Namık Kemal'in Gençlik Yılları

19. Yüzyıl Türk İktisadî Düşünürlerinden Namık Kemâl ve Hüseyin Hilmi

Namık Kemâl’i ilk örnek olarak seçtiğimi açıklamak için A. Güner Sayar’ın sözleri iktifa edecektir; “Namık Kemal’in düşüncesinde iktisat boyutu 19. yüzyıl fikirler tarihimizle uğraşanların ihmal edemeyeceği bir gerçektir.”[1] Hüseyin Hilmi’yi ikinci bir örnek olarak seçmemdeki temel noktalar; Osmanlı Sosyalist Partisi’nin kurucusu olması ve döneminde yok denilecek kadar az sosyalistlerden biri olmasıdır. Bu durum kendisini Osmanlı iktisat düşünürleri arasında sayılmasını zorunlu kılmaktadır.

Asıl yazmak istediğimiz konuya geçmeden önce açıklık getirmemiz gereken bir husus var; bir Türk / Osmanlı iktisadî düşüncesinden bahsetmek ne kadar doğru olur? Bu konuda Coşkun Çakır’ın sözleri yerinde olacaktır: “Osmanlılar farklı medeniyetlerle etkileşim içinde bulunmuş ve onlardan özgün bir medeniyet oluşturabilmiş; çok dinli, çok dilli, çok kültürlü bir devleti uzun sayılabilecek bir dönem yaşatmayı başarmışlardır. Bir Osmanlı medeniyetinden söz edebildiğimize göre bir Osmanlı düşüncesinden de söz edebiliriz. Bu düşüncenin neleri ihtiva ettiği, nelerden mürekkep olduğu çok daha uzun bir konuşmanın konusudur. Biz burada bu düşünce içerisinde iktisada ilişkin olanlarının kapılarını aralamaya çalışacağız.”.[2]

Bölüm I: Namık Kemâl (1840 – 1888)

Namık Kemâl, “… hürriyet-i ticaret, Osmanlılar için aynı mazzarat oldu. Devlet hürriyet-i ticareti öyle bir zamanda ilan etti ki mülkümüzde sanat ve marifet inkıraz halindeydi. O yolda kemale ermiş Avrupa vatanımıza yığıldı.” diyerek liberal kapitalizmi eleştirmekte ileri tarihli bir başka yazısında ise, özel girişimciliğin ve Batı tarzı şirketlerin Osmanlı Devleti’nde bulunmamasından dolayı ülkenin gerilemesinin söz konusu olduğunu söyler.[3] Bu durumda, Namık Kemâl’in kafasının karışık olduğu yorumu yapılacağı gibi daha doğru bir yorum; iktisadî görüş olarak liberalizmi seçmiş bir şahsın, 1838 Ticaret Antlaşmasının sonucunu görünce ilk tepkisi müdahaleci kapitalizmi savunmak olacaktır, sonrasında ise devletin bekası için liberal kapitalizmin daha uygun olduğunu düşünmesi gayet normaldir. Bu durum aslında o’nun pragmatik düşüncesinin ürünüdür.

Osmanlı’da sermaye birikiminin olmayışının sebebi, fabrikaların, büyük bankaların kurulamamış olduğu yönündeki genel kanının aksine, Osmanlı’da sermaye birikiminin yokluğu sermayenin bulunmayışından değil, sanayinin ve ticaretin yeterince gelişememesinden kaynaklanmaktadır. Bu düşüncesi Namık Kemâl’in iktisadî olaylar arasında neden-sonuç ilişkisine bakma çabasının somut örneğidir.[4]

Namık Kemâl, yazılarında sıklıkla “Maarif, ticaret ve zanaatta ileri giderek birikim sorunu çözülecektir” der. Bu sözleri, eğitimin rehberliğiyle sanayi ve ticari faaliyetlerin artacağına ve dolayısıyla sermaye birikimi sağlayıp Batı Avrupa devletlerinin seviyesine ulaşacağına dair sahip olduğu kuvvetli iyimserliği ortaya koymaktadır.[5]

Namık Kemâl’in üzerinde durduğu önemli bir mevzuda dış borçlardır. Dış borçlanmaya karşıdır ve borçların gereksiz yerlere harcandığı görüşündedir. Dönemin bütçe açıklarının iç borçlanma ve tasarruf tedbirleriyle kapatılması gerektiğini söylemektedir.[6] Ki Namık Kemâl, bir parlamento’nun açılmasıyla sağlıklı iktisadî kararların alınıp uygulanmasının mümkün olduğunu düşünür.

Namık Kemâl tarım konusuna ayrı bir ehemmiyet verir; “ Ticaretimiz ecnebilerin elinde, zanaatımız hiç hükmünde… Cenab-ı Hakk ihsan ederse, topraklarımızdan biraz mahsul alabilirsek, onunla geçinir gideriz. Dünyada ziraat hiçbir vakit zenginliğe zanaat ve ticaret kadar hizmet edemez. Çünkü kazanç hususunda ölçü tacir için saat, ehl-i zanaat için gün, ziraatçı için yıldır. Ziraat ıslah edilmelidir. Rençberlerimizin esvabında tufandan biraz sonra büründükleri hayvan derilerinden terakkice ne kadar fark varsa, ziraatımız dahi devr-i Âdem’den beri o nisbette ya ilerlemiş ya da ilerlememiştir.”.[7]  Namık Kemâl, tarım konusunda Batı’dan muasır tarım teknikleri alınmasını ve ziraat okullarının açılmasını salık verir.

Tarım hususundaki yorumlarına dayanarak, Namık Kemâl’in fizyokratların iktisadî görüşüne yakın olduğu iddia edilebilinirse de Osmanlı iktisadında, fizyokrat düşünceden klasik düşünceye geçişin temsilcisi demek daha doğru olacaktır[8].

Namık Kemâl’in vergileri konu edinen yazıları, onun mali konulardaki bilgi birikimini ortaya koyar. Aşarın adaletsiz bir vergi olduğunu savunur, İstanbul’da yaşayanların emlak vergisinden muaf olmasını eleştirir; “Hiç olmazsa tırnaklarıyla yer kazıpda verdikleri tekalif sayesinde bin türlü nimetine müstağrak olduğumuz köylüden utanalım.”.[9] Namık Kemâl, yazılarında eleştirel yaklaşımı yanı sıra önerilerde de bulunur; Vergi, gerekli harcamaları karşılamak için alınmalı, kâr amacı güdülmemelidir. Vergilendirme ölçülü olmalıdır. Vergi tahsilâtında halka en az zahmet verecek yol izlenmelidir. Memurlar denetim altında tutulmalıdır .[10]

Namık Kemâl yazılarında, Osmanlı maliyesindeki bozuklukları sıklıkla işlemekte ve düzenli bir bütçenin gerekliliğine işaret etmekte maliye memurlarının görev ihmallerine yer vermektedir.[11] Bu yazılarında muhatap aldığı kesim büyük oranda diğer münevverlerdir.

Bütçe tahlili de yapan Namık Kemâl, Osmanlı Devleti’nin hazine gelirlerini artırmasına yönelik yazıları da mevcuttur; “Bir devlet için gelirlerini artırma çareleri, genel zenginliği artırmak, yeni vergiler çıkartmak ve mevcut olan vergilerin hâsılatını yükseltmek hususlarından ibarettir. Mali serveti artırmak bir günün işi veya bir tedbirin kârı değildir.”.[12]

Ayrıca Namık Kemâl pek çok yazısında; “ Devletin asli görevi, adaletin yerine getirilmesinden ibaret.” demektedir. Buradan yola çıkarak, Namık Kemâl’in, liberal devlet anlayışına sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz[13]. Namık Kemâl’e göre devlet ekonomik hayatta özgürlüğün muhafızıdır. Sadece iki konuda devlet müdahalesini hoş görür; Eğitim ve Sağlık.

Namık Kemâl’e göre toplumdaki yoksulluğun sebebi, iktisadî hayatı doğal yoldan saptıran keyfi uygulamalardır. O’na göre yoksulluk, iktisadî hayatın zorunlu bir unsuru olmadığı gibi, insan doğasının genel eğiliminin de dışındadır[14].

Yine Namık Kemâl’e göre, ithalatın ülke çıkarlarına ters düştüğü yanlış bir düşüncedir; “Dünyada her şey insanın bir ihtiyacını karşılamaktadır. Bir yerde fazla malın bulunması servet açısından zararlı görülebilir. Mal geliyor ama, karşılığında altın çıkıyor gibi sözlere itibar olunmasın, dünyada altın mal almaktan başka neye yarar.”. Bu sözler bir merkantilizm eleştirisi olarak görülebilir. Ancak burada, Namık Kemâl’in edebi ve siyasi yazılarında gözlemlenen Osmanlı Milliyeçiliği’nin iktisadî fikirlerinde bir karşılığı olmadığı dikkat çekicidir.

Namık Kemâl’in iktisadî görüşünde tutarsızlık olduğu ve birbiriyle çelişik uygulamaları gerektirecek önerileri olduğu ortadadır. Bu hususta Niyazi Berkez; “ Namık Kemâl’in düşününün tutarsız yanlarına rastladığımız zaman, bu düşünde asıl olanları gözden kaçırıp, bugünkü düşünümüzün etkisi altında onu liberal ya da devletçi, milliyetçi ya da İslamcı, anayasacı ya da merkeziyetçi bir İslam hükümdarlığı yanlısı olarak görme olanakları vardır. Halbuki zamanın koşulları ve anlamları açısından bakmak şartıyla, Namık Kemâl’in yazılarında başlıca şu soruların cevaplandırılmasına çalışıldığını görürüz: 1) Osmanlı İmparatorluk devletinin çöküş nedenleri nelerdir? 2) Bu çöküş sürecini tersine çevirmenin yolları nelerdir? 3) Bunun için gerekli olan reformlar ne olmalıdır? Onun yirmi beş yıllık yazı hayatından bu sorulara kendi terimlerimizle çıkarabileceğimiz cevapları şöyle özetleyebiliriz: 1) Nedenler; ekonomik ve siyasaldır. 2) Yollar eğitim yollarıdır. 3) Gerekli ilk reformlara merkeziyetçi bir devlet kurmakla başlanabilir.”[15]. Bu minvalde düşündüğümüzde, Namık Kemâl’e hak vermemiz tabiidir.

Namık Kemâl, İslam kültürünün üstünlüğüne inan bir münevver olarak, iktisat ile ahlakı bir birinden ayırmaz. O, İslam inancının atalet, hareketsizlik ve kadercilik telkin ettiği ve Müslümanların girişimcilik ruhuna sahip olamayacağı şeklindeki düşüncelere karşı çıkmaktadır[16]. Namık Kemâl’e göre o devirde Avrupa’da mevcut bulunan tüm ilim ve tekniğin kaynağı 10. ve 11. yüzyıllardaki İslam dünyasıdır. İslam’ın değerlerine yabancılaşarak ilerlemenin mümkün olmayacağını düşünür. Namık Kemâl’in yazılarında İslam ahlakı vurgusu, liberal kapitalist iktisadî politikaları gölgede bırakacak kadar güçlüdür[17].

Genel bir değerlendirme yapacak olursak; Namık Kemâl, serbest ticareti Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu olarak görmüştür. Liberal kapitalizmi desteklerken, bunun getireceği sonuçları çok göz önünde bulundurmamıştır. Kuramsal bir yaklaşımdan ziyade devletin kurtuluşunu öngören düşünceleri vardır. Kurtuluşun İslam ve Doğu kültüründen kopmadan mümkün olabileceğini düşünür.

Bölüm II: Hüseyin Hilmi (1855 – 1922)

Hüseyin Hilmi’yi incelerken çıkarttığı süreli yayınlarda isminin geçtiği sadece bir yazı vardır. Diğer imzasız yazılar Sosyalist Parti’ye dolayısıyla Hüseyin Hilmi’ye mal edilecektir.

Hüseyin Hilmi nam-ı diğer İştirakçi Hilmi’nin sosyalizm algılsı Marksist sosyalizm[18]den çok uzak, liberal sosyalizme daha yakındır. Siyasal hak ve taleplerde bulunmaması da gerçek bir sosyalist olup olmadığı konusunda şüphe uyandırmaktadır. Ayrıca, sosyalizmi İslam ile bağdaştırma çabası hatta sosyalizmin İslam’ın emrettiği düzenle örtüştüğünü savunması onun tam bir sosyalist olmadığı yönündeki iddiaları güçlendirir. Lakin Hüseyin Hilmi’nin materyalizme karşı oluşunun ve ilk sosyalist olarak Hz. İsa’yı göstermesi halk tabanında da kendine destekçi bulabilmek için olabileceği düşünülmelidir.

Uluslar arası işçi örgütleriyle işbirliğini önemseyen Hüseyin Hilmi’nin particilik anlayışını particilikten ziyade sendikacılığa yakın ve bir eylem adamı olduğunu söylemek gerekir[19]. Hüseyin Hilmi sosyalizmi, proletaryanın burjuvaziye üstün olduğu üretim tarzı olarak tanımlar.[20] Proletaryayı ise “İş buldukça yaşayan, sermaye tezyit ettikçe iş bulan amele sınıfına denir”. [21]

Emekçilerin yoksulluğu hususunda; “Burjuvazi tahayyül etmek bile mümkün olmayan bir süratle ilerlediğini, amele sınıfının hayat seyrinin gitgide fenalaştığını, arazi ve sanayinin umumi bir temerküzle yed-i kallin tahtı-ı tasarrufunda kalmakta olduğunu ve buna karşı amele sınıfının seneden seneye milyonlarca artmasını gören birçok kişi, pek ziyade şayan-ı teessüf olan bu halin önünü almak için cidden düşünmeye başladı.” .[22]

Hüseyin Hilmi toplumsal eşitsizliklerin ve sınıf çatışmalarının tüm tarih boyunca süre geldiğini savunur ve buna bir çözüm olarak sosyalizmi savunur; “Sosyalizm iki üç şahsın şahsi menfaatini sağlamak maksadıyla tesis ettirilmiş olmayıp, insanların cemiyet halinde yaşadıkları zamandan itibaren bugüne kadar mütegalliben amele sınıfı üzerinde icra olunan istibdadı mahvetmek emeliyle kendi kendine neşv-ü nema bulmuş bir fikr-i rehakardır.” .[23]

Hüseyin Hilmi’nin ihmal ettiği tek bir husus vardır, o da milliyetçilik akımının gözde olduğu günlerde, bir imparatorluk bünyesinde, enternasyonalizmi savunmaktadır. Bu durum onun çok başarılı ve etkili olamamasını yeterince açıklamaktadır. Büyük tarihçiler tarafından var olduğu söylenen bir ikinci problem ise Osmanlı Devletinin yeterince sanayileşememiş devlet olduğu bu sebepten dişe dokunur bir işçi sınıfının ortaya çıkamayacağıdır[24]. Buna 1910 yılından cevaben yazdığı şu satırlar manidardır; “Aristokrat tabiatlı, beylik müptelası kimselere sosyalizmden söz açıldığında, bu mesleğin Avrupa’ya özgü olduğunu, henüz bir işçi hayatı olmayan Osmanlı memleketlerinde bundan bahsetmenin zamanı gelmediği cevabı alınır. Gerçekten beyzadelerin yakın çevresinde yani yemek salonlarında, tiyatro ve balolarında, gezinti yerlerinde, kısası zevk ve sefa dolu yaşama alanlarında bir işçi faaliyeti yoktur… Kısa bir zamanda göğsümüzü kabartarak meserretle göreceğiz ki, sermayenin büyüklüğü karşısında işçiler birleşip, diğer memleketlerde olduğu gibi, burada da varlıklarını ispat edeceklerdir. Emek felsefesinin başarıları karşısında ince sesli, gelin yürüyüşlü beylerimiz donacak ve hayran kalacaklardır.”.[25] Bu cevap, ikinci problemi ortadan kaldırmaya iktifa edecektir.

Hüseyin Hilmi’nin sosyalist literatür bağlamda pek çok eksiği bulunmaktadır, şöyle ki; “ 19. asrın evasıtında Almanyalı Karl Marks (1818 – 1883) ve yine Almanyalı Friedrich Engels (1820 – 1895) hususi teşebbüsleri neticesinde yek diğerinden habersiz olarak ayrı ayrı bu hakikate vasıl oldular. Sosyalizmi ütopyadan çıkarıp ilmi bir esas üzerine oturttular. Marks ve Engels’in sosyalizm hakkındaki görüşlerine bilimsel sosyalizm adı verilir. Bir çok mesele üzerine değerlendirmeleri vardır. İşte bu görüş ve değerlendirmelerinin tamamına tarihsel materyalizm ve bu görüşe sahip olanlara Marksist yahut sosyal demokrat denir.”.[26] Anlaşıldığı üzere terimlerin anlam farklarının ayrımında olmayan Hüseyin Hilmi’nin tüm sol hareketleri sosyalizm dâhilinde düşündüğünü söylemek yanlış olmaz. Yine de Mete Tunçay onun hakkında olumsuz eleştirilere karşı çıkar ve onun ciddi bir adam olduğunu iddia eder.[27]

Hüseyin Hilmi’nin sol literatürüne dair biraz daha bakacak olursak; “Platon, ‘her şey umumi olmalıdır, hatta eller, hatta gözler’ gibi pek aşırıya kaçan bazı tavsiyeleriyle sosyalistliğin ilk esaslarını vaz etmiştir.” ve yine aynı sayıda J.Jacques Roussseau için “bugünkü ve yarınki hükümet şekli olan demokrasi ve sosyalizmin en büyük müdafisi en büyük mühendisi”.[28] Bu doğrultuda Fransız Devrimini sosyalist bir devrim saymaktadır veya sosyalizmin liberalizmin doğurduğu bir ideoloji olması kabulünü benimsediği ve dolayısıyla liberal demokrasi ile sosyalizm arasında bir eşitlik kurduğu çıkarımı yapılabilir[29].

Yaşadığı dönem içerisinde ( İstanbul’la kısıtlı kalsa da) işçileri grev yapmaya ve işçi bayramı kutlamaya sevk etmiştir ki bu onun düşünce boyutu yanında eylem boyutu da içeren bir şahıs olduğunu ortaya koyuyor. Ancak Hüseyin Hilmi bazı yazarlar tarafından “işgüzar” olarak nitelenmiştir[30]. Sosyalist düzenin kurulmasına dair yazdığı şu satırlar; “İki sınıf arasındaki mübareze gittikçe şiddetlenecek, emekçi sınıf birleşecek, devamlı tazyikte bulunacaktır. Burjuvazi, sayıca az, hâlbuki servet olarak kuvvetli olacaktır. Emekçiler birleşerek güçlenecek ve parlamentoyu kendi gönderdiği temsilcilerle dolduracak, hükümetin şeklini değiştirecektir.”, bir devrim düşüncesinde olmadığını ortaya koyuyor.

Bilgi eksikleri, materyalizme karşı oluşu ve sosyalizmi İslam ile uzlaştırma çabaları Hüseyin Hilmi’nin tam bir sosyalist olarak zikredilmesini güçleştiren durumlardır. Lakin işçi ücretlerinin az oluşunu gündemde tutuşu ve işçilere grevin hakk oluğunu ( yine İstanbul içinde) kabullendirmiş oluşu ve daha da önemlisi 1 Mayıs kutlamasını işçilerle yaparak (kısıtlı da olsa) sosyalist bir uyanmayı başlatmış olması itibariyle Osmanlı iktisat hayatı için önemli bir karakterdir.

Sonuç

İktisat tarihine baktığımızda, önemli iktisadî kuramların buhranlardan sonra ortaya çıktığını görüyoruz. Osmanlı Devleti içinde yakınçağ buhranlı geçmiştir.[31] Devleti içinde bulunduğu zor durumdan kurtarabilmek adına üretken olmuşlardır. Ancak bu üretkenlik ve vahamet düşünürleri eklektizme ve pragmatizme itmiştir. Bunun yanı sıra mumâileyh müelliflerin iktisat hususunda kuramsal yönden yetersiz olsalar dahi Osmanlı iktisadının evrimi ki bu evrim Türkiye Cumhuriyetinde de devam etmiştir, üzerindeki etkileri inkar edilemez.

Namık Kemâl ve Hüseyin Hilmi, dönemlerinde özgün düşünceler ve telif eserler meydana getirmiş iktisat düşünürleridir. Namık Kemâl ve Hüseyin Hilmi, farklı iktisadî düşünce temellerinden yola çıkarak, bu düşünceleri içinde bulundukları topluma ve iktisadî şartlara göre değiştirerek uygulanmasını ön görmüşlerdir. Şöyle ki, her ikisi de kabul ettikleri iktisadî görüşleri İslamî kurallardan ayrı düşünmemişler ve yeri geldiğinde görüşlerinin temel öğretisine karşı olmasına rağmen buna devam etmişlerdir.

Yazılarından yola çıkarak Namık Kemâl’in devleti kurtarma amacını önde tuttuğunu ve bu sebepten halka/aydınlara iktisadî düşüncesini kabul ettirmek gibi bir amacı olmadığını görüyoruz. Bunun bir sebebi de liberal kapitalizmin aydın zümresinde destekçisinin çok olması ve devletin liberalizm politikası izlemesi olarak görülebilir. Hüseyin Hilmi ise Osmanlı için yeni olan sosyalizmi anlatmak derdindedir. Sosyalizmi, tüm sol hareketlerle eş tutan, entelektüel eksikleri olan bir yazara göre son derece aktif ve başarılı bir hareket adamıdır. H. Hilmi sosyalizmin tasarladığı işçi devrimini ve bunun akabinde gelecek olan müreffeh devleti Osmanlı Devleti olarak düşünmüş olmalıdır.

19. yüzyıl Osmanlı iktisat düşünürleri sadece Namık Kemâl ve Hüseyin Hilmi ile sınırlı değildir. Ancak kısa süre içerisinde yazılmış, araştırma eksikleri olan makalede tüm iktisat düşünürleri işlenememiştir. Bu sebepten kısaca 19. yüzyılın diğer iktisadî düşünürlerine bir göz atmak istiyoruz.

Sakızlı Ohannes (1836-1912): Liberal kapitalizmi savunmaktadır. Sermaye tanımı fayda ve değer niteliklerini sağlayan tasarruf ve müdahale edilebilir her şey olarak tanımlar.[32]Mehmet Cavid (1875-1926): Liberal kapitalizmi savunur, klasik iktisat anlayışını kabul eder. Osmanlı’da liberalizmin doruğu olarak nitelenilir, Maliye Nazırlığı da yapmıştır.[33]  Ahmet Mithat (1844-1912): Gelişmiş ülkeler için liberalizmin benimsenebileceğini ancak az gelişmiş ülkeler için bunun sakıncalı sonuçlar doğuracağını düşünmektedir.[34] Ziya Gökalp (1875-1924): İktisadî meselelere yaklaşımında yurtseverliğin ölçüsü olarak liberal kapitalizmi savunup savunmamayı görmekte, korporatizme olan bağlılığının doğal sonucu olarak liberal kapitalizm savunucularının yurtseverliğinden şüphe etmektedir.[35]  Tekin Alp (1883-1961):  Devletin bireylerin iktisadî alandaki serbest girişimlerine engel olmaması gerektiğini düşünmekte, devletin yapıcı bir öncüden başka bir role sahip olmaması gerektiğini savunmaktadır.[36]

Tüm bu yazarlar üzerine sayfalarca yazılacak kaynaklar mevcuttur. Ancak bunları inceleyip ortaya telif eser koyan iktisat tarihçileri sınırlı sayıdadır. Çünkü böyle bir eseri husule getirebilmek için hem iktisat bilgisinin hem de tarih bilgisinin muazzam olması gerekmektedir. Gelecekte bu konular üzerine çalışan iktisat tarihçilerinin artması, kültür tarihi açısından da önem arz etmektedir.


[1] Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması, A. Güner Sayar, Ötüken, 2009

[2] Osmanlı Medeniyeti Siyaset, İktisat, Sanat, Hazırlayan: Coşkun Çakır, Klasik, 2005

[3] İbret, 1872, sayı:3 & Hürriyet, 1968, sayı:7

[4] Osmanlı İktisat Düşüncesinin Evrimi, Diren Çakmak, Libra, 2012

[5] Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması, A. Güner Sayar, Ötüken, 2009

[6] Tasvir-i Efkar, 1866, sayı:445

[7] İbret, 1972, sayı:61

[8] Fizyokratlar, John Locke ve Grotius gibi düşünürlerin de tesiriyle, tabiatın âhengiyle insanların nizâmı arasında uyumsuzluklar bulunduğu, bunun giderilerek tabiî hukuk kurallarının geçerlilik kazanması gerektiğini savunmuşlardır. Onlara göre kâbiliyetler ve vâsıtalar insanların kendisine ve başkasına zarar vermeden, akıl ve vicdanlarına göre serbest olarak kullanılırsa tabiî nizama yaklaşılabilir. İktisâdî hayâta da buna göre yön verilir. İktisâdî nizam kendi kendine bırakılırsa tabiî nizâma ulaşılabilir. Çünkü onun kendine mahsus kâideleri vardır. Bunlara müdâhale etmemek gerekir. Bu görüşler, fizyokratların “Laissez faire, laissez passer!” (Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!) sloganını ortaya atmaları sonucunu doğurmuştur. Devlet müdâhalelerinin asgariye indirildiği bir iktisâdî hayatta, tabiî hukuk kâidelerinin geçerlilik kazanabileceğini söylemişlerdir. Fizyokratlar, Adam Smith liberalizminin de özünü meydana getiren bu sloganla, tabiî nizâma ulaşmak için ekonomide serbest ticâret ve mülkiyet hakkının korunmasına büyük önem vermişlerdir. Ancak bu slogan daha sonra anarşizme, aşırı liberalizme ve sosyalizm gibi reaksiyoner fikir akımlarına da yol açmıştır. Fizyokratlara göre servet ve zenginliklerin kaynağı topraktır, tabiattır. Onların bu düşüncesi büyük ölçüde Fransa’nın 18. yüzyılda içinde bulunduğu şartlardan kaynaklanmıştır. Fransa’da o yıllarda tarımın çok geri oluşu ve bu geri kalmışlıktan kurtulunması gayretleri onlarda bu düşüncenin teşekkül etmesinde büyük bir rol oynamıştır. Ayrıntılı bilgi için Bkz: Rehber Ansiklopedisi, “FİZYOKRATLAR VE FİZYOKRATİZM” maddesi, Genel Yayın Yönetmeni: İlhan Apak.  Öte yandan A. Güner Sayar, Namık Kemâl’in her hangi bir iktisadî doktrinle duyarlı bir bağlantısının olmadığını söylemektedir. Bkz: Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması, A. Güner Sayar, Ötüken, 2009

[9] İbret, 1972, sayı:60

[10] İbret, 1872, sayı:87

[11] Tasvir-i Efkar, 1866, sayı: 406 – 414

[12] İbret, 1872, sayı: 90 – 93

[13] Namık Kemâl ile Mithat Paşa’nın görüşlerinin yer yer ortaklık gösterdiği barizdir. Bkz: Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması, A. Güner Sayar, Ötüken, 2009

[14] Osmanlı İktisat Düşüncesinin Evrimi, Diren Çakmak, Libra, 2012

[15] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, yay. haz. Ahmet Kuyaş, YKY, 2007

[16] Osmanlı İktisat Düşüncesinin Evrimi, Diren Çakmak, Libra, 2012

[17] A.G.E.

[18] Detaylı bilgi için, Bkz: Karl Marx, Kapital, Cilt I, çev. A. Bilgi, Sol, 2009

[19] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler İkinci Meşrutiyet Dönemi, Cilt I, İletişim, 1998

[20] İştirak, 1910, sayı:1

[21] İştirak, 1910, sayı:3

[22] İştirak, 1910, sayı:3

[23] İştirak, 1910, sayı:1

[24] Feroz Ahmad, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik 1876 – 1923, der. M. Tunçay & E. J. Zürcher, İletişim, 1995.

[25] İştirak, 1910, sayı:1

[26] İştirak, 1910, sayı:1

[27] Türkiye’de Sol Akımlar 1908 – 1925 Cilt: 1, Mete Tunçay, İletişim, 2009

[28] İştirak, 1910, sayı:1

[29] Osmanlı İktisat Düşüncesinin Evrimi, Diren Çakmak, Libra, 2012

[30] Türkiye’de Sol Hareketler (1787 – 1869), Aclan Sayılgan, Doğu Kütüphanesi, 2009

[31] Osmanlı İktisat Düşüncesinin Evrimi, Diren Çakmak, Libra, 2012

[32] İlm-i Servet

[33] Türkiye’de Liberalizm (1860-1990), Tevfik Çavdar, İmge, 2001

[34] Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması, A. Güner Sayar, Ötüken, 2009

[35] Osmanlı İktisat Düşüncesinin Evrimi, Diren Çakmak, Libra, 2012. Ayrıca, Korporatizm: Korporatizm, hepsi de tüketici olan bütün üreticiler tarafından, bütün tüketiciler için düzenli üretimdir. Bir taraftan işleticilerle işletilenler, diğer taraftan da üretim ile tüketim arasındaki ilişkileri değiştirme ve geliştirmeye yönelik bir ekonomipolitik sistemdir.

[36] Osmanlı İktisat Düşüncesinin Evrimi, Diren Çakmak, Libra, 2012

Süleyman Turgut