İzmir Saat Kulesi 1900'lü Yıllar

Batılılaşma Ekseninde Saat Kuleleri

Osmanlı Devleti 18. yüzyılda devletin birçok kurumunda belirginleşmeye başlayan bir Batılılaşma sürecine girmişti. Bu süreçten sadece devlet değil, aynı zamanda halk ve şehirler de nasibini almışlardı. Batılılaşma ilk olarak devlet eliyle gerçekleşmeye başlamıştı. Öncelikle Avrupa devletlerine geçici elçilikler açılmış, batıdaki gelişmelerden ve havadislerden daha iyi haber alabilmek için sürekli elçilikler de ortaya çıkmıştı. Model olarak Batı’nın alınması şarttı. Çünkü Osmanlı Devleti savaşlarda Batı’ya karşı mağlup olmaya başlamış, medeniyet noktasında da Batılı devletlerden geride kalmıştı.

Batılılaşmanın mimariye etkisi de bu yıllarda gerçekleşmeye başlamıştı. Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine baktığımızda dönemin mimarisinde İran, Bizans ve Selçuklu devletlerinin etkilerini görmemek mümkün değildir. Yükselme dönemiyle birlikte Osmanlı Devleti’nin özgün mimarisi de ortaya çıkmış bulunuyordu. Özellikle Mimar Sinan’ın eserlerinde özgün Osmanlı mimarisinin ne derece geliştiğini kolayca görebilmekteyiz. Özgün Osmanlı mimarisi de devletin zayıflaması ve Batı karşısındaki üstünlüğünü kaybetmesiyle yerini Barok ve Rokoko mimarisi başta olmak üzere genel olarak Batı mimarisine bırakmaktaydı.

Özgün Osmanlı mimarisinin yerini nasıl Batı mimarisine bıraktığını görmek için değişikliğin en belirgin olduğu camiler üzerinden örnek vermekte fayda olacaktır. Mimar Sinan’ın “çıraklık eserim” diye adlandırdığı Şehzade Camii, kalfalık eseri olarak gördüğü Süleymaniye Camii ve son olarak ustalık eseri olarak nitelendirdiği Selimiye Camii klasik Osmanlı mimarisinde yapılan camilere verilebilecek en güzel örneklerdir.

Klasik Osmanlı mimarisini camiler üzerinden değerlendirecek olursak genel hatları itibariyle dışarıdan bakıldığında gösteriş ve süsten uzak, tek büyük kubbe etrafında bulunan küçük yarım kubbelerle donatılmış; avlusu, pencereleri ve daha birçok bölgesi köşeli olan bir mimari ile karşılaşırız.

Fakat Barok mimarisinin yaygınlık kazanmasıyla birlikte ortaya çıkan dairesel ve çizgisel olan, dışarıdan bakıldığında da gösterişli bir yapı olduğu anlaşılan, hatta bazı camilerde göreceğimiz gibi görenin cami olduğunu anlaması dahi zorlaşan bir mimariyle karşılaşıyoruz. Barok mimarisinin camiler üzerindeki etkisini bir dönüm noktası olarak açıklayabileceğimiz Nuruosmaniye Camisi’ni, Ortaköy Camii’ni ve Konya Aziziye Camii’ni inceleyerek açıklamaya çalışacağım.

Klasik Dönem mimarisinin tavan yapmış olduğu Mimar Sinan dönemini ve Batı mimarisi etkisindeki Barok dönemini karşılaştırdığımızda bu büyük değişim görsel açıdan da ciddi manada göze çarpmaktadır. Özgün Osmanlı mimarisinin aksine daha çok oval ve köşegen, çizgisel olarak da dışarıdan daha çok süslü olan bu Barok mimarisini, Nuruosmaniye Camisi’nin avlusu –ki Osmanlı Devletinde oval avlu olarak ilktir– ve Aziziye Camii’nin kapılarından büyük pencereleri simgeleştirmiştir. Barok, Rokoko, Gotik gibi Batı mimarilerinin Osmanlı ülkesine girmesini camiler üzerinde bu kadar kısa bir şekilde incelemek her ne kadar yetersiz olsa da konumuzu aydınlatma amacıyla faydalandığımız yardımcı bir kaynak olarak gördüğümden bu kadarının yeterli olacağı kanaatindeyim.

Batı eksenine doğru kaymaya başlayan Osmanlı mimarisindeki değişimi, en belirginleşmiş olduğu örnekler olan camiiler üzerinde inceledikten sonra II. Abdülhamit Dönemi’nde Anadolu’nun hemen her yerinde zuhur eden saat kulelerinin üzerinde inceleyeceğiz. Temel amacımız saat kulelerinin mimari özelliklerini anlatmaktan ziyade, saat kulelerinin neden zuhur ettiğini ve bu tezahürün sosyo-politik arka planının neler olduğunu anlamaya çalışmak olacaktır.

I. Saat Kuleleri ve Mimari Özellikleri

Saat her ne kadar Doğulu kavimlerce icat edilmiş bir nesne olsa da kule saatleri Batılılar tarafından meydana getirilmiştir. Şehirleri süsleyen birer sembol olan bu saat kuleleri Avrupa devletlerinde 13. yüzyıldan itibaren görülmeye başlar. Bu yüzyıldan itibaren birçok saray ve kilisede bu yapılarla karşılaşmak mümkündür. Saat kulesi dikme geleneği her ne kadar Avrupa’da 13 ve 14. yüzyıllara denk gelse de Kienitz, Osmanlı Devlet’inde de hemen 16. yüzyılda zuhur ettiğini söylemektedir.[1] Kienitz’in bu iddiasını 1577’de yapılan Ferhat Paşa Camii Saat Kulesi ve yine bu tarihlerde inşa edilmiş olan Üsküp Saat Kulesi desteklemektedir. 1593’de Üsküp’de bulunan bir Türk seyyah şehirdeki saat kulesinden “gavur ve dinsizlerin binası” olarak söz eder.[2] 1660’da Üsküp’te bulunan Evliya Çelebi de aynı şekilde bir saat kulesinin varlığına değinir.[3] 1535-55 yılları arasında Osmanlı topraklarında seyahat eden Alman seyyah Hans Dernschwam “… burada ne bir kilise çanı, ne de bir saat kulesi var.” [4]  diye yazmıştı. Başka bir Batılı seyyah olan Von Busbecq ise “… hiçbir millet başka milletlerden gördüğü yararlı şeyleri, Türkler kadar benimseyemez…”[5] diyerek Osmanlı Devleti’nde saat kulesinin olmamasını hayretler içerisinde kalarak anlatır.

Saat kulelerinin Osmanlı topraklarında 16. yüzyılda görülmeye başladığını söylesek de bunu o dönemdeki Batı mimarisine bir özenti olarak açıklamamız mümkün değildir. Çünkü Osmanlı Devleti bahsettiğimiz yüzyılda en parlak dönemlerini yaşamakta ve bir cihan imparatorluğu olma yolunda ilerlemekteydi. Zaten 16. yüzyılda saat kulelerinin dikildiği bölgelere bakacak olursak sonradan Osmanlı hakimiyetine girmiş olan Avrupa topraklarında tezahür ettiğini görecek ve Anadolu’da herhangi bir örneğiyle karşılaşamayacağız.

Saat kulelerinin Anadolu’ya gelişi ise 18. yüzyılda başlasa da hemen hepsi II. Abdülhamit Dönemi’nde dikilmişlerdir. Bu kulelerin Anadolu’nun her köşesine yayılmasının nedeni ise II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. senesinde valilere gönderdiği bir fermandır.[6]

Saat kulelerinin yangın söndürme, rüzgar gülü, pusula, barometre ve gözetleme kulesi olarak kullanılmasından ziyade en önemli fonksiyonu din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, devlet kurumlarının ve resmi dairelerin ezanî saat yerine Batıdaki gibi güneş saatiyle çalışma düzenine girmelerine yol açması olmuştur.

a) Bulunduğu Coğrafyayı Yansıtan Saat Kuleleri

Bulundukları coğrafyanın bitki örtüsünden, şekillerinden, o bölgeye has bazı özelliklerden esintiler taşıyan saat kuleleri mevcuttur. Aşağıda, resimlerle örneklendireceğimiz bu saat kuleleri bulundukları coğrafyaları yansıttıkları gibi, mimari özellikleri bakımından da Anadolu’daki diğer saat kulelerinden ayrılırlar. Bu kategoriye verilebilecek en güzel örnekler şunlardır:
Bolu Mudurnu Saat Kulesi, Bolu Gerede Saat Kulesi ve Kütahya Saat Kulesi.

Bolu Mudurnu ve Bolu Gerede Saat Kuleleri’nde gördüğümüz gibi bol yağışlı ve ormanlık bir şehir olan Bolu’ya has bir yapı olarak karşımıza çıkan bu ahşap saat kuleleri, hemen hemen Bolu’ya has kalmış bir yapı olarak nitelendirilebilir. Batı mimarisinin hiçbir izini üzerinde barındırmayan bu saat kuleleri Gotik, Barok ve Rokoko gibi taş yığını mimariye bir tepki olarak görülmektedir. Ülkemizin çoğu il ve ilçesine inşa edilmiş olan saat kuleleri genellikle taş yapı olmakla birlikte, Batıda inşa edilmiş olan kuleleri pek anımsatmaz. Çünkü; “Osmanlı kuleleri, İslam mimarlığının genel karakteristiği içinde kalarak, Avrupalı muadilleri gibi çevrelerine hükmedecek ezici bir mevcudiyetle varlık göstermez (ör: Strasbourg Katedrali – dünyada ilk), yüksek veya gösterişli olsalar da çoğunlukla çevreleriyle uyum içinde kalan yapılar olarak ortaya çıkarlar.”.[7]

Kütahya Saat kulesi de aynı şekilde bulunduğu bölgeyi en iyi şekilde aksettiren bir mimari özelliğe sahiptir. Üzerinde gördüğümüz çini işlemeler, porselen ve çini işlemeciliğiyle ön plana çıkmış bir şehir olan Kütahya’yı yansıtabilecek en güzel örneklerden biri olarak saat kulesinde vücuda gelmektedir.

Bulundukları bölgeyi yansıtanlar kategorisinde incelediğimiz bu üç örnek de gerek mimari yapıları bakımından diğer saat kulelerinden ayrılmaları gerekse II. Abdülhamit Dönemi’nde inşa edilen nadide örneklerden olmaları nedeniyle önemlidirler.

b) Barok – Rokoko Etkisi

Batı mimarisinin saat kuleleri üzerinden prim yaptığı bu örneklerdeki değişik yapı ciddi manada göze hitap etmektedir. İslam mimarisinin mütevazılığı altında gösterişli olsa da bölgeye hükmetmeyen saat kuleleri, Batı mimarisinin etkisiyle birlikte yerini gösterişli, bölgeye hükmeden, şatafatlı ve süslü bir yapıya bırakmaktaydı. Batı mimarisinin yoğunlukla göze hitap ettiği bu kuleler genel olarak taş yapılardır. Dolmabahçe Saat Kulesi ve Yıldız Sarayı Saat Kulesi bu kategoriye verilebilecek en güzel örneklerdendir.

Dolmabahçe Saat Kulesi’nin üzerinde kırık dallar, çiçekler ve kartuşlarda, “S” ve “C” kıvrımlı Barok ve Ampir özellikli süslemelerle karşılaşırız.[8] Sultan Abdülaziz döneminde İstanbul’da yapımına başlanan ancak Abdülaziz’in tahttan indirilmesiyle yarım kalan Aziziye Camii’nin taşları kullanılarak inşa edilmiştir.

“Yıldız Sarayı Saat Kulesi ise Doğu ile Batı arasındaki muğlak geçişin cisimleşmiş halidir. Kutsal bir doğu mekanı olan Hamidiye Camii’nin yanı başında, Batı’dan ithal bir yapı olarak yükselir.”[9] Üzerinde Dolmabahçe Saat Kulesi’ndeki gibi bir barometrenin yanı sıra tepesinde de bir rüzgârgülü bulunmaktadır.

II. Saat Kulelerinin Mevkileri

Saat kuleleri ve inşa edildikleri mevkiler belli bir amaç ve plan doğrultusunda seçilmiş, boş bulunan bir yere dikilme gibi bir amaç güdülmemiştir. Saat kulelerinin dikildiği yerleri araştırdığımızda ya halkın görebileceği bir tepeye ya şehrin en kalabalık meydanına veyahut da tarihi bir yapının üzerine inşa edildiğini görüyoruz. Şimdi bunları sırasıyla açıklayalım:

a) Yamaç ve Tepelerde Yer Alan Saat Kuleleri

Saat kulelerinin yer aldığı mevkilerden biri olan yamaç ve tepeleri inceleyelim. Osmanlı Devleti her ne kadar Batılı mimariden etkilenmiş ve yine Batının mimari bir yapısı olan saat kulelerini şehirlerine sokmuş ve Batılı seyyahların gözünde Batılılaşmaya başlamışsa da bunu devletin yararına olacak şekilde kullanmayı bilmiştir. Abdülhamit Han tahta çıkışının 25. senesinde valilere gönderdiği ferman ile bu kuleleri diktirmeye azmetmiş ve üzerinde bulunan kitabelere mührünü vurdurmuştur.[10]

Hemen her saat kulesinde bir kitabenin varlığından söz edebiliriz. Bu nedenle devletin görünürlüğünün belirginleşmesi için yapılan faaliyetlerden birine de Saat kulelerinin belli başlı yerlere yerleştirilmesini örnek olarak verebiliriz. Tabii ki bu saat kuleleriyle sınırlı değildir. Devlet eliyle yapılan kışlalarda da kütüphanelerde de hanlarda da köprülerde de aynı amaç güdülmüştür. Devlet yaptığı bu tür yatırımlarla halkın gözünün önüne bir yapı dikerek adeta “Ben buradayım, hemen gözünün önünde!” demektedir. Mimari yapısı, uzunluğu, göze hitap edişi, düşük masraflı olması ve inşa edilmiş oldukları mekanlar göz önüne alındığında da devletin görünürlüğünün belirginleşmesi için en mantıklı tercih saat kuleleridir. Genellikle ovaya kurulmuş olan şehirlerde halkın görebileceği bir yer olan yamaç ve tepeler tercih edilmiştir. Bunun tek amacı az önce de bahsettiğimiz gibi halkın her yerden görebilmesi ve devletin bütün şehre “ben buradayım” diye hitap etmesidir. Bu kategoriye verilebilecek en güzel örnekler ise Bursa Tophane Saat Kulesi ve Bolu Göynük Saat Kulesi’dir.

İnşa edildikleri yerler göz önüne alındığında şehrin hemen en yüksek yerindedirler. Buralara inşa edilen saat kulelerinin mimarisinden çok görünmesi önemlidir. Özellikle Bolu Göynük Saat Kulesi’nin mimarisinden bunu kolayca anlayabiliyoruz.

b) Tarihi Bir Yapının Üzerine İnşa Edilen Saat Kuleleri

Saat kulelerinin inşa edildiği yerlerden biri de tarihsel bir değeri olan kale, cami, medrese gibi yapıların üstüdür. Örneklerle daha iyi anlayacağımız bu yapıların amacı hüküm sürdükleri coğrafyada daha önce yaşamış ve bazı eserler vücuda getirmiş olan millet ve devletlerin eserlerinin üzerine dikilerek onların karşısında ezici bir üstünlüğün bulunduğunu gelen turistlere ve kendi halkına ilan etmektir. Tokat Zile Saat Kulesi ve Urfa Saat Kulesi bu bölümde verilebilecek en güzel örneklerdir.

Tokat Zile Saat Kulesi 4000 yıl kadar önce inşa edildiği tahmin edilen ve Roma Dönemi’ne ait izler barındıran bir kalenin üzerine dikilmiştir. Üzerinde dalgalanmakta olan Türk Bayrağı’yla verilmek istenen “Roma surlarına bayrağımızı diktik, her zaman için güçlüyüz.” şeklinde bir mesaj olmalıdır.

Urfa Saat Kulesi ise ilk olarak Yahudiler tarafından inşa edilmiş bir sinagog, daha sonra Haçlı Seferleri sırasında Urfa’nın idaresinin Haçlı kuvvetlerine geçmesiyle kilise olan ve İmadeddin Zengi’nin Urfa Kontluğu’nu ele geçirmesiyle Ulu Cami’ye çevirdiği bir yapının üzerinde dikilmiştir.

Gördüğümüz gibi tarihi bir geçmişi olan ve siyasi bir üstünlük arz eden bu tarz yapıların üzerine saat kulesi inşa edilmesi bir gaye taşısa gerek. Yer kalmadığından ötürü buralara kule dikilecek değildir.

c) Meydanlara İnşa Edilen Saat Kuleleri

“Yamaç ve tepelere inşa edilen” ve “tarihi bir yapının üzerine inşa edilen” saat kulelerini tanıdıktan sonra üçüncü ve son kategorimiz olan “meydanlardaki saat kuleleri”ni anlamaya çalışacağız. İlk iki kategorinin dışında kalan bütün saat kuleleri bu bölüme dahildir. Meydanlara inşa edilen saat kuleleri de belli başlı yerler tercih edilerek dikilmişlerdir. Şehrin ya en kalabalık caddesi ya en önemli bulvarı veyahut ticaretin kalbi olan merkezler daha çok ön plandadır. Bu kategorinin örneği çok fazladır. Ama biz İstanbul Tophane Saat Kulesi ve Samsun Saat Kulesi örnekleriyle yetineceğiz.

Samsun Saat Kulesi 1944’te depremle birlikte yıkılmış ve daha sonra tadilat yapılarak günümüzdeki şeklini almıştır. Samsun’da ticaretin kalbidir bu meydan. Hatta meydana ismini vermiştir saat kulesi: Saathane Meydanı.

Sonuç

Saat kuleleri hakkında bir analiz yapacak olursak saat kulelerinin ortak özelliği kiliseyi aratmayan çanlarıyla her saat başı ya da yarım saatte bir etrafa seslerini duyurmalarıdır. Saat kuleleri bir çana sahip olmaları sebebiyle Batılıların gözünde çok önemli birer yapı haline gelmişlerdir. Hatta o kadar ileriye gitmişlerdir ki 16. yüzyılda Anadolu’da bulunan Alman seyyah Hans Dernschwam’ın “Burada ne bir kilise çanı, ne de bir kule saati var.” diye haykırışı saat kulesinin Batılılar gözündeki yerini görmek için yeterlidir.[11] Kiliseden farksız gibi görünen saat kuleleri, Müslüman topraklarında çan seslerini duyurdukça Batılıları mutlu edecekti. Aynı dönemlerde Balkanlarda bulunan bir Türk seyyahın da saat kulelerinden “gavurların, dinsizlerin binası” diyerek bahsetmesi ise hem saat kulelerinin saat olma hizmetinden çok başka gayelere hizmet ettiğini hem de Türk toplumunun bu tarz yeniliklere henüz açık olmadığını göstermektedir.[12]

Saat kuleleri, şehrin en merkezi yerleri olarak tepelere ve siyasi amaçlı olarak tarihi yapıların üstüne dikilmeleri ve üstlerinde barındırdıkları kitabeler vasıtasıyla halkın her zaman gelip geçtiği ya da sürekli gördüğü bir yerde padişahın bir mührünü veyahut padişaha övgüler içeren şiirleri barındırması ile halkın nazarında devletin konumunu güçlendirmeyi hedeflemektedir. Zaten Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. sene-i devriyesi olması nedeniyle yurt genelinde ulusal bayram ilan edilmiş ve Anadolu’nun hemen her yerine saat kuleleri yapılmasıyla ilgili ferman gönderilmişti. 16. Yüzyılda “gavur ve dinsizlerin binası” olarak görülen kule saatlerinin İzmir’e dikilirken bir bayram havası ile karşılaşılması halk nezdindeki Batılılaşma hevesini yeteri kadar göstermektedir.

Saat kulelerinin en önemli özelliği de Doğu’nun zamanından Batı’nın zamanına geçişi simgeleyen varlıklardır. Bildiğimiz gibi Osmanlı Devleti’nde ezanî saat uygulaması söz konusu olduğundan zaman kavramı bugün algıladığımız zamandan çok daha farklı bir mevkideydi. Sabah, sabah ezanıyla başlar; esnaflar iş yerlerini açar, akşam da ezanla biterdi. Türk edebiyatının önemli şahsiyetlerinden Ahmet Haşim “…şimdi Müslüman’ın evindeki saat, başka bir âlemin vaktini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.”[13] derken, her iki zamanı da görmüş bir insan ve bu çatışmanın bir mağduru olarak bu yazısını kaleme almıştır. “İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilaların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”ten kastımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır.”[14]

Buradan da anlayacağımız gibi hayata giren Batı’nın saati değil, Batı’nın zamanıydı aslında. Artık işyerleri Batı’da olduğu gibi işbaşı yapacak; otobüs, tren saatleri, mesai saatleri Batı’nın zamanına göre dizayn edilecekti. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi saat kulelerinin en önemli fonksiyonu din ve devlet işlerini birbirinden ayırmasıydı. Böylece resmi kurumlar da Batı’daki gibi güneş saatiyle çalışma düzenine girmişti. Zaten 1926 yılında ezanî sistem kaldırılmış ve alafranga saat düzenine geçilmişti.

Son olarak Batılıların Osmanlı ülkesindeki muvakkitler hakkında uydurdukları iftiralara bir çürütme yapmak istiyorum: Yabancı seyyahlar Osmanlı Devleti’nde saat kulesi bulunmamasını, muvakkitlerin ve müezzinlerin işlerini ve prestijlerini kaybedecekleri için halka ve devlete karşı uyguladıkları baskıya bağlar. Lakin bu boş ve uydurma bir sözdür. Çünkü Osmanlı Devleti bir İslam ülkesi olduğundan, oruç ve namaz ile iç içe olan bir toplumdu. Böyle bir toplumda da zaman çok değerli bir kavram olduğundan muvakkithaneler ve zamanı ayarlayan muvakkitler vardı. Muvakkitler ezan vaktini belirler, müezzinler de ezanı okurlardı. Zaten ezanî saat dediğimiz olgu, vaktin günde 5 defa ezanla halka duyurulmasıdır. Ülkede bunların varlığı saat kulelerinin Anadolu’ya Balkanlardan yaklaşık 3 asır sonra gelmesinin en büyük sebebidir.

İkinci sebebi ise saat kulelerinin en dakik olanlarında dahi günde yarım saati bulan bir hata söz konusu olmakta ve bu düzeltilmeye çalışılmamaktaydı. Bu hata süresi günde ortalama 2 saate kadar çıkabiliyordu. Bir Anadolu şehri düşünelim: Akşam ve yatsı namazı arasında en kısa günde 120 dakikalık bir fark vardır. Eğer saat kulesi kullanılacak olursa namaz vakitleri birbiriyle karışabilir ve namazın şartlarından biri olan “vakit” hükmü çiğnenebilirdi. Bu nedenle saat kulelerine bir ihtiyaç duyulmamaktaydı.

Üçüncü nedeni ise İslam ülkelerinde güneş saati ve alaturka saat adı verilen bir düzenek kullanılmıştır. Bu düzenekte güneş battığı an saat 12’yi gösterir. Mekanik saatler ise tanımlanan ortalama güneş saatine göre ayarlanırlar. Bu ayarı yapmak evlerde bulunan mekanik saatlerde kolay fakat kule saatlerinde zor bir olaydı. Şu vaziyette Batılı seyyahların yazdığı gibi saat kulelerinin Osmanlı Devleti’ndeki tezahürü müezzinlere ve muvakkitlere bir zarar vermeyecektir. Kısaca diyebiliriz ki o dönemde saat kulelerinin kullanılması hayatı düzenleyecek pratik bir yol değildi.

Genel olarak bu çerçevede izah edebileceğimiz saat kulelerine günümüzde ilgi gösterilmemektedir. Oysaki zaman mefhumunun değişimi, belki de bir devrin batışıydı…

Kaynakça

  1. Kienitz, Friedrich-Karl, (1963), Osmanische Uhturme, Ein Stück Kulturgeschichte aus Alten Türkischen Stadten, Mitteillungen
  2. Dizer, M, (1990), Takiyüddin, Ankara
  3. Evliya Çelebi, (1984), Seyahatname, İstanbul
  4. Dernschwam, Hans, (1987), İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, Ankara
  5. Busbecg, O.G, (1977), Türkiye’yi Böyle Gördüm, İstanbul
  6. Uluçay, M.Ç, (1941), Manisa’daki Sarây-ı Âmire ve Şehzadeler Türbesi, İstanbul
  7. Cansever, Meltem, (2009), 100 Saat Kulesi, İstanbul
  8. Acun, Hakkı, (1994), Anadolu Saat Kuleleri, Ankara
  9. Haşim, Ahmet, (2004), Gurebahana-i Laklakan, İstanbul
  10. Alim Gür, DERGÂH MECMUASI VE AHMET HAŞİM, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2010, http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt3/sayi10pdf/gur_alim.pdf, 319, (29.07.12)

[1] Kienitz 1963, 2

[2] Dizer 1990, 66

[3] Evliya Çelebi V, 1984, 383

[4] Dernschwam 1988, 51,57

[5] Busbeck 1977, 126

[6] Uluçay 1941, 22-23

[7] Meltem Cansever 2009, 12

[8] Bkz. Hakkı Acun 1994, 22

[9] Meltem Cansever 2009, 138

[10] Yıldız Saat Kulesi’nin üzerinde “Şehinşâh-ı Cihân Abdulhamid Han iyledi inşaa…” diye başlayan bir kitabe bulunmaktadır.

[11] Bkz, Dernschwam 1987, 51,57

[12] Bkz, Dizer 1990, 66

[13] Bkz, Ahmet Haşim 2004

[14] Alim Gür, DERGÂH MECMUASI VE AHMET HAŞİM, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2010, http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt3/sayi10pdf/gur_alim.pdf, 319, (29.07.12)

Sami Özdil