Matthew of Paris - Battle of Hattin (Chronica Majora)

Batı Literatüründe Selahaddin Eyyubi

Haçlı Seferleri Ortaçağ Avrupa’sına ve İslam dünyasına damgasını vuran dönüm noktalarından biridir. İki asra yakın bit tarihsel süreç içerisinde birbirine yabancı iki medeniyet birbirini yakından tanıma fırsatı bulmuş ve öteki hakkında bir algıya sahip olmuştur. Bu algı biçimi günümüz için de önemini devam ettirmektedir. Haçlı Seferleri içerisinde bu iki medeniyet için de en büyük tesire ve ehemmiyete haiz olan olay hiç şüphesiz ki Selahaddin’in 1187 Hittin Savaşı’nda Haçlı ordusunu yenilgiye uğratması ve Kudüs’ü Latin krallığından geri almasıdır. Selahaddin’in bu süreç içerisinde düşmanlarıyla olan ilişkileri başından itibaren Batı’da bir Selahaddin efsanesinin oluşmasına neden olmuştur. Bu anlamda Selahaddin Batı’nın tasavvurunda tarihsel bir gerçekliğin konusu olmaktan ziyade tarihsel bir ilginin odağı haline gelmiştir. Batı algısındaki Selahaddin imajı uzun tarihsel süreç içerisinde büyük bir değişime ve dönüşüme uğramış hatta öyle ki Selahaddin Batılı yazarlar için kendi toplumlarına onun zatında verilecek mesajların aracısı olmuştur.

Batılı yazarlar nezdinde Selahaddin meselesi paradoksal bir durum arz etmektedir, zira Hıristiyan aleminin en azılı düşmanı olan, bir anda iktidara yükselip kendi zamanına kadar parçalanmış vaziyette bulunan İslam alemini bir araya getiren ve bu güçle Hittin Savaşı’nda Latin Krallığı’nı yenilgiye uğratıp aynı yılın Ekim ayı içerisinde bir asra yakındır Kudüs’ü elinde bulunduran Hıristiyanlardan geri alan Selahaddin her türlü kötülemeyi(demonization) hak ederken -bir çok Ortaçağ kroniklerde yer aldığı gibi- sürpriz bir şekilde, fethin akabinde teslim aldığı düşmanlarına karşı gösterdiği müşfik ve centilmen hareketlerinin bir sonucu olarak kendisine karşı bir hayranlık uyandırmıştır.[1] 1099 yılında Tankred Kudüs’e girdikten sonra yalnızca Fatımi valisi İftihar’üd Devle ve adamlarının şehri terk etmesine izin vermiş ve akabinde 50.000 ila 70.000 arasında Müslüman ve Yahudiyi hunharca katlettirmişti. O kadar ki Raimond St. Gilles Kudüs şehrinde dizlerine ulaşan kanlar içerisinde yürüdüğünü kaydetmekteydi[2].  İşte yaşanan bu olaylar tam olarak hafızalarda iken Selahaddin’in teslim aldığı düşmanlarına karşı insanca davranması korkunun yerini büyük bir hayranlığa bırakmasında yeterli sebep olmuştu.

Bu makalemizde mezkûr hayranlığın nasıl efsaneleştiğini ve peyderpey Batı edebiyatında ve kroniklerinde Selahaddin imajının nasıl oluştuğunu inceleyeceğiz. Selahaddin imajının, edebi ve tarihi eserlerin yazıldıkları döneme, şartlara ve bu tarz literatürü oluşturan millete bağlı olarak nasıl bir seyir izlediğini konu edineceğiz.

I. Çobanlıktan Halifeliğe

Selahaddin, Hıttin Savaşı’nda Hıristiyanları yenilgiye uğratıp Kudüs’ü geri aldığı süreçte Batı literatüründe tahkirin ve tezyifin odağı haline gelmiştir. Bu dönemde çizilen Selahaddin portresi bizim bildiğimiz şövalye Selahaddin’den epey farklılık arz etmektedir ve bu şekilde yansıtılmasının da önemli sebepleri vardır: 1187’de Selahaddin hala hayattadır ve Batı’ya askeri tehdit olmanın yanında ideolojik bir tehdit olarak da karşı koymaktadır.[3]

Bu dönem literatüründe Selahaddin’in iktidara geliş süreci sorgulanmış ve onun sonradan görme olarak (upstart) hiç tanınmaz bir kişiyken, hatta koyun çobanıyken -ayakkabı tamircisinin oğlu olarak da geçmekte-   iktidara yükselişi öykülenmiştir. Gaston Paris’in 1893’de derlediği ‘La Legende de Saladin’ adlı eserinde yer alan efsanelerdeki Selahaddin, Nureddin’in gayr-i meşru çocuğu iken veli nimeti Nureddin’in eşine tecavüz ederek onu kendine âşık etmiş ve sultanın sarayına girmeyi başarmıştır. Saraya girdikten sonra iktidarı elde etme planları yapan Selahaddin, Sultan Nureddin’i ve onun tek varisi olan oğlunu zehirleyerek öldürmüş ve iktidarı ele geçirmiştir. Bundan sonraki aşamada Mısır halifesini de zekice ortadan kaldıran Selahaddin Mısır’da da iktidarını tesis etmiştir.[4]

Selahaddin’e karşı Batı’nın düşmanlığını yansıtan bir diğer muasır eser ise ‘Itinerarium Peregrinorum et Gesta Regis Ricardi’ dir. Burada ise Selahaddin Şam’da geçimini fahişelerden elde eden hafif meşrep biri olarak yansıtılmıştır. Burada da Selahaddin’in Mısır halifesini ve onun vezirini haince (treacherously) öldürerek Mısırda iktidarı sihirli bir şekilde elde ettiği belirtilmiştir. Yukarıdaki olaydan farklı olarak burada Nureddin’in ve oğlunun tabii bir şekilde öldüğünü ve Selahaddin’in Nureddin dul eşiyle evlenerek Mısırdan sonra Suriye’de de iktidarı eline geçirdiği kaydedilmektedir[5].

Diğer önemli bir nokta ise Selahaddin’in bu dönemde bir tiran olarak yansıtılmış ve bunun bir sonucu olarak ‘Allah’ın Hıristiyanlara bir cezası’ olarak görülmüş olmasıdır, zira Batılılar tiranların günahkârları cezalandırmak üzere tanrı tarafından musallat edildiklerine inanmaktaydılar. Ayrıca bu tabir Batı’nın barbar saldırılarına karşı kullandıkları da bir tabir olmasıyla dikkat çekmektedir.

Sonuç olarak Selahaddin bu dönem efsanelerinde güvenilmez, şehvet düşkünü (licentious), soysuz ve kötü bir karakter olarak tasvir edilmiş ve böyle birinin iktidarı ele geçirmesinin William of Tyre’ın da vurguladığı gibi şans eseri gerçekleştiği belirtilmiştir.

II. Pozitif Bir Yaklaşımın Ortaya Çıkışı

Bir önceki bölümde gördüğümüz tahkir ve tezyifin mağduru olan Selahaddin portresinden sonra tedricen yeni bir Selahaddin algısı oluşmaya başlamıştı. Bu, haçlı askerlerinin yurda dönüşten sonra şifahi anlatılarıyla gerçekleşmişti. Bu anlatılardaki hâkim tema -bir sonraki bölümde üzerinde duracağımız gibi-  Selahaddin’in düşmanına karşı göstermiş olduğu cömert tutumlar (generosity)  olmuştur.[6]

Selahaddin’in güzel meziyetleri ilk olarak Aslan Yürekli Richard ile kıyaslanmasıyla ortaya konulmuştur. Örneğin Bishop of Salisbury Richard’ı korkusuz, pervasız olarak sunarken Selahaddin’i ise teenni ve hikmet sahibi olarak tavsif etmiştir. Bu husus bazı anekdotlarla da süslenmiştir: Örneğin; Richard ile Selahaddin’in çadırda yaptıkları görüşmelerinde güç gösterisinde bulundukları ve Richard gücünü gösterir bir şekilde kılıcıyla kayayı parçaladığı, Selahaddin’in ise hikmetini gösterir bir şekilde hançeriyle, havaya attığı ipeği ikiye ayırdığı anlatılmaktadır.

Bu dönemde dikkat çekici husus Selahaddin portresinin aşağı sınıf ve sonradan görme bir kimlikten saygın, hikmet sahibi ve yetenekli(cunning) bir lider profiline terfi etmiş olmasıdır. Selahaddin’in efsanelerde yer alan özelliğini tarihsel gerçeklikler de destekler niteliktedir. Örneğin İslam Ansiklopedisi Selahaddin maddesi yazarı Sobernheim, Selahaddin’i tarif ederken şu ifadelere yer vermektedir:“O büyük bir muharip olmaktan ziyade bir siyasiydi. Kendisi tedbirli müşavirlerin tavsiyesine uyan, birlikte çalıştığı kimselerin seçiminde isabet gösteren ve bu bakımdan talihli olan bir adam idi[7].”

Bu tarz bir profil Ridley Scott yapımı “Kingdom of Heaven” adlı filminde de sunulmaktadır, zira John Abert, bu filmini kritik ederken Selahaddin’in filmde dini yönünün ön plana çıkarılmadığını, sadece erdemli bir şövalye ve iş becerir (cunning) bir komutan olarak yansıtıldığını belirtmektedir[8].

III. Cömertlik (Largesse) ve Nezaket (Courtoisie) Timsali Selahaddin

Selahaddin, Batı literatüründe farklı özelliklere sahip bir efsane olarak sunulmuş fakat bu efsanevi kişiliğinin merkezinde hep onun cömertliliği ve nezaketi ön plana çıkarılmıştır. Batı literatüründe bunun tek dikkate değer istisnası Arnold of Lübeck olmuştur. Onun Chronica Slavorum adlı eserinde Selahaddin haris ve paragöz biri olarak sunulmuş ve Selahaddin’in Kudüs’deki Kutsal Mezar Kilisesini ziyaret etmek isteyen Hıristiyanlardan para aldığı anlatılmıştır. Fakat bu istisnanın dışında Selahaddin kendine düşman temaların işlendiği eserlere bile cömertliğiyle konu olmuştur.

Örneğin bu tarz eserlerden olan Itinerarium’da Selahaddin’in fahişelerden elde ettiği gelirleri popülaritesini artırmak ve normal halkın arzusunu gidermek adına sarf ettiği belirtilir. Burada dikkat çeken husus Selahaddin’in cömertliğinin pratik bir amaca müteallik olarak gösterilmiş olmasıdır. Bu hususa dair diğer bir örnek ise the menestrel of Reims’de geçtiği üzere Selahaddin’in sahip olduğu altın ve gümüşü Hıristiyan baronları Krallarını aldatıp yanına çekmek üzerine kullandığı iddiasıdır[9].

Bu örneklerin dışındaki efsanelerde Selahaddin’in hep örnek teşkil eden cömertliğine vurgu yapılmaktadır. Bu cömertliğinden olacak ki vefatından yüzyıl sonra Dante onu ibni Sina ve İbni Rüşd gibi Araf(Limbo)’ta konumlandıracaktır[10]. Boccaccio’nun Decameron’unda Selahaddin’in cömert tutumundan dolayı hazinesinin boşaldığını ve bu yüzden Yahudi Melchisedech’ten yardım talep etmek zorunda kaldığı anlatılmaktadır. Bir diğer anekdotta ise Anglure Lordu’nun fidyesini toplamak için serbest bırakıldığını fakat bu Lordun fidyeyi temin edemediği için tekrar esir olmak üzere Selahaddin’e döndüğünde Selahaddin’in Lordu özgür kıldığı anlatılmaktadır.[11]

Gene İtalyan edebiyatında geçtiği şekliyle bir gün Selahaddin yolda maiyetiyle birlikte giderken birinin kendisine bir demet çiçek sunduğu ve adamın bu davranışına karşılık ise Selahaddin’in haznedarına bu adama 200 lira verilmesini emrettiği belirtilir. Fakat haznedar 200 yazacağı yerde kaleminin kayması üzerine yanlışlıkla 300 lira yazar. Bunu fark eden Selahaddin “Haznedarımın kalemi Selahaddin’den daha cömert olamaz!” diyerek adama 400 lira verilmesini emreder. Batı literatüründe bunun gibi Selahaddin’in cömertliğini öven birçok örnek bulmak mümkün, fakat onun cömertliğini asıl unutulmaz kılan ise onun Kudüs’ü fethettikten sonra düşmanına karşı fidye ve diğer hususlarda çok cömertçe ve nazikçe davranmış olmasıdır.

Batı literatüründe Selahaddin’in temayüz eden diğer bir hasleti ise onun nazik ve erdemli bir kişiliğe sahip olmasıdır. Birçok kurgusal ve süslemeli anlatılarla birlikte Selahaddin’in Kudüs’te esir aldığı halka karşı nazik bir şekilde muamele etmesi tarihsel bir gerçeklik arz etmektedir. Gene bu erdemin bir sonucu olarak Selahaddin Batı kroniklerinde ‘sözünün eri’ bir kişilik olarak yansıtılmıştır. Tarihi romanların üstadı olarak bilinen Walter Scott ‘Selahaddin Eyyubi ve Aslan Yürekli Rişar’ adlı romanında Selahaddin’in bu özelliğini hem Richard’ın hem de Haçlı ordusunun birçok üyesinin ağzından teyit etmektedir. Romandan birkaç alıntılıyla bu özelliğin romana nasıl yansıdığını görelim:

“Selahaddin, kim olursa olsun, kendi halinde ibadetiyle meşgul olduğu sürece canına, malına zarar gelmeyeceğini ilan etmiştir. Bu adil hükümdarın ne kadar sözüne sadık biri olduğu herkesçe malumdur.”[12]

Selahaddin hastalığa yakalanan Richard’a kendi doktorunu tedavi etmesi için gönderdiğinde Müslüman bir doktorun krala zarar verip vermeyeceği söz konusu olunca aralarında şu konuşmalar geçmektedir:

“Bu doktor dürüstlüğü, adaleti, cömertliği herkesçe bilinen Selahaddin tarafından özel olarak gönderildiği için, kötü düşüncelere kapılmaya, kuşkulanmaya gerek yoktur.(s.72)”

“Ah azizim! Eğer Selahaddin’in özü sözü doğru, namuslu, adil bir adam olmasaydı, Rişar’ın içti bu ilaç son ilaç olurdu!”(s.87)

Selahaddin ile Richard’ın akrabalarından Prenses Edit’in barışı tesis etmek için evlendirilmesi söz konusu olduğunda kimi itirazlara cevaben verilmiş aşağıdaki ifadeler de dikkati celb etmektedir:

Richard:

“Böyle bir zamanda Selahaddin Eyyubi gibi adaletli, yüce duyguların sahibi, düşmanına bile kırk senelik dostuymuş gibi yakınlık gösteren şanlı bir sultanın akrabalığını ben de cana minnet bilirim. Böyle bir teklife muhatap olduğum için iftihar ederim.”(s.232)

Richard bir itiraza cevaben:

Prenses Edit bir Müslüman veya Hıristiyan’la evlenebilir. Bundan sana ne? Gündüz korka, gece hain oldukları bence bilinen, krallara, senyörlere, şövalyelere karşı ben de Selahaddin’in asaletine, mürüvvetine, namusuna iltica etmek için Prenses Edit’i verebilirim.(s.184)

Selahaddin’in Richard ile görüşmesinin yahut onun yakınıyla evlenmek istemesinin tarihsel gerçeklere uyup uymadığı tartışmalıdır, üzerinde ittifak edilen nokta ise Selahaddin’in yukarıda belirtilen erdemlere sahip olduğudur. Fakat Batılı yazarlar bu gibi güzel özelliklere bir Müslüman’ın sahip olmayacağı inancından yola çıkarak değişik efsaneler üretmişlerdir. Bunları da sırasıyla diğer bölümlerde ele alacağız.

IV. Selahaddin’in Hıristiyan Şeceresi

İlk bölümde gördüğümüz, aşağı tabakanın soysuz bir üyesi iken çeşitli hileli yollarla iktidarı elde etmiş Selahaddin imajı onun sergilediği güzel davranışlarla uyuşmamaktaydı. Öyleyse Selahaddin’in bu güzel erdemlerini başka bir şey ile açıklamak gerekiyordu. Bu amaçla üretilen ilk efsane onun Hıristiyan bir kandan gelmiş olmasıydı. Selahaddin bu gerçeği bilmiyor olsa da böyle bir şahsiyet ancak Hıristiyan kanından gelmiş olabilirdi.

Selahaddin’in Hıristiyan kanından geldiğine dair efsanelere geçmeden şunu belirtmek isteriz ki Hıristiyan nesebe dayandırılan ilk Müslüman Selahaddin değildir. Zengi, 1144’de Urfa Kontluğuna son verdiğinde aynı şekilde Hıristiyan kanının onun damarlarında dolaştığı iddia edilmişti. Kılıç Aslan için de aynı söylem üretilmiş, onun bir Alman kanından gelmiş olabileceği iddia edilmiştir. Buradaki kanın taşıyıcıları kadınlar olmuştur, zira bu tarz erdemlerin oluşması için Hıristiyan bir kadın kanı da yeterliydi.[13] Burada dikkate değer diğer bir nokta ise Batılı yazarların kendilerini yenilgiye üreten kişilerin ancak kendi kanlarından olma zorunluluğu algısına sahip olmalarıdır.

Efsaneye göre Ponthieu ailesinden bir bayanın (Jean Ponthieu’nun kız kardeşi olduğu da söylenmekte) tam evlenecekken evleneceği kişinin başka bir kadınla onu aldatması hayatını kararmıştı, bu kötü talihine başka bir talihsiz olay da eklenmişti: Bir gün denizde yolculuk yaparken fırtınaya yakalanmış ve fırtına onu Babil’in sahillerine sürüklenmişti. Burada Selahaddin’in babası tarafından satın alınan bu bayandan Selahaddin gibi bir şahsiyet dünyaya gelmişti[14].

Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür. Fakat bu efsaneler Avrupa’dan gelen bu Hıristiyan bayanın hangi aileye mensup oluğu, bu bayanın Selahaddin’in annesi mi yoksa büyük annesi mi olduğu gibi konularda birbirlerinden ayrılmaktadır. Bu gibi farklılar Avrupa içi konularda da önemli rol oynamıştır. Bu noktada dikkat çeken husus Selahaddin’e Hıristiyan kanını taşıyan bayanın hangi aileden olduğudur. Zira bu bir ailenin diğer aileler üzerinde üstünlük ve şeref konusu haline getirilebileceği bir mesele haline dönüşmüştür. Bir diğer husus ise bir Hıristiyan kanını taşımanın Selahaddin’e aynı zamanda erdemli bir şövalye olma hakkını sağlamış olmasıydı. Bunu da bir sonraki bölümde inceleyelim.

 V. Hıristiyan Şövalye Selahaddin

Selahaddin’in Avrupalı soylu bir aileden geldiği inancı sonra 18.yüzyıla gelindiğinde popülaritesini yitirmişti. Bundan sonraki aşamada Selahaddin’in erdemli vasıfları ona verilen şövalye kimliğiyle açıklanmaya başlanmıştı.

Efsaneler Selahaddin’e şövalyeliğin kim tarafından tevdi edildiği hususunda gene birbirinden ayrılmaktadır. Örneğin İtinerarium adlı eserde Selahaddin’e şövalyelik makamını veren kişinin kendisi tarafından esir alınan Humphrey of Toron olduğu belirtilirken Orde ‘de bu kişinin Hugh of Tiberias olduğu iddia edilmektedir. Bu farklılığı House, Tiberias ailesinin Toron ailesinden üstün konuma geldikleri bir süreçte Selahaddin’e şövalyeliği verme üstünlüğünü kendi taraflarına çekmiş olabilecekleri şeklinde açıklamaktadır[15].

Burada dikkat çekici husus, Selahaddin’in soy meselesinde olduğu gibi bu şövalyelik meselesinde de Avrupalı güçler tarafından üstünlük aracı olarak kullanılmış olmasıdır. Diğer dikkat çekici husus ise efsanelerde anlatıldığı şekliyle Selahaddin’e kendi isteğiyle şövalyelik rütbesi verilmiş olmasıdır. Bu talep karşında Hugh of Tiberias gönülsüz davranmış ve Selahaddin’in Hıristiyan olmamasını gerekçe göstermiştir. Fakat esir alınmış birisi olarak daha fazla ısrara dayanamamış ve Selahaddin’e şövalyelik rütbesini vermiştir.

Burada Batılı yazarların kurnazlığı dikkat çekmektedir. Zira Batının Selahaddin’e olan hayranlığını, Selahaddin’in kendilerine ve kendi değerlerine hayran olduğu imasıyla değiştirmeyi başarmışlardır. Burada Selahaddin’e şövalyelik verilmiş olduğu belirtilse de Selahaddin’in Hıristiyanlığa yönelimi hususunda tam olarak bilgi verilmemiştir. Selahaddin’in Hıristiyanlığa yönelimini ise diğer efsanelerden yola çıkarak bir sonraki bölümde ele alacağız.

VI. Selahaddin’in Hıristiyanlığa Meyli

Hittin Savaşı’nın hemen akabinde oluşturulan kroniklerde, özellikle dini kroniklerde, Selahaddin Hıristiyanlığın azılı düşmanı olarak gösterilmiştir. İlk bölümde de gördüğümüz gibi bu savaştaki mağlubiyetten sonra Batıda Selahaddin’e düşman bir literatür oluşmuştu. Selahaddin’in bir tiran, Tanrının cezası olarak görüldüğü dönem ile onun ve askerlerinin Hıristiyan düşmanı- hatta Hıristiyan kanına susamış- barbarlar olarak yansıtıldığı dönem paralellik göstermektedir.

Selahaddin’in Hıristiyanlığın azılı düşmanı olarak gösterilmesi açısından Alman imparator Frederick I “Barbarossa”ya gönderilen mektuplar önem arz etmektedir. Kimliklerini tam olarak bilemediğimiz Hıristiyanlar tarafından gönderilen bu mektuplarda Hittin savaşındaki helak edici mağlubiyet işlenmiş ve aynı zamanda bir mucizeye şahit olunduğu belirtilmiştir. Anlatıldığına göre Selahaddin bu savaştaki zaferinden sonra Hıristiyanların büyük kutsal haçını eline geçirmiş ve onun gücünü ateşe atarak test etmek istemişti. Ateşe atılan haça ateşin bir zarar veremediğine şahit olunmuştu… Fakat bu anlatılar arasında henüz Selahaddin’in Hıristiyanlığa meyli olup olmadığına dair bilgi bulunmamaktadır[16].

Bu dönem kroniklerde Selahaddin’in nihai amacının Kutsal Mezarı(Holy Sepulchre) kendi elleriyle harap etmek olduğu ifade ediliyordu. Bu tarz söylemler Cole’da da belirtildiği gibi yeni bir Haçlı seferi düzenlenmesi için propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Ayrıca Kutsal Topraklarda yaşayan Hıristiyanlara Selahaddin tarafından sistematik bir baskı uygulandığı söylenerek Henry II’nin Hıristiyanlara yardıma gelmesi talep ediliyordu. Gene aynı amaçla Para Gregory VIII Serazenlerin Hıristiyan kanına susamış oldukları ve amaçlarının Hıristiyanların Kutsal Topraklarda sahip oldukları her şeyi yok edip bu kutsal yeri profanlaştırmak istediklerini iddia ediyordu[17].

Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi Selahaddin burada sadece Hıristiyan düşmanı olarak değil aynı zamanda kutsal yerleri tahrip etme ve kendi dininin üstünlüğünü ispat etme çabasında olan birisi olarak yansıtılmıştır. Bunun da ötesinde tarihsel gerçeklikler tamamen tahrip edilerek Selahaddin’in zor kullanarak Hıristiyanların dinsel ayinlerini yerine getirmelerine engel olduğu iddia edilmiştir[18].

Önceki konularda olduğu gibi bu Selahaddin’in Hıristiyanlığa bakışı konusunda üretilen efsaneler de değişmeye başlamıştı. Bu aşamada Selahaddin bir Hıristiyan düşmanı olmaktan ziyade artık hakikat peşinde olan, kendi sahip olduğu dinden şüphe edebilecek kadar zekâya sahip birisi olarak sunulmaya başlanmıştı. 1190-1251 yılları arasında yaşamış olan Austrian Jans Enenkel  Weltbuch adlı anekdotlarını topladığı eserde Selahaddin’in ölüm döşeğinde iken Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam arasında tereddüt gösterdiğini ve hangi dinin tanrısının en güçlü olduğuna karar veremeyince tüm malının Kudüs’te bulunan sinagog, camii ve kiliseler arasında paylaştırılmasını istediği anlatılmıştır. Biraz farklılıkla başka bir yerde Selahaddin’in malının bu camii, sinagog ve kilisenin yerine, bu üç dinin fakirleri arasında paylaştırılmasını istediği anlatılmıştır[19].

Diğer Hıristiyan yazarlar bir adım daha ileri giderek bize ‘şüpheci’ Selahaddin yerine Hıristiyanlığa açıkça ilgisi olan bir Selahaddin portresi çizmişlerdir. XIII. Yüzyıl kaynaklarından olan Estoires d’Outremer’de anlatıldığı şekliyle Selahaddin gene ölüm döşeğinde iken Yahudi, Hıristiyan ve İslam âlimlerinden bir grubu yanına çağırmış ve onlardan kendi dinlerini huzurunda tartışmalarını istemiş. Herkes doğal olarak kendi dininin en üstün olduğunu ispatlamaya çalışmış, fakat Virgin Birth konusunda Yahudi ve İslam âlimleri bu Hıristiyan doktrine karşı çıkmışlar. Tüm bu tartışmaları dinleyen Selahaddin malının bu üç din arasında paylaştırılmasını istemiş, fakat en büyük payın Hıristiyanlara ayrılmasını emretmiş…

Recits d’un menestrel de Reims’de ise bir adım daha ileri gidilmiş ve Selahaddin’in ölüm döşeğindeyken ailesinden gizli bir şekilde kendi kendini vaftiz ettiği(auto-baptism) iddia edilmiştir.  Burada hemen belirtmeliyiz ki Batı literatüründe kendi kendini vaftiz eden tek kişi Selahaddin değildir. San Pedro Pascual (1227-1300) Hz. Muhammed’in de ölüm döşeğinde iken biraz su isteyip onunla kendi kendini vaftiz ettiğini ve bunun ruhun kurtuluşunu sağladığını takipçilerine söyleyeceği sırada onun hizmetinde bulunmuş olan şeytanların onun bu sözlü çağrıyı yapmasına engel olduğunu iddia etmiştir. Burada altını çizmemiz gereken diğer bir husus ise bu tarz efsanelerin misyoner faaliyetlerin Doğu’ya ilgisini yönelttiği zamanla paralellik arz etmesidir. Bu tarz efsaneleri misyonerler faaliyetlerine malzeme olarak kullanmak istemişlerdir[20].

Selahaddin’in Hıristiyanlığa ilgisini, yönelimini anlatan daha birçok hikâye bulmak mümkün. Bu hikâyelerin dışında diğer Batılı hikâyelerde şahit olduğumuz önemli bir husus ise Selahaddin’in kilisenin ve din adamlarının eleştirilmesinde bir araç olarak kullanılmış olmasıdır.

Busone de Gubbio’nun derlediği hikâyelerde anlatıldığına göre Selahaddin Fransa’yı ziyareti esnasında (Selahaddin’in Batıya yolculuğu bir sonraki bölümde daha detaylı olarak işlenecektir.) Hıristiyanlığa olan ilgisini açıkça dile getirmiş fakat din adamların içinde bulunduğu bozuk durumu gördüğünde kafasında soru işaretleri oluşmuş, gene de tanrının bu bozukluğa rağmen onları affedecek kadar yüce bir tanrı olduğunu çıkarımına varınca Hıristiyanlığı kabul etmişti[21].

Estoires’de anlatılan bir anekdotta ise, Selahaddin Kudüs’e girdiğinde müzakere sırasında Hıristiyan halkının isteksiz bir şekilde Kiliseye din adamlarına verilmek üzere ekmek ve şarap taşıdıklarını görür ve bunun ne için yapıldığını Kudüs kralına sorar. O da bunun halkın tanrıya hizmet etmek ve ondan kurtuluş ummak amacıyla yaptıkları bir eylem olduğunu söyler. Buna şaşıran Selahaddin bu yardımların aç gözlü din adamlara yapılmaktansa fakir halka yapılmasının daha mantıklı olduğunu söyler… Selahaddin’in Hıristiyan kilisesinin ve din adamlarının eleştirilmesi için kullanıldığını gösteren daha birçok örnek bulmak mümkün, burada bununla yetinelim ve eleştirilerin aracı olan Selahaddin’den romantik konuların teması haline gelen Selahaddin’e geçelim.

VII. Selahaddin’in Romantik Avrupa Seyahati

Selahaddin’in Avrupa yolculuğu ve romantik bir kişilik olarak sunulması Batı literatüründe hayal gücünün ulaştığı noktayı göstermesi açısından önemlidir. Batı literatüründe ve kroniklerinde birbirinden farklı detaylarla Selahaddin’in Avrupa yolculuğundan söz edilir.  Bu efsanelerde anlatıldığı şekliyle Selahaddin Avrupa’ya yolculuğunu, Kudüs’ü Hıristiyanlardan aldıktan sonra bunun Batı’da nasıl bir tesir yarattığını ve kendisine karşı herhangi bir askeri hazırlığın yapılıp yapılmadığını gözlemlemek için tebdil-i kıyafet ile yapmıştı. Bu merakın tetiklediği geziyi Selahaddin’in tebdil-i kıyafet ile yapması da dikkati caliptir. Zira Walter Scott’un mezkur romanında da Selahaddin ve takipçileri kılık değiştirme konusunda sihirli bir yeteneğe sahip olan insanlar olarak sunulmuşlardır. Selahaddin’in bir sonraki gezisi ise sadece merakın dürtüsü ile gizli bir şekilde yapılmış bir ziyaretten çıkmış; planlı ve programlı, yanına Batılı birkaç kişinin refakati ile yapılmış ziyaret şekline evrilmişti[22].

Batı efsanelerinde Selahaddin romantik konularda da ilkin şövalyeye yakışır bir aşkın nasıl olacağını araştıran ve bu konuda Hıristiyan şövalyelerden tavsiyeler almaya çalışan birisi olarak yansıtılmıştır. İlk aşk denemelerinde geri çevrilmiş olan Selahaddin daha sonraki denemelerinde sadece ünüyle değil cazibesiyle de başarılı olmuştur. Selahaddin’in aşk konusundaki muhatapları efsanelere göre değişiklik göstermektedir. Eleanor of Aquitaine, Prencess of Antioch, Isabel, Fransız kralı Philip Agustus’un eşi Selahaddin’in aşkına konu olan bayanlar arasındadırlar.

Selahaddin’in Avrupa’ya seyahati ve romantik kişiliği hususunda Batı’da çok geniş bir literatür bulunmaktadır. Fakat makalenin kapsamı bu konudaki örnekleri artırmamıza engel teşkil etmektedir. Fakat bu konuda son olarak şunu belirtmeliyiz ki Selahaddin şövalyelik konusunda da olduğu bu romantik konularda da Batı’ya hayranlık duyan bir kişilik olarak başarıyla yansıtılmıştır. Burada Batı literatüründe romantik kişiliğiyle Selahaddin’i anlatırken Osmanlı padişahlarında Cem Sultanı da yâd etmemiz icap etmektedir. Zira bu Osmanlı sultanı da Batı literatüründe Selahaddin gibi pembe kişiliğiyle tanınan nadir Osmanlı sultanlarındandır.

Sonuç

Bu makalemizde sınırlı literatür taramasıyla Selahaddin’in Batı literatüründe ne denli bir yere sahip olduğunu inceledik. Bu kısa inceleme bile bize Selahaddin’in literatürdeki yerinin sabit bir yer olmaktan ziyade sürekli değişen ve geliştirilen bir yer olduğunu gösterdi. Ayrıca bu incelemeyle Selahaddin’in Batı yazarlar nezdinde gerçek bir kişilikten çok toplumlarına onun şahsından mesajlar verdikleri bir sembolik bir araç olduğunu gördük.

Tarihsel bir kişiliğin aşırı derece övülmesi ya da yerilmesi onun tahrifi anlamına gelmektedir.  Bu durum o kişinin hakiki anlamıyla tahlil edilmesinin önündeki en büyük engeldir. Selahaddin de bu duruma bir istisna teşkil etmemektedir. Fakat bununla kastımız efsanelerin tümüyle yok sayılması değildir. Efsaneler gerçekliği gölgeleyebilecekleri gibi bizi gerçekliğe götürebilecek unsurlardır aynı zamanda. Selahaddin’in Batı algısındaki negatiften pozitife doğru serüveninde kimi zaman imayla kimi zaman çok bariz bir şekilde belirtilen durum onun sahip olduğu erdemlerdir. Selahaddin, düşmanına bile gösterdiği cömertlik ve nezaket gibi erdemlerin tarih üstü özellikleri hasebiyle, tarihsel metinlerde ve efsanelerde unutulmaz bir yer edinmiştir.

Daha hayattayken efsaneleşmeye başlayan Selahaddin şayet Kudüs’ü fethetmemiş olsaydı nasıl anılacaktı? Bu soruyu farklı kelimelerle Ehrenkreutz “şayet Salahaddin 1185 yılında vefat etseydi tarih tarafından nasıl değerlendirilirdi?” şeklinde sormakta ve buna cevap olarak ise onun da birçok savaşçı gibi unutup gideceğini savunmaktadır. Dr. Abdurrahman Azzam bu çıkarımı şu şekilde değerlendirmişti:

“Ehrenkreutz zekice bir soru sormakla beraber yanlış bir çıkarımda bulunmuş ve ün ile başarıyı birbirine karıştırmıştır. Bizce Selahaddin’in asıl başarıları 1185 önce gerçekleşmiştir. Selahaddin’in Kudüs’ü geri alması kadar hatta bundan daha önemli bir başarı Selahaddin’in Abbasilerin yıkılışından sonra parçalanmış ve güçlü bir Fatımi-Şii devleti etkisi altında kalmış Müslüman coğrafyayı Sünni-Ortodoks çizgide birleştirmiş olmasıdır.[23]

Diğer önemli bir soru ise Selahaddin uzun bir süre Batı gündeminde yer alırken Müslüman toplumlarında da gündeminde yer alıp almadığıdır. 1898 yılında Kaiser Wilhelm II Selahaddin’in Şam’daki türbesini ziyaret ettiğinde, türbenin ihmal edilmiş, yarı harap bir vaziyette olması, Wilhelm kendi parası ile bu türbeyi onarıp türbe içerisinde ışıklandırma kurması ve yanına yeni bir de anıt yaptırması yukarıdaki soruyu açıklar niteliktedir. Peki, Müslümanlar için bu kadar önemli olan Selahaddin’in türbesi neden o halde idi?

Bu Müslümanların Selahaddin bakışı ile alakalı bir durumdur. Müslümanlar ancak Batılıların kendi coğrafyalarını kolonileştirici ve müdahaleci tutumları sonucunda Selahaddin’i kurtarıcı lider olarak gündemlerine soktular. Aynı zamanda Batılılardaki Haçlı Seferleri gibi tutkulu bir ibare Müslümanlar tarafından paylaşılmıyordu. Arapça ifadesiyle “ al-Hurub al-Salibiyya”(Haçlı Savaşları) Müslümanlar arasında ancak 19 yüzyılın yarılarından itibaren Avrupa’dan ödünç bir kavram olarak kullanılmaya başlandı[24]. Batı’nın Müslüman coğrafyaya karşı yayılmacı politikası Müslümanların Haçlı seferleri ve Selahaddin’in başarıları konusundaki bilincini keskinleştirdi. Bundan olacak ki II. Wilhelm’in Selahaddin’in türbesini ziyaretinden iki ay sonra Arap şair Ahmet Şevki Selahaddin’i övücü şiirler yazmıştır. Kısaca Batı’nın Ortadoğu politikasına paralel olarak Müslümanlar arasında Selahaddin mücadelenin sembolik ifadesi haline geldi. Şu noktanın altı çizilmelidir ki Selahaddin’in Müslümanlar tarafından en çok unutulması Müslümanların Kudüs’ü ellerinde bulundurdukları süreç ile paralellik arz etmektedir. Ne zaman ki Filistin-İsrail meselesi çıktı o zaman Selahaddin efsanesi Müslümanlar arasında da yayılır oldu.

Kaynakça

  1. Aberth, John, Kingdom of Heaven. Directed by Ridley Scott, The American Historical Review, Vol. 110, No. 4 (October 2005), s. 1236
  2. Azzam, Abdurrahman, Saladin, Pearson Education Limited in 2009
  3. Demirkent, Işın, Haçlı Seferleri, Dünya Yayıncılık, İstanbul, 1997
  4. Jubb, Margaret, The Legend of Saladin in Western Literature and Historiography, The Edwin Mellen Press,Volume 34, 2000
  5. Kalın, İbrahim, Batı’daki İslam Algısının Tarihine Giriş, Divan Dergisi, sayı 15, (2003/2)
  6. Kalın, İbrahim, İslam ve Batı, İslam Yayınları, İstanbul, 2008
  7. Scott, Walter, Selahaddin Eyyubi ve Aslan Yürekli Rişar, çev:M. Halid, Timaş Yayınları, İstanbul, 1995
  8. Sobernheim, İslam Ansiklopedisi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, c.10,s. 102

[1] Margaret Jubb, The Legend of Saladin in Western Literature and Historiography, The Edwin Mellen Press,Volume 34, 2000, s. 2

[2] Işın Demirkent, Haçlı Seferleri, Dünya Yayıncılık, İstanbul, 1997, s.56

[3] Dr. A.R. Azzam, Saladin, Pearson Education Limited in 2009, s. 2-3

[4] Margaret Jubb, a.g.e, s. 6

[5] Margaret Jubb, a.g.e, s.9

[6] Dr. A.R. Azzam, Saladin, Pearson Education Limited in 2009, s.3

[7] Sobernheim, İslam Ansiklopedisi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, c.10,s. 102

[8] John Aberth, Kingdom of Heaven. Directed by Ridley Scott. The American Historical Review, Vol. 110, No. 4             (October 2005), s. 1236    http://www.jstor.org/stable/10.1086/ahr.110.4.1235

[9] Margaret Jubb, a.g.e. s.34-35

[10] İbrahim Kalın, Batı’daki İslam Algısının Tarihine Giriş, Divan Dergisi, sayı 15, (2003/2), s. 12

[11] Dr. A.R. Azzam, Saladin, Pearson Education Limited in 2009, s.3

[12] Walter Scott, Selahaddin Eyyubi ve Aslan Yürekli Rişar, çev:M. Halid, Timaş Yayınları İstanbul, 1995, s.63

[13] Margaret Jubb, a.g.e. s. 54

[14] Margaret Jubb, a.g.e. s. 55

[15] Margaret Jubb, a.g.e. s. 69

[16] Margaret Jubb, a.g.e. s. 87

[17] Margaret Jubb, a.g.e. s. 88

[18] Margaret Jubb, a.g.e. s. 90

[19] Margaret Jubb, a.g.e. s. 92

[20] Margaret Jubb, a.g.e. s. 100

[21] Margaret Jubb, a.g.e. s. 103

[22] Margaret Jubb, a.g.e. s. 115

[23] Dr. A.R. Azzam, Saladin, Pearson Education Limited in 2009, s. 7

[24] Dr. A.R. Azzam, Saladin, Pearson Education Limited in 2009, 6-7

Yusuf Ünal

2 Yorum