İran'daki Nasturiler

19. Yüzyılda Misyonerlerin “Kayıp Hristiyanlar” Propagandası Üzerine

Osmanlı İmparatorluğunun Avrupalı emperyal güçlerin baskılarına en yoğun şekilde maruz kaldığı 19 yüzyılda “düvel-i muazzama” dünyanın dört bir yanında yaptıkları sömürgecilik faaliyetlerine meşruiyet kazandırma adına bazı düşünce ve fikir sistemleri geliştirmiştir. Spencer’in Darvinizm’i sosyolojiyle birleştirerek oraya attığı Sosyal Darvinizm, maymunla ortak bir atadan evrilen insan neslindeki “türlerin” arasında da zihni, bedeni ve içtimai kendiliğinden menkul farklılıkların olduğunu belirtmiştir. Emperyal siyasayı meşrulaştırmak isteyen kuramcılar beyaz ırkın diğerlerinden daha gelişmiş ve ileri olduğunu ileri sürüp, Asya, Afrika ve Amerika’daki emperyalist faaliyetleri bu coğrafyalarda yaşayan diğer insanların ilerlemesi için yaptıkları müdahaleler olduğunu ve bunu “beyaz adamın yükü” olarak göstermişlerdir. Marks emperyalizmi, kapitalizminden sonraki sosyal düzeni oluşturan bir merhale olarak görmüş ve bunun ekonomik ve sosyal açıdan doğal olduğu postülatından yola çıkarak Komünist ideolojinin en temel paradigmasını oluşturmuş, mülkiyetin ortadan kalkacağı ve komünist insanın ortaya çıkacağı evreye kadar yaşanılması gereken tarih üstü bir sistem ortaya atmıştır.

Erken sömürge döneminden beri Cizvit, Fransisken, Protestan ve Kalvinist rahipler Amerika, Afrika ve Uzakdoğu’da merkantilist politikanın temel şartı olan ticaret kolonileri oluşturma vazifesini ifa etme amacıyla bu kıtalarda Hıristiyanlığı yaydılar ve mezkûr memleketlerdeki insani ve tabii kaynakları doğrudan doğruya sömürdüler[1].

Konumuz açısından incelemesi gereken temel olgu olan misyonerlik faaliyetleri de emperyal gücün nüfuz kurmak istediği bölgede uyguladığı en eski meşruiyet kazanma araçlarından biri ola gelmiştir. 19. Yüzyıla gelindiğinde sanayi inkılâbının getirdiği seri üretim olgusu atölyelerin kapatılmasına sebep olmuş, bunlar yerlerini büyük üretimler gerçekleştiren ve sürekli kendine pazar ve hammadde arayan fabrikalara bırakmışlardır. Merkantilist tutumla başlayan dinin bir devlete belirli bir bölgede nüfuz sağlama maksadıyla tebliği olan misyonerlik, 19 yüzyılda Osmanlı topraklarında ilk etapta Anadolu’daki Ermenilere ve Rumlara yönelik gerçekleştirildi. Buna göre I. Dünya savaşı sırasında Osmanlı Topraklarında bulunan Katolik misyonerin kurduğu 37 Cizvit, 16 Fransisken ve 13 Capuchin olmak üzere 66 okul vardır[2]. Bunun yanında 19. Yüzyılın başlarından itibaren Ortadoğuda nüfuz kurmanın gerekliliklerini kavrayan İngiliz ve Amerikan menşeili misyonerlerin yüzyılın başından itibaren açtıkları Protestan misyoner okullarının sayısı I. Dünya savaşı sırasında 426 idi[3]. Katolik ve Protestan okul sayıları arasındaki bu uçurum bize Osmanlı coğrafyasındaki hakim olan İngiliz ve Amerikan hegemonyası hakkında bizlere fikir vermektedir.

Osmanlı’ imparatorluğunun klasik döneminde Rafızi olarak kayıtlarda geçen ve “dairenin dışına çıkan” Kızılbaşlar da İngiliz ve Amerikan misyonerlerinin dikkatini çekmiştir. Alevilik ve Bektaşilikte inanç açısından büyük bir ehemmiyete haiz olan bir azizler kültünün bulunması, ayinlerin müzik eşliğinde yapılması batılı araştırmacılar ve misyonerlerin bu inanca dair olduğundan farklı fikirlerin doğmasına neden olmuştur. Bu durum Alevilik ve Bektaşiliğin tabiatında bulunan senkretik -bağdaştırmacı uygulamadan kaynaklanmaktadır. Erken dönemde Osmanlı devlet teşkilatında önemli bir etkiye haiz olan Bektaşi tarikatı, istimalet siyasası gereği yeni fethedilen bölgelerde kurulan Bektaşi tekkeleri buralardaki mahalli kültleri kendi bünyesine katıp bunları İslami yorumla birleştirmiştir. Bulgaristan’ın Deli Orman bölgesi ağırlıklı olmak üzere Anadolu’nun bazı yerlerinde Sarı Saltuk süreği içinde Hıristiyanlığa ait pek çok motif bulundurmakta olup, bunu mahalli motifleri Bektaşi azizleri panteonuna ve menkıbelerine katmışlardır[4]

Kızılbaş köylerin obaların bulunduğu bölgelere yaptıkları gezileri bir nevi alan araştırması rapor halinde merkezlerine gönderen misyoner mektupları, cemiyetlerinin resmi mecmualarında tefrika edilmiş, İngiliz ve Amerikan kamuoyunu bölgedeki kayıp dindaşlarına karşı daha duyarlı olmaya çağırmışlardır. Harput’taki Amerikan Misyonunda faaliyet gösteren Mr. Barnum’un, Dersim’de bulunan Ali Gako ve Aşiretine dair 22 Temmuz 1863 tarihli mektubu American Board of Commissioners for Foreign Missions’un resmi yayın organı olan The Missionary Hearld adlı aylık mecmuada yayınlanmıştır.[5] Bu mektubunda bölgedeki Kızılbaşların İsa’ya inandıklarından ve onu Tanrının oğlu olarak gördüklerinden bahsetmektedir. İngiliz misyoner örgütünün 1866 yılında yayımladığı The Church Missionar Gleaner adlı eserde, “Kızılbaş Kürtler” başlıklı bir makaleye yer verilmiştir[6]. Burada Amerikan misyoner mektuplarına dayanarak “Protestan” yani Sünni olmayan Kızılbaşların tipolojisi ve itikatlarına dair bilgi verilmiştir. Buna göre buradaki insanlar ismen Müslüman olup, tüm dini vecibelerini şeyhleri etrafında gerçekleştirdiklerinden bahsederek, Kuran ve diğer İslami kaynakları benimsemede zorluklar yaşadıklarından ve bu bölgedeki faaliyetlerinin başarısızlıklarını Sünni baskısı nedeniyle insanların incili kabul etmeye korkmalarına bağlayarak, Protestan okurlardan bu kayıp Hıristiyanlarla özdeşlik kurmaları istenmektedir.

Buna karşılık F.W. Hasluk Aleviliğe ilişkin yapılan çalışmalarda öncü rol oynamış bir isim olduğu vecihle kayıp Hıristiyanlar iddiasının tartışılmasında başvurulması gereken çalışmaların müellifi olmuştur. Frederich William Hasluck 1906’ya kadarki kariyerini arkeolog olarak Atina’daki İngiliz okulunda sürdürdü. Bu seneden itibaren Anadolu ve Balkanlar’da Müslüman ve Hıristiyan topluluklar arasındaki etkileşimleri inceleyerek bunlar hakkında monografiler yayımladı. Savaş zamanında İngiliz Gizli Servisi için istihbarat topladı ve 1920 yılında İsviçre’de öldü. Hasluck Christianity and Islam under the Sultans adlı çalışmasında İslamiyet ve Hıristiyanlık arasındaki etkileşimi üç kategoride anlatmaktadır; a) Merkezi bir kilisenin camiye dönüştürülerek gerçekleşen tahavvül, b) Şehir dışı ve yahut kırsal bir alandaki bir manastırın tekkeye dönüştürülmesiyle gerçekleşen tahavvül, c) Tabiatta bulunan mukaddes addedilen cisimler vasıtasıyla gerçekleşen tahavvül. Çalışmasını bu üç kategoride incelemeye vakfettikten sonra tahavvül edilen mukaddesatın fatihlerin sadece maddi olarak tevarüs ettiklerini mi yoksa bunların manen fatihlerin zihin dünyasında var olduklarını araştırmaya yönelmiştir[7]. Birinci bölüm için bazı örnekler veren müellif İslami gelenekte sık rastlanan fethedilen şehrin en büyük kilisesini camiye çevirme olaylarıyla burada kilise binasına dair atfedilen bazı batıl itikadın aynı şekilde camiye çevrilmesinden sonra da sürdürüldüğünü belirtir. Müellif, şehirlerdeki değişimin genel hatlarıyla Müslümanların zihin dünyalarında belirli bir imgelem yaratmadığı görüşündedir. İkinci başlıkta ele aldığı manastırların tekkeye dönüştürülmesi olgusunu Anadolu ve Balkan coğrafyasından aldığı örneklerle güçlendirirken bu dönüşümlerin Dervişler tarafından gerçekleştirildiğini, ve dervişlerin kendilerine popülarite sağlamak maksadıyla bu bölgede var olan Hıristiyan aziz kültlerini sahiplendiklerini belirtir. Bunun temel amacı ise belirtildiği üzere dervişlerin tuttukları şifahi İslam yönteminin fethedilen bölgelerdeki kırsal kesim halkı arasında kendi mahalli kültlerini de yaşatmaya müsait olmasıdır. Bundan sonra yazar Müslüman halkın salgın hastalıklar ve kuraklık gibi kalınan edilgen durumlarda pratik yarar gözeterek Hıristiyan azizlerine ve mukaddesatına başvurduklarını belirtmektedir. Aynı zamanda Hıristiyan halkın da pratik amaçlarla İslami mukaddesata yöneldiklerini de belirtmektedir.

Sonuç itibariyle Müslüman ve Hıristiyan halk arasındaki mukaddesat tahavvülünün vuku bulduğundan hareketle Kayıp Hıristiyanlar iddiası genel olarak 19. Yüzyıl’da emperyal siyasada misyonerlik faaliyetlerini meşrulaştırma aracı olarak gören devletlerin kullandıkları bir iddia olmuş, ve çok şaşırtıcı bir şekilde bu iddiaların ispatına yönelik çalışmalardan sonra Alevi- Bektaşi çalışmaları Türk tarih yazımının konusu haline gelmiştir.

Kaynakça

  1. Etherington, Norman, Missions and Empire, Oxford University Press, London , 2005
  2. Hasluck, F.W. Christianity and Islam Under the Sultans, Oxford At The Clarendon Press,1929
  3. Ocak, Ahmet Yaşar, XIII.-XV Yüzyıllarda Anadolu’da Türk- Hıristiyan Dini Etkileşimler Ve Aya Yorgi ( Saint Georges) Kültü, Belleten C. LV, 43
  4. Sezer, Ayten Osmanlı Döneminde Misyonerlik Faaliyetleri, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Tamamlanmış Doktora Tezi Arşivi
  5. Tozlu, Selahattin, Beşe, Ahmet İngiliz Kayıtlarında Aleviler ve Bektaşiler, Türk Kültürü Ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi / 2011 / 59
  6. Trask , Rodger The Relations of the United States and Turkey, Minesota University Press, 1959

[1] Etherington, Missions and Empire, s: 3

[2] Ayten SEZER, Osmanlı Döneminde Misyonerlik Faaliyetleri, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Tamamlanmış Doktora Tezi Arşivi s: 7.

[3]Trask, The Relations of the United States and Turkey s: 9

[4] Ocak, XIII.-XV Yüzyıllarda Anadolu’da Türk- Hıristiyan Dini Etkileşimler Ve Aya Yorgi ( Saint Georges) Kültü, Belleten C. LV, 43 s: 670-672

[5] Tozlu, İngiliz Kayıtlarında Aleviler ve Bektaşiler, sf: 196

[6] Tozlu, a.g.m s: 202

[7] Hasluck, Christianity and Islam Under the Sultans, Introduction

Okan Demir