Michael Parkes - Sufi Master

Bir İdeoloji Olarak Tasavvuf

Tasavvuf, filizlenmeye başladığı X. yüzyıldan itibaren İslam coğrafyasını çepeçevre saracak ve etkileri günümüze dek uzanacak siyasi, sosyal, kültürel ve bittabiî dinî mahiyette bir cereyandır. 1500 yıllık İslâm tarihinde bu kadar uzun soluklu ve çok boyutlu bir düşünce sistemi vuku bulmamıştır.

Öncelikle tasavvufun İslâm coğrafyasında doğuşunu genel olarak ele alacak olursak, karşımıza iki tür tez çıkacaktır[1]:

  1. İslâm dışı eski mistik din ve kültürlerle gerçekleşen etkileşim sonucu tasavvuf İslâm coğrafyasında doğmuştur (oryantalist tez).
  2. Kur’an’ın ve Peygamber’in ortaya koyduğu derunî bir hayat tarzına istinaden tasavvuf İslâm coğrafyasında doğmuştur.

Her ne kadar bu genel geçer tezler tasavvufun doğuşu konusunda başvurulan önemli bakış açıları olsa da “tasavvuf olgusu”nu tüm boyutlarıyla aydınlatmaya yetmemektedir. Tasavvufun sistematik ve yüzyıllar boyu kitlelere seslenebilme vasıfları karşısında bu tezlerin genel ve kalıplaşmış söylemi tatmin edici olmamaktadır. Bu kadar geniş çaplı bir fikir akımının herhalde sosyolojik bir altyapısının olması ve toplumun ihtiyaçlarına binaen tekâmül etmesi gereği mevcuttur. Bu sebeple tasavvufun kökleri henüz İslâm’ın ilk yüzyıllarında, Peygamber’in yaşamının son yıllarında ortaya çıkan “zühd hareketi”nde aranmalıdır. Genel manâsıyla bu hareket, İslâm’ın fetihler yoluyla yayılmaya başlamasıyla karmaşıklaşmaya ve heterojenleşmeye başlayan İslâm toplumunda ortaya çıkan değişimlere uyum sağlanamaması ve özellikle de Emeviyye döneminde “dünya nimetlerine ihtirasla bağlanan bir siyasi otoritenin mevcudiyeti” ve tabiî olarak karşılaşılan yeni kültürlerin de (Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm, Maniheizm, Zerdüştlük vs.) tesiriyle toplumun bazı kesimlerincebu olaylara karşı tepki mahiyetinde bir “inziva” ya da “protest tavır”dır. Bu hareketin öncüleri arasında Ebuzer-i Ğıffarî, Üveys-el Karanî, Herem bin Hayyân gibi saygın Müslümanlar sayılabilir. Sufiler de bu hareketle birebir aynı olmamakla birlikte benzer bir şekilde görüşlerini özellikle diğer kültürlerle gelişen temaslardan[2] istaifade ederek sistematize ettiler ve “zâhidler” gibi siyasi otoriteye ve toplumda meydana gelen hızlı değişimlere cephe alarak “tasavvuf” sistemini bu hareketten destek almak suretiyle vücuda getirdiler. Zamanla devleti ciddi manâda kritisize eder hâle gelen tasavvuf çevreleri devlet tarafından “zındık ve mülhid” ithamlarıyla karşılaşmaya başladılar. Kimi zaman kitabî dinle pek bağdaşmayan söylemleri devlet tarafından somut bir tehdit olarak nitelenmeye başlayınca da sürgünler ve idamlar süreci başladı. Zamanla bu süreçten iki taraf da rahatsız olmuş olacak ki bir uzlaşma zemini arayışı iki taraf için de su yüzüne çıkmaya başladı. Konsorsiyum alanının toplumdan başka bir yer olmadığını anlayan iki taraf birbirine yaklaşmaya başladı. Devlet, toplum nezdinde karizmatik olan sufileri, topluma seslenme noktasında bir aracı olarak kullanmaya; sufiler ise devleti, topluma daha etkili seslenebilme noktasında kendileri için bir meşruiyet zemini olarak görmeye başladılar. Neticede iki taraf arasında belirli bir süre de olsa iyi ilişkilerin tesisi sağlanmıştır. Elbette bu ilişkiler menfaatlerin kesişmesi neticesinde geliştiği için, çıkarların çatışmaya başlaması durumunda yeniden ilişkiler gerginleşmiştir.

Bu noktada sufilerin siyasal iktidarla olan ilişkilerine göre kategorizasyonu gerçekleşmiştir[3]:

  1. Conformist sufiler
  2. Non-conformist sufiler

Adlarından da anlaşılacağı gibi “conformist sufiler” siyasi iktidarla genel manâda ilişkilerini iyi tutmakta muvaffak olmuş sufi çevreleridir. Genelde Sünni yapıda ve şehirli kesime hitap eden tasavvuf zümreleridir.[4]

“Non-conformist sufiler” ise şu veya bu şekilde, siyasi otoriteye, gizliden veya açıktan muhalif olmuş, zaman zaman “militan” bir karakter almış sufi çevreleridir. Genellikle Sünni Müslümanlık dışında bir karaktere sahip olan bu zümre daha çok konar-göçer kesime hitap etmiştir.[5]

Tasavvuf ideolojisinin kendi içindeki kategorizasyonunu belirttikten sonra yine bu ideolojinin siyasallaşmasında rol oynayan bazı kavramlardan bahsetme gereği açığa çıkmaktadır. Bu kavramlar “velâyet” ve “kutb ve Mehdi inancı”dır. Birbirlerine sıkı bir şekilde bağlanmış bu kavramlar tasavvuf zümrelerinin ve bunların önderleri olan kişilerin siyasi arenada arz-ı endam etmelerine olanak sağlamıştır.[6]

Velâyet teorisi İslâm’daki peygamberlik (nübüvvet) makamına rakip olacak, zaman zaman onu ekarte edecek şekilde düzenlenmiş ve bir başka tasavvuf kavramı olan “insan-ı kâmil”le desteklenmiş bir makamdır. Bu makamın sahibi olan “velî” zat, Allah adına kâinatı yönetir. Velâyet teorisiyle yüksek ve ilâhi vasıflarla donatılmış olan bu kişiler, Allah’tan aldıkları kudretle bittabiî devleti gayrimeşru bir konuma iteceklerdi.[7] Tasavvuf zümrelerinin kendi aralarında mevcut olan rekabet velayet teorisini çeşitlendirme gereği kıldı ve “kutb” teorisi ortaya çıktı. Allah adına dünyevî otoriteyi ele alarak adaleti tesis edecek “Mehdi” kavramı da bu kavramların siyasi sahada daha dik durabilmelerini, muhalif söylemlerini daha gür ve protest bir şekilde ifade edebilmelerini sağladıktan sonra tasavvufun ideolojik temeli tamamlanmış oldu.

Tasavvufun bir ideoloji olarak ortaya çıkması ve gelişimi bu şekilde özetlenebilir. Tasavvuf özellikle Selçuklu ve Osmanlı Devletleri’nde sisteme karşı muhalefetin, eleştirinin en önemli başvuru noktası olmuş; Moğol istilâsı, Timur’un Anadolu’ya yürümesi, Safevi Devleti’nin gelişmesi, Celâli isyanları gibi siyasi, ekonomik, sosyolojik karışıklıkların arttığı dönemlerde muhalif kesimler tasavvuftan istifade etmişler veya direkt olarak sufi çevreler içinden çıkmış kişiler kendilerince kötü olarak değerlendirdikleri gidişata dur demek için gizli veya açık olarak tepkilerini belirtmişlerdir.


[1] Ahmet Yaşar OCAK, Osmanlı Sufiliğine Bakışlar, Timaş Yayınları, İstanbul, 2011, 1. Baskı, sf. 71

[2] “Tasavvufun fikir babaları sayılabilecek Hâris el-Muhâsibî, Zünnûn el-Mısrî, Bâyezid-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hallâc-ı Mansur gibi büyük sufilerin büyük çoğunluğunun kültürel temasın yoğunlaştığı bölgelerden oldukları görülecektir(Ahmet Yaşar OCAK, a.g.e. , sf. 73).

[3] Ahmet Yaşar Ocak, a.g.e. , sf. 76

[4] Mevlevîler, Nakşibendîler, Halvetîler ve Şiiliğe daha yakın bir duruşu olmasına rağmen Bektaşîler Osmanlı döneminin “Conformist” sufileridir. Melâmîlerin ise duruşu Sünnîliğe daha yakın olmasına rağmen daha çok “Non-Conformist” bir tavır takınmışlardır.

[5] Babaîler, Bedreddinîler, Kalenderîler, Alevîler gibi zümreler ise Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde “Non-conformist” bir tavır içersindedirler.

[6] Selçuklular dönemindeki “Babai İsyanları”, Osmanlı dönemindeki “Şeyh Bedreddin” ve “Alevi-Kızılbaş” isyanlarına önderlik eden zevat bu kavramları bir dayanak noktası şeklinde kullanmışlardır.

[7] Osmanlı Devleti padişahı II. Bayezid’in “Veli” unvanını kullanması bu açıdan düşünülmelidir. Mezkûr padişah devrinde ortaya çıkan ve sufi bir tarikat olan Safeviyye tarikatı menşe’li Safevi Devleti’nin Anadolu’daki tasavvuf zümrelerine daha etkili bir şekilde hitap ediyor olması Bayezid’in bu unvanı bir meşruiyet aracı olarak kullanma isteğinin bir göstergesidir.

İbrahim Tolga Kara