Adnan Menderes ve Celal Bayar

27 Mayıs ve Demokrasi

Adnan menderes önderliğinde Demokrat Parti’nin iktidara gelişi çok partili hayata geçişin somut örneğini Türk Siyaset sahnesinde yaşatırken, askıya alınan ve oturmamış bir demokrasiye rağmen başarılı sayılabilecek 1924 Anayasası’nın da bir şekilde yeniden uygulandığı dönem olarak görülüyordu. 1946’da DP’nin iktidara gelişinin ardından basının ve dinî cemaatlerin yaygınlaştırılması, din eğitimine serbesiyet verilmesi, ezanın tekrar Arapça olarak okutulmaya başlanması demokrasinin çok partili hayata geçişle birlikte oturmaya başladığı sinyallerini veriyordu. Ne var ki uzun yıllar tek parti olarak ülkeyi yöneten ve kendini milli parti olarak tanımlayan CHP’nin, millet iradesini arkasına aldığını savunan DP karşısında tutumu ve itirazı hep dini noktalardan gelecek, Adnan Menderes ve kabinesinin dini siyasete alet ederek laik düzeni zedelediği eleştirisini sıklıkla gündeme getirerek muhalif çizgisini sertleştirecekti. Zira bu eleştiriler muhalif ve iktidarı arasındaki söylemleri ve tavırları sertleştirdi.

DP’yi başarılı kılan ve halktan destek almasını sağlayan yön, yıllardır değişimi veya sosyal düzeni kontrol altında tutan CHP siyasetine tepki göstermenin bir yolu olmakla birlikte, Demokrat Parti’nin özellikle kırsal kesim ve köylerin kalkınmasıyla ilgili yapmış olduğu çalışmalardı. Bu yalnızca CHP kanadını değil memur-bürokrat zümresini de rahatsız ediyordu. Diğer yandan tek parti döneminde CHP ile ilişkilerini dostane bir şekilde yürüten Orduya karşı da Adnan Menderes güven duymuyordu.

Ancak muhalif sesler iktidarı rahatsız etmiş olacaktı ki 1953 yılından itibaren basına sansür uygulanmaya ve özgürlükle kısıtlanmaya başlandı kısa sürede büyük bir ivme kazandırılması amaçlanan ekonomi ve bayındırlık işleri de başta başarılı bir şekilde yürürken 1950’li yıllarda bozulmaya başladı. Bu durum 1957 seçimlerinde Demokrat Parti’nin oyunun azalmasına sebep olmuştu. Ayrıca iktidar 6haziran 1950’de Silahlı Kuvvetlerin Üst Komuta kademesini görevden aldı. Ayrıca 1955’lerden itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri içinde gizli bazı örgütlenmeler olduğu biliniyor, iktidar aynı oranda muhalefete karşı da güvensizlik besliyordu. Bu güvensizlik 1960’da Adnan Menderes’in mecliste bir soruşturma komisyonu kurmasına neden oldu ve bu komisyonun varlığı gerilimi tırmandırdı. Muhalefet gençlik örgütlerini kullanarak iktidarı eleştirme yolunu seçmişti. Bu öğrenci yürüyüşlerinden olan 21 mayıs 1960 yürüyüşünde bir gencin öldürülmesi Türk siyasi tarihine yen bir sayfa açacak olaylar zincirini başlatmış oldu.

27 Mayıs 1960 sabahı Alparslan Türkeş’in sesinden “NATO’ya bağlıyız ve inanıyoruz, CENTO’ya bağlıyız ve inanıyoruz” bildirisi okunuyordu. Askeri cunta yönetime el koymuş, 37 düşük rütbeli subay ve Emekli Orgeneral, Cemal Gürsel’in oluşturduğu Millî Birlik Komitesi ülke yönetimini üstlenmişti. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve tüm DP milletvekilleri ve bakanları tutuklanmıştı. Başbakan, Dış İşleri Bakanı ve Maliye bakanı Yassı Ada’da yargılanarak idam edildi. Darbeden bir yıl sonra seçimlerle yeni meclis kurulup, koalisyon hükümeti oluşturulsa da Türk Siyasi tarihinin bu ilk darbesi demokrasi tarihine gölge düşürdü.

Demokrasi sınavı veren bir ülkede darbeleri savunmak ne kadar yersizse, darbeye kurban gitmiş bir iktidarı tüm yönleriyle suçsuz olarak ele almakta yanlıştır ancak bazı utançları örtmeye maalesef yetmez. Adnan Menderes, köy toplumunu makinelerle tanıştırıp, şehirlere olan göçlerin önünü açarken oluşan gecekondular da bir manada muhafazakar partilerin destekçisi haline geliyorlardı. Bürokrasi ve memur yönetime küsmüş, halkın çoğunluğu memnun edilse de tamamı memnun edilememişti. Şüphesiz Bunun mümkün olup olmadığı tartışmalı bir konudur ancak Adnan Menderes’in savaştan sonra devraldığı ülkede başlattığı dönüşümün hızı siyasetin değil ekonominin de başını döndürmüştü. Bazı çevreler Menderes’in Amerikan kredisi alamadığı için Rusya’ya yanaştığı bu sebeple cezalandırıldığını savunuyordu. Hiçbir şey ithal edemeyen memlekette savaşın getirdiği döviz birikimi de patlamış 1960’lara giden yolda tıkanıklık baş göstermişti. Ancak tüm bu olumsuzluklar yalnızca DP döneminde mi yaşanmıştı ya da demokratik ülkelerde cezaların sandık dışında başka aletlerce verilmesi ne zamandır meşru görülüyordu? İşte bu sorular tartışılmayı gerektiriyordu.

Türkiye, savaşın tüm ülkelere ağır günler yaşattığı bir dönemde, henüz oturmamış rejimi ve devlet kurumlarıyla ayakta kalmaya çalışıyordu. DP’nin büyük bir çoğunlukla iktidara gelişi halkın artık gerçek bir demokrasi istediğinin sinyallerini veriyordu ki tabandan gelen bu tepki esasen halkın bire bir siyasete katıldığını ve söz almak istediğini gösteriyordu. Bu misaller demokraside görülmesi amaçlanan ve istenen manzaralarken, yaşanan darbe belli bir amaç doğrultusunda kanalize olmuş ve hayatı hakkında söz sahibi olmak isteyen halkın umutlarını kırmıştı. İhtilalin başka bir açıdan insanî boyutu da bulunuyor. İdam cezası siyaseten işlendiği yalnızca iddia edilen suç bir yana hiçbir suç için bugün meşru bir cezalandırılma yöntemi olarak görülmüyor ve insan haklarına açık ihlal olduğu savunuluyor. Tüm sancılarına rağmen 24 Anayasası gibi bir Anayasanın oluşturulması, olgunlaşmamış bir demokrasi tecrübesine rağmen sağlıklı bir seçimin sağlanarak halkın iradesiyle oluşmuş bir meclisle, çok partili hayata geçilmesi, Türk siyasi tarihine tüm çabaların ilk meyvelerini veriyor gibi görünürken, 60 darbesiyle başlayan antidemokratik uygulamalar silsilesi tarihe kara bir leke sürüyordu. Bugün hala ne Türkiye’de ne dünyanın başka bir ülkesinde aynı şekilde yaşamak, aynı düşünmek, aynı şeylere evet ya da hayır diyen bir toplumu oluşturmak ne mümkün ne de gerçekleşmesi olası bir düştür. Bu doğanın tabiatına aykırı olduğu kadar, sosyolojinin tabiatına da aykırı bir durumdur. Her şeyin aynı ve tek düze olduğu toplumlarda ya da evren düzeninde terakki durur çünkü birbirini anlamaya çalışan zıtlar yok, tez-antitez ve sentez oluşmuyor demektir.  Demokrasi tüm sorunları çözen ve herkese mutluluğu vaat eden bir sistem değildir. Lakin dünya tarihinde gelmiş geçmiş yönetim sistemleri içinde en adil olanı olarak kabul görmüştür. Bu şartlar dâhilinde darbe yapmak bir yana bu işleyişe zarar verecek herhangi bir çaba içinde bulunmak ya da örgütlenmek de aynı ölçüde suç sayılmalıdır. Bu oluşumlar illegal olan her türlü çabanın önünü açarken, toplumun asayişini bozarak güvensizliğe, bölünmüşlüğe ve nihayetinde anarşiye yol açar. Zira hep bir kesimin hukuksuzca sözünün geçtiği bir toplumda kanunlar dairesinde siyasi ya da bireysel çabalar vermenin anlamı kalmamış demektir. Toplumun değerleri, kültürü ve ananeleri çerçevesinde oluşmuş ulusal hukuku dairesinde yaşamı ve fikir beyanı hür bireyler değer kazanacağı gibi ancak kendilerinin iradelerine verilen destek ve duyulan saygı toplumda terakkiyi sağlar.

Betül Bülbül