Bursa 1890 (Library of Congress)

Bir Değişim Analizi Temelinde Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kentler

Osmanlı’dan Cumhuriyete değişiklik arz eden ve belki de modernleşme olgusunun en önemli parçalarından biri olan mesele şüphesiz kentlerin dönüşümüdür.  Ticari faaliyetlerin değişerek artması ve artık ürün kavramının ortaya çıkışıyla birlikte anmaya başladığımız kent kavramı, modern döneme gelinceye kadar, muhtevası giderek şişen bir yapı arz etmiştir. Bunun başında hiç şüphesiz, kentlerin etkiledikleri ve etkilendikleri alanların genişliği gelmektedir.  Dolayısıyla kent tarihi araştırmaları hiçbir noktayı göz ardı etmemek üzere bir sistem ve metot üzerine kurulmalıdır.

  Söz konusu araştırmanın, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e evrilen bir süreci ele alması, muhakkak ki Avrupa kentleşme sürecinden daha farklı dinamiklerle karşılaşmamıza neden olacaktır. Osmanlı kent yapılarında feodal, İslamî ve kısmen monark nitelikler taşınırken, Tanzimat’la başlayan modernleşme sürecinde tercih edilen modelin coğrafyaya izafi ve kavramsal uzaklığı bu konuda ekonomik faaliyetlerin ve demografik yapının dışında farklı bir takım faktörlerin de ele alınmasını zorunlu kılmıştır.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e önemli bir değişim noktası olarak ele aldığımız “Kentlerin Dönüşümü” çalışmasında ele alınan asıl konu, kurumsal yapı değişikliklerine eğilmekten çok, değişime neden olan faktörlerin ele alınması olmuştur. Bu çerçevede ilk şehirlerin genel kabul gören anlamda mahiyetlerinin yanında Osmanlı devlet ve toplum yapısında kent kavramının içeriğinin ve yapısının ele alınması gerekli görülmüştür. Bunun ardından küresel çapta şehirlerin dönüştüğü dönem kabul edilen 16. Yüzyıl dinamikleri incelenmiş ve daha özelde Osmanlı kentlerini değişim sürecine taşıyan nedenler modernleşme çerçevesi içinde ele alınmaya çalışılmıştır.

Kentlerde Dönüşüm; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e

Bilindiği gibi şehir tarihleri bir parçası oldukları politik ekonomik ve sosyal sistemlerin bir parçası konumundadırlar. Zira şehirler bağlı olduğu sosyal sistemin yapısı içinde gelişirler. Buna bağlı olarak Şehir tarihi araştırmaları, farklı yöntemler ortaya koyma eğiliminde olmuşlardır. Örneğin Gordon Childe şehirlerin menşei ile ilgilenirken, Max Weber genel özellikleri belirlemek yerine ideal şehir tiplerini aramıştır. Ancak mutabık olunan asıl konu şüphesiz şehir hayatını farklı kılanın serbestlik, rahat dolaşım, hareketlilik ve çok tabanlılık özellikleri olduğudur. Bu özelliklerden dolayı şehirde yaşamak ne gibi davranış değişikliğini getiriyor sorusuna cevap aramak gerekir. Genel düzeyde şehirleşme nüfus kompozisyonundaki bir değişimi ifade etse de şehirler ele alınırken üretim faktörlerini ve tezlerini, teknolojik ve demografik yapının gelişimini ele almak gerekir (Özer 668 – 670).

Bilindiği üzere yerleşmelerin türleri ve fonksiyonları o sahada yaşayan insanların sosyal ve ekonomik yapıları hakkında önemli bir ipucudur. Ayrıca kentlerin daima kırsal yerleşme merkezlerinden büyük işbölümü ve uzmanlaşmanın fazla, daha sağlam yapıları olan, sosyal ve ekonomik örgütlenmesi farklı ve her zaman kırsal yerleşmeler üzerinde etkileri olan bir yerleşme türü olduğu dikkate alınırsa, sadece kır – kent ayrımından bile oldukça fazla bilgi elde edebileceği ortaya çıkar. Hiçbir uygarlıkta kent yaşamı ticaret ve sanayiden bağımsız olarak gelişmemiştir. Ne antik çağda ne de modern zamanlarda bu kuralın dışında kalan bir durum olmamıştır. Şehir yaşamı en genel anlamda daha kalabalık bir nüfusun, toplumun ulaştığı en geniş şekliyle iş bölümü sürecine katılarak, teknolojiyi elde ettiği en üst düzeyde kullanma sahasını oluşturmaktadır (Gümüşçü 214 – 225).

Osmanlı’da da tarım dışı üretim yapıldığı için şehir ve kasaba sınırları içindeki toprakların “mîrî arâzi” olarak kabul görmemesi şehrin temel niteliği açısından Osmanlı tanımında da çelişen bir nokta olmadığının kanıtıdır. Ancak bir yerleşmede tarım dışı üretim yoğunluk kazanması, oraya şehir dedirtmeye yarayacak tek ve yeter özellik değildir. Böyle bir yerleşme bölgesine tam anlamı ile şehir denilebilmesi için orada yaşayanların ayrıca güvenliklerini sağlayabilme olanağına sahip bulunmaları ve kendilerini yönetmek için Kısmî otonomiye dayanan kimi kurumları geliştirmeleri gerekir. Bunun için şehri belirleyen fizik öğelerinin en önemlileri arsında sur, pazar yeri, yönetim binaları başta ibadethane olmak üzere genel toplanma yerleri sayılır (Ergenç 1266).

Osmanlı şehri, kültür özellikleri kadar en önemli fiziki şekillerini kendinden önceki İslam şehirlerinden tevarüs etmiştir. Osmanlı şehri büyük bir iktisadi ve sosyal birliğin merkezi ve toplumun değişmesinden ayrılamaz bir parçası olmuştur. Osmanlı köyünün nüfus oranının 700 ile 1500 arasında bir nüfusa sahipken şehir daha karmaşık bir kuruluş manzarası göstermektedir. İdarede kadı ve subaşından başka ticaret ve sanat ehli de yer almış; bir ticaret ve iş hayatı var olmuştur. Çeşitli esnaf grupları arasında inşaat esnafı ve inşaatla uğraşanlar önemli bir mevkiye sahiptir. Osmanlı devletinin yeni kasaba ve şehirlerinin kurulması teşvik eden tutumunun yanında iskân merkezlerindeki nüfusun yerinde kalmasına dikkat eden bir siyaseti vardı; zirai ekonomiye sahip olan Osmanlı toplumunda, üretimin düşmemesi ve iskân merkezlerindeki kayıtlı mükelleflerin azalmasını önlemek için kanunnameye madde konmuştur (Orhonlu 2-6).

İşçilerin ahlaki – sosyal disiplini, fütüvvetnameler ve ahi zaviyelerince sağlanırken, şehrin üretim koşulları esnaf teşkilatı ile devletin işbirliği sayesinde ayarlanmıştır. Bu koşullar, siyasi iradenin her an esnafa müdahalesini gerektirmiş, Ortaçağın dış Pazar için mal üretmeyen küçük şehir ekonomisi, esnaf teşkilatı ve onun etik koşullarını belirlemiştir. Gereğinden az ya da çok üretim mali krizlere yol açacağından şehrin nüfusuna göre üretimin ayarlanması gerekmiştir. Dolayısıyla bu zorunluluklar kent ve kasabalarda esnaf teşkilatının temel ekonomik sistemini ve onun etik kurallarını belirlemiştir (İnalcık 91).

Kentlerin değişim ve dönüşümünde yapılacak analizler, her medeniyet havzası içinde farklı tezahür ve dinamikleri ele almayı gerektirse de, bir takım küresel değişiklikleri ele almak zorunludur. Zira şehir hayatını ekonomik yapıdan bağımsız ele almak güçtür. Ekonomiyi değiştiren etkenler ise coğrafyadan iklime, teknolojiden kültürel değişime, savaşlardan uluslar arası ve ulusüssü yapılara kadar pek çok alanı içine alır. Dolayısıyla Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kent yapılarının dönüşümünü ele alırken dışarıda yaşanan değişimi de ele almak gerekir.

Feodalite döneminde şehirler gerekli mal değişimi alanları olmuşlardır. Daha sonraları uzak mesafe ticaretinin ve üretiminin gelişmesi, şehirli seçkinlere ticari kapital sağlamak ve üretim organizatörlüğü yapmak gibi görevler yüklemiştir. Ticari kapitalizmin gelişmesi çağında şehirler yeni alanlara kayan dünya ekonomisinin sınırları içinde çoğalmış ve kademelenmişlerdir.

16. yüzyılda Akdeniz toplumlarının durumuyla ilgilenen bilim adamları İspanya, İtalya, Güney Fransa’daki gelişmeler arasındaki paralelliğe dikkat çekerek 16. yüzyılı demografik ve ekonomik büyümenin gözlendiği bir dönem olarak yorumlamaktadırlar (Çubuk 53). Aynı sıralarda Anadolu’da ortaya çıkan hızlı şehirleşmede bu genel eğilimin bir parçası olarak düşünülmelidir. Birçok araştırıcıya göre bu durum 17. yüzyılın başında yaşanan fiyat devriminin yol açtığı bir krizin neticesinde doğmuştur. Osmanlı’da tekstil sanayisinde sıkıntılar yaşamış, maliyesi krize girmiş ve bu durum Osmanlı’da vergilendirme sınırını yükselttiği gibi köylü ve üretici üzerinde ağır baskılara yol açmıştır. Öte yandan Avrupalı devletler için cazip gelmeye başlayan Osmanlı malları, iktisadi otoritenin de azalmasıyla Loncaların işlerliğinin zarar girmesi sonucuna neden olmuştur. Bunun sonucunda Bursa, Selanik, Ankara gibi merkezlerde üretim düşmüş, Hint mallarına yönelik talebin yoğunluğu da, Anadolu şehirleri ve İstanbul ticaretinin ikinci planda kalmasına neden olmuştur.

Bu mali krizlerin yanında Osmanlı İmparatorluğu aynı dönemlerde büyük bir kalkınmaya da mazhar olmuştu; bu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı imparatorluğunun bugünkü Türkiye topraklarına isabet eden bölümünde birbirini takiben birçok cami, mescit, imaret, suyolu, han, hamam gibi binalar yapılmıştır. Aynı devre 16. Yüzyılın başı ile mukayese edildiğinde imparatorluk nüfusunun büyük bir oranda artmış olduğu tespit edilebilmektedir.

Osmanlı imparatorluğunda nüfus hareketliliğinin kontrolü ile ilgili olarak köy ve kasa halkı istediği gibi yerlerini terk ederek başka yörelere gidemeyecekleri yönünde kanuni düzenlemeler mevcuttu. Ancak bu kanunun ihlaline zorlayan bir takım gelişmelerin yaşandığı da aşikârdır. Devlet 1691 yılında konar – göçer hayat yaşayan topluluğu yerleştirme teşebbüsüne giriştiği zaman, önce Anadolu Karaman, Bozok, Adana, Urfa gibi sancaklarda boş sahipsiz işletilmeden duran toprakların ve köylerin tahrirlerini yaptırmıştır. Ancak Maraş, Sivas, Karaman ve Rakka eyaletlerinde bulunan yüzlerce köyün terk edilmiş olduğu görülmüştür. Bunun en büyük nedeni ise 17. Yüzyılın başlarında sosyal buhranlar sebebi ile Anadolu köy – çiftçi topluluğunun emniyetsizlik yüzünden büyük kasaba ve şehirlere göçün yaşanması olmuştur.  Bu tarihlerden itibaren Osmanlı imparatorluğunun bugünkü Türkiye’ye isabet eden topraklarında, köylerden şehirlere yapılan akınların sonucunda, özellikle İstanbul, Bursa, Konya, Edirne gibi şehirlere nüfus yığınlarının yaşandığı bölgelerde, Cumhuriyet tarihinde özellikle 1950’lerden sonra giderek artacak olan şehirlerin düzensiz tahribi ve gecekondulaşma başlamış oluyordu demek yanlış olmayacaktır (Orhonlu 10-12).

Osmanlı şehirlerinde yaşanan değişimi etkileyen başka bir husus, 16. Yüzyıl sonlarına doğru karşılaşılan yeni şartların etkisiyle uygulanamaz duruma düşen Tımar sistemidir. Bu nedenle eskiden fetih zamanlarında ve genellikle otuzar yıllık aralarla yapıla gelmekte olan tahrirler uygulamadan kalkmıştır. Dolayısıyla 17. Yüzyıl sonrası araştırmalarında tahrir defterlerinden başka kaynaklara bakmak zorunluluğu vardır. Tımar sisteminin bozulmasının ardından ise İltizam usulüne geçilmesi ve Malikâne sisteminin ortaya çıkması söz konusu olmuştur. Bilindiği gibi 1695 yılında Osmanlı devletinde savaş ekonomisinin güçlükleri hafifletebilmek ve hazinenin nakit ihtiyacını karşılamak üzere mukataaların iltizama verilmesinde Malikâne usulüne geçilmiştir (Ergenç 671 –  680).

Bir ortaçağ devleti yapısına sahip Osmanlı’da bunun dolaylı bir sonucu olarak en önemli meselelerden birini toprak meselesi oluşturmuştur. Osmanlı’da toprağın yönetimi uzun yıllar askeri, mali ve siyasi kanatta yer tutmuş ve sosyal yapının da bel kemiğini oluşturmuştur. Dolayısıyla toprak yapısının çözülmesi, Osmanlı’da demografik yapı kontrolünün kaybedilmesine sebep olurken en büyük darbeyi merkezi otoriteye vurmuştur. Merkezi otoritenin kent yapısı tabanında çözülmesi çabası Tanzimat dönemiyle başlarken modernleşme sürecinde farklı bir merkezileşme amacına yönelik olarak kentlerin ele alınması önemli politikalardan birini oluşturacaktır.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e mali krizlerin ve küresel değişimlerin yanında şehirleri ve sosyolojik yapılarına etkileyen bir başka önemli unsur modernleşme ve getirileridir. Osmanlı modernleşmesinin kaynağının Avrupa oluşu ve dolayısıyla modernleşmenin beraberinde riyazîleşmeyi getirmesi Peyami Safa’nın da dikkat çektiği gibi mutlak bir zorunluluk olarak siteleşmeyi de farklı yolların ortaya çıkışını da temsil edecekti (Safa 181). Dolayısıyla Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte kent dönüşümde fikri bir alt yapının varlığını inkâr etmemiz olanaklı görünmemektedir.

Abdülhamit rejimi, toplumu dış dünyaya karşı kapamaya çalışırken, dış dünyanın kendisi bu toplumu etkileyecek konuma gelmişti ki bu etkilerin niteliği, derinliği ve genişliği yöreden yöreye değiştiği gibi toplum sınıflarına ve tabakalarına göre de değişikti. İç Anadolu’ya yüzyıllardır reaya olarak yaşayan köylü bile bu etkilerin dışında kalmamıştır. Şehirlere akan nüfus bu merkezlerde yeni bir sanayi uygarlığının işçi sınıfını meydana getirmedikleri gibi sosyal ve siyasi yaşamda da etkin olmayan bir sınıf oldular. Ancak geleneksel kasabaların okumuş şehirlerinde bile değişim başlamıştı. Daha büyük şehirlerde; İstanbul, Selanik, Samsun, Adana, Halep, Şam gibi yerlerde ise hayat daha çok kozmopolitleşti. Bu toplumsal yapı değişikliklerinin çağdaş Avrupa uluslarının doğuşuna benzer bir dönüşüm olmamakla birlikte geleneksel müessesensin tutumların alışkanlık ve zevklerin çözülmesi üzerinde etkileri olmuştur. Bunun sonucunda Türk – Müslüman – Osmanlı yapısında bazı yeni tipler gelişmeye başlamış ve bunların en başında çoğunluktaki memur sınıfı daha sonra subaylar okumuşlar ve aydınlar gelmiştir. Aydınların çoğu hala devlet memuru olmakla birlikte yavaş yavaş bağımsız aydın tipinin gelişmesi başlatmıştır (Berkes 365 – 366).

Osmanlı’da elit kesimin oluşmasında bir başka kent ilişkisi ise şüphesiz iskân politikasıyla ilgilidir. Bilhassa göçmen liderlerin ana göçmen gruplardan ayrılarak imkân nispetinde şehirlere kasabalara yerleştirilmeleri ile göçmenlerin liderlerin zaman içinde hem diğer göçmenlerle hem de yerli elitle kaynaşarak doğmakta olan yeni bir Müslüman – Osmanlı toplumunun elitleri arasında yer almalarının önü açılmıştır. İslam toplumlarında şehir ve kasabaların yani Medinelerin fazilet iffet zarafet ilim ve önderlik kaynağı olduğu akla getirilirse, Osmanlı şehir ve kasabalarında neden liderlerin olduğu kolayca anlaşılır. Ancak şunu ısrarla belirtmek gerekir ki 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan elitler çok değişik bir sosyal ve kültürel yapıya sahip Osmanlı şehir ve kasabalarında çağına ve yerine uygun yeni niteliklere sahip olmuşlardır. Böylece 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı elitleri toplumun geçirdiği derin ve sessiz devrimin bir parçası olarak çağdaş Türkiye’nin öncülerinin yetişmesine katkı sağlamışlardır (Karpat 103-104).

Tüm bu sosyoekonomik değişimlerin ardından fiili olarak Osmanlı taşra kentlerinde modern beledî teşkilatlanmaya 1864 Vilayet Nizamnamesi ile başlandığını görmekteyiz. Bu nizamname ile liva kaza merkezlerinde seçimli üyelerden kurulu meclis-i beledîler kurulmaya başlanmıştır. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı Tanzimat başlangıcından beri yapılan uygulamaların tecrübesi altında, bu gerekli donanıma sahip olarak müzakere etmişlerdir. Mebusların tüm itirazlarına rağmen, hükümet İstanbul ve vilayetler için iki ayrı kanun tasarısı hazırlanmış ve bunlar kanunlaşmıştır. Bu kanunlarla Osmanlı ülkesinde belediye; idari varlık olmaktan de ötede, adeta bir tüzel kişilik kazanmıştır. Kanun belediyelere imar işlerini düzenleme ve kontrol, bayındırlık hizmetleri, aydınlatma, temizlik, belediye mallarının yönetimi, emlak tahriri nüfus sayımı pazar ve alışveriş kontrolü, hijyenik tedbirler almak mezbaha, okul açmak itfaiye işleri ve belediye gelirlerini tahsil etmek gibi görevleri yüklemiştir.

Merkeziyetçi idarenin yeniden tesisinde etkili olan ikinci adım şüphesiz teknolojinin takibine başlanılması olmuştur. Haklı olarak merkezi idarenin gerçekleşmesinde ve şehir yapılarının değişmesinde 19.yüzyıl teknolojisinin iki ürünü olan telgraf ve demiryolu büyük tol oynamıştır. Telgraf gelişimi Osmanlı’da Avrupa’da ki gelişmeyi hızlı takip etmiştir. Haberleşme ağı Osmanlı’nın ve sonra da Türkiye Cumhuriyeti’nin hem ülke üzerindeki süratli kontrolünü hem de hükümranlığına sağlayan müesseselerin başında gelmiştir (Ortaylı 508 –  512).

İkinci önemli teknolojik gelişme olan demiryolları projeleri, kentlerin hızlı oluşumuna, lojistik ve ulaşım faktörlerine katkı sağlasa da, Şüphesiz Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine miras kalmış yarım projelerden biridir. Ancak uzun süren çalışmaların ardından geçte olsa başarılar elde edilebilmiştir. Demiryolu yapımı Tanzimat’la başlamış olmakla birlikte, asıl hızlanış Düyûn- ı Umûmiye yönetiminin kuruluşundan sonra başlamıştır. Alınan imtiyazlarla 1888, 1892, 1894,1897 ve 1903’te bitirilen hatlar yapılmış. 12 Ağustos 1888’de Paris – Viyana-İstanbul Semplon Ekspresi Sirkeci İstasyonuna girmiştir. Öteki demiryolu hatları Selanik, İzmir, İstanbul, Mersin, Şam gibi merkezlerin hinterlantlarına kadar girmiş ve demiryolu projelerinin en çetin ve tartışmalı olanı son olarak Bağdat – Berlin demiryolu hattı olmuştur.

Sonuç

Tarih araştırmalarında, kentlerin ve kırsalların büyük önemi olduğu açıktır. Zira döneme ilişkin bilgi sağlanabilecek en önemli göstergelerden biri bölge halkının nüfusu, ekonomik faaliyetleri ve genel anlamda tahrir bilgileridir. Bu ilişki yumağı ise çok nedenli bir yapı arz eder. Dolayısıyla, bir toplumun değişim sürecini incelerken, şehirlerinin nasıl dönüştüğünü izlemek, önemli analizlerin yapılabilmesini sağlar.

Şehirlerin görünümleri, ulaşım ağları ve ekonomik organizasyonları bir medeniyetin içinde yaşadığı devrin koşullarıyla da karşılaştırılması bakımından önem taşır. Bu nedenledir ki Batı modelli bir dönüşüm yaşayan Osmanlı Devleti’nin modernleşme çağında yakaladığı ivmeyi ve geri kaldığı noktaları incelemek açısından da şehirler önemli bir araştırma noktasını teşkil eder.

Kentlerde yaşanan dönüşümün izlerini daha iyi açıklamak, kurumsal değişiklikleri etraflı şekilde ele almayı gerektirir. Ancak bu çalışmada genellikle nedensellik ilişkisi ve Osmanlı – Cumhuriyet bağlantısı üzerinde durulmaya çalışıldığından kurum tarihi araştırmalarına daha az yer verilmiştir. Bu nedensellik ilişkisi üzerinde ilk değişim zorunluluğu küresel ekonomik sebeplerle ortaya çıkmıştır ve feodal yapının Avrupa merkezli çözülmesinin ardında zorunlu olarak, Osmanlı’nın etkisi altında kaldığı dönemi ifade eder. İkinci mesele ise ilkinin tezahürü olarak ekonomik yapıda zayıflığı özellikte kırsal kesimde mali buhranın yaşanmasını teşkil eder. Buna bağlı olarak sistem çözülmesi toplumsal çözülmeyi getirmiş ve Tımar sistemi verimliliğini kaybetmeye başlamıştır. Osmanlı merkezi idare teşkilinde önemli bir yere sahip olan Tımar sisteminin çözülmesi ise merkezi yapıda zayıflığı beraberinde getirmiş ve otorite gevşekliği farklı iktidar odaklarının doğuşuna zemin hazırlamıştır. Bu iktidar odakları ve kentlerin bağlantısı noktasında dikkate değer bir husus da Osmanlı iskân politikasının bir sonucu olarak göçmen liderlerinin kentlere yerleştirilmesi olmuştur. Böylece toplumda iktidar odağı olabilecek elit toplulukların mekânsal yakınlığına zemin hazırlanmıştır. Mekânsal yakınlığın yanında, telgrafın kullanılmaya başlanmasıyla iletişim ağlarının güçlenmesi ve demiryolları projeleriyle, ulaşım ağları çevrelerinin kalabalıklaştırılması dönüşümün temeline önemli bir dinamik olarak kentlerin yerleşmesini sağlamıştır.

Kaynaklar

  1. Berkes, Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi yayınları, İstanbul, 2002
  2. Çubuk, Mehmet, “Türkiye’de Kentleşme Süreci ve Kırsal Alan Sorunları Kolokyumu”, Dünya Şehircilik Günü Kolokyumları, Mimar Sinan Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Yayını – I, 1985
  3. Ergeç, Özer, “Şehir Tarihi Araştırmaları Hakkında Bazı Düşünceler”, Belleten, C. LII, sayı: 203’ten ayrıbasım, Ağustos 1988, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 2007
  4. Ergenç, Özer, “Osmanlı Şehirlerindeki Yönetim Kurumlarının Niteliği Üzerine Bazı Düşünceler”, VII. Türk Tarih Kongresi, II. Ciltten ayrıbasım, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1981
  5. Gümüşçü, Osman, Tarihi Coğrafya, Yeditepe yayınları, İstanbul, 2006
  6. İnalcık, Halil, Doğu Batı Makaleler II, Doğubatı yayınları, Ankara, 2008
  7. Karpat, Kemal, Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Etnik Yapılanma ve Göçler, Timaş yayınları, İstanbul, 2010
  8. Orhonlu, Cengiz, “Osmanlı İmparatorluğunda Şehircilik ve Ulaşım Üzerine Araştırmalar”, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, No: 31, Ticaret matbaası, İzmir, 1984
  9. Ortaylı, İlber, Türkiye Teşkilat ve İdare Tarihi, Cedid Neşriyat, Ankara, 2008
  10. Safa, Peyami, Türk İnkılâbına Bakışlar, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2006

Betül Bülbül