Osmanlı’da da edebiyatın ve sanatın sonunun “Arapçılık” akımı getirmiş bu akım Türkçenin gelişiminin bile önünü tıkamıştı.Tanzimat döneminde başta Mustafa Reşit Paşa olmak üzere batıda eğitim görme fırsatını bulmuş aydınların arasında yayınlan fikir akımı, daha sonra Jön Türkler tarafından savunulmuş, fikir akımının savunduğu ilkelere İçtihat dergisinde yer verilmiştir.

Batlılaşma hareketleri Lale devrinde Osmanlı’da başlamış olsa da Batıcılık akımını savunanlara göre, Osmanlı siyasi ve sosyal yapısını geride bırakan tüm inanış ve yaşam tarzları ortadan kaldırılmalıydı. İslamiyet’in yanlış yorumlanması Müslüman toplumların geri kalmasına neden olmuştu şimdi her yönüyle Batı’yı taklit etmek gerekiyordu. Tüm eğitim kurumları Batı tarzında ıslah edilmeli, şehzadelerin eğitimi buralarda verilmelidir, tüm medreseler kaldırılarak, Süleymaniye Medresesi yerine College De France, Fatih Medresesi yerine Ecole Politechnique tarzı eğitim kurumları getirilmelidir. Tekke ve zaviyeler kaldırılmalı, buralardan beslenen kişiler cezalandırılmalıdır. Kadınlara mekteplerden başka Tıbbiye okulları da açılmalı, diledikleri gibi giyinip diledikleri kişiyle evlenmelerine müsaade edilmelidir. Cübbe giymek, sarık sarmak yalnızca Ulema’ya özgü kalmalı, bunun dışında kumaş fabrikaları ve Batı tarzı kıyafet yaygınlaştırılmalıdır. Osmanlıca dilini Arapça ve Farsça etkisinden kurtarmak için dil bilimcilerden müteşekkil bir heyet toplanarak sözlük hazırlamalıdır. Ayrıca yine bu sebeple Latin harfleri kabul edilmelidir.  Bayındırlık işlerinde özel teşebbüs ön plana çıkmalı bu konuda azınlıklardan ya da devletten beklenti içine girme hususu ortadan kalkmalıdır. Şer’i mahkemeler ve Vakıflar ve Arazi kanunnamelerinde ıslaha gidilmeli, Mecelle aynı derecede ıslah edilmeli yahut kaldırılmalı, evlenme, boşanma hususlarında Avrupa Medeni Kanunu’nda yer alan maddeler kabul edilmelidir.

3)Türkçülük

Bu akım daha çok Çarlık yönetimi altındaki milliyetçilik geleneğinden geliyordu. Bu ekolün savunucuları Rusya’daki Türk, Tatar, Ukrayna, Polonya, Baltık milletleri ve hatta Yahudi cemaat davalarına sempati gösterdiklerinden üç düşün akımı içinde en marjinalleri olarak görülüyorlardı. Ancak Ziya Gökalp Türkçülüğün Rusya Türkçülüğünden çıkararak sosyolojik temellere dayandırmış ve diğer fikir temelleriyle bütünleştirmiş bundan sonra itibarlı bir anlam kazanan akım, partice desteklenmeye başlamıştır. Bu akımın ortaya çıkışında dilde sadeleşme hareketlerinin de etkisi olmuş, ıslahatları halkın anlamasını amaçlayan isimler halk için sanat yapmaya ve yazılar yazmaya başlamış bununla oluşan milli bilinç bu hareketin yükselişini de sağlamıştır.

Milli Tetebbular ve Türk Yurdu dergilerinde bu fikir akımını savunan isimlerin etrafında birleştikleri konular ise genel olarak şu şekildeydi: Dünya’nın pek çok yerine yayılmış, farklı rejimler altında yaşayan ancak ortak bir kültürü, tarihi ve geleneği paylaşan geniş bir Türk coğrafyası vardır ki bu vatandaşlar birleşmelidir. Türk tarihinin Osmanlı’yla başlamadığı ve yalnızca da ondan ibaret olmadığı, sanat ve edebiyatla anlatılarak halk bilinçlendirilmelidir. (Aynı politika Mustafa Kemal Atatürk tarafından da benimsenmiştir. Türk tarihi Osmanlı’nın gerisine götürülmüştür).Öz Türkçesi olan kelimeler yerine yabancısını kullanmak tercih edilmemeli, dil mümkün olduğunca Farsça ve Arapça etkisinden kurtarılmalı, İstanbul Türkçesi hâkim kılınmalıdır. Ziya Gökalp’ın bu akım içersinde gördüğü “Muasırlaşmak” ise Avrupa’yı yalnızca teorik olarak almayı öngörüyor şekilce onlara benzemeyi reddediyordu. Ekonomi temelinde varsayılan yaklaşımlar ise Kırım savaşında dış borç alma yoluna giden Osmanlı’nın bu tarihten sonra Avrupa’ya bağımlı hale geldiği yönündeydi. Bu sebeple milli iktisat yaygınlaştırılmalı, köylü ve çiftçi sefaletten kurtarılmalıydı.

4)Üç Büyük Fikir Akımı

Esasen Tanzimat’tan sonra şekillenerek Osmanlı’yı içine düştüğü müşkül durumdan kurtarmayı hedefleyen ve II. Meşrutiyet’e kadar etkilerini sürdüren hatta kendilerinden sonra ortaya çıkan düşün çevrelerine de bir şekilde etki eden fikir akımlarının çıkış noktası ve amaçları aynı yerde birleşiyordu: kaybedilen itibarı geri kazanmak. Üç fikir akımı da Osmanlı’nın Avrupa karşısında geri kalmışlığını kabul ediyor, ıslahat ve reformu gerekli görüyordu. Ayrıca demokrasi hususunda köklerini farklı kaynaklara dayandırıyor olsalar da temelde bu fikrin rejimde etkili olması ve sosyalizmin Türk-Müslüman toplumun karakterine uymadığı hususunda ortak görüşe sahip idiler.  Her ne kadar Batıcıların millet anlayışı tüm Osmanlı tebaasını, Türkçülerin millet anlayışı ise Müslüman Türk ırkını kastediyor olsa da bu iki görüş ekonominin millileştirilerek, Avrupa etkisinden arındırılması hususunda ortak görüşü savunuyorlardı. Yine Türkçenin Arapça ve Farsça unsurlardan temizlenmesi hem Batıcıların hem de Türkçülerin reçetelerinde yer alıyordu. Ancak İslamcılar ve Batıcılar “Lisan-i Osmânî” fikri etrafında birleşirken, Türkçüler sadeleşmiş ve arınmış bir Türkçe fikrini benimsiyorlardı. İslamcıların uluslararası İslam anlayışı din temelinde millet gözetmeksizin ortaya çıkarılacak bir teşekkülü öngörürken, Türkçülerin reçetesinde Türk milletinin Müslüman kimliği uluslararası düzeyde muhafaza edilmeli ve bu kuvvetlendirilmeli ancak milli kimlik göz ardı edilmemeliydi. Islahatların kaynaklarını farklı yerde arıyor, birlikten din ve kültür gibi farklı algılayışları kastediyor olsalar da temelde üç fikirde kimlik olarak Avrupalılaşmaya karşı bir duruş sergilemiştir.

Yazar Hakkında

E-Posta: st07230083@etu.edu.tr
7 Tane Yazı Yazdı

Yorumlar (1)

Yorum Yaz

Yazı ve Materyalleri Kaynak Göstermek Kaydıyla Kullanabilirsiniz © 2011-2014 aksitarih.com