Vasily Polenov – Lake Tiberias

Gazali ve El-Munkizü Mine’d-Dalâl

Gazali Asrı Hakkında Kısa Bilgi

Gazali’nin yaşadığı yılları göz önüne alırsak (1058-1111) tarihin en mühim zamanını teşkil eder. Yaşadığı coğrafya (Horasan) da hakeza dikkatleri çekmektedir. Gazali, Maveraünnehr, İran, Ortaasya’nın batı bölgelerinde merkezi otorite olan Büyük Selçuklu Devleti’nin inhitat dönemine rast gelmiştir. Selçuklular daha önce bu karışık ve geniş coğrafyada kurduğu siyasi ahenk gerek iç isyanlar gerek dışarıdan gelen baskılar sebebiyle çökünce bölgedeki hem sosyal hem dini ayrılıklar baş göstermişti. Mezhep savaşları artık su yüzüne çıkmış, en ufak fikri ayrılıklara müteakiben korkunç olaylar baş göstermişti. Aynı zamanda Şii İsmailiyye mezhebinin Sünnilere karşı oluşan radikal faaliyetleri ve estirdikleri terör nedeniyle var olan sosyal ahenk çökmüş artık o coğrafyada güven kalmamıştı.  Doğu’da İslam’ı atlı put-perest kavimlere karşı koruyan Selçuklu Seddi yıkılınca İran ve Türkistan’da var olan zengin müslüman şehirler (örn. Semerkand, Buhara, Merv vb.) talan edilmişti. İslam’ın merkezi sayılan Ortadoğu dahi doğu cihetinde savunmasız duruma gelmişti. Ayrıca kutsal bir uyanışla harekete geçen Avrupa’nın inançlı orduları ise Suriye ve Mısır gibi İslam’ın merkezlerine darbeler indiriyordu. İslam, kalbinden ağır yara almakta ve sürekli kan kaybetmekteydi.

İlim ve fikir dünyası bakımından ise o devir İslam dogmatizmi Felsefe ve Bâtıniler ile savaş veriyordu. Ehl-i sünnet inancı sorgulanmaya başlanmış ve İslam’ın temel inanç ve ibadetleri farklı yorumlamalarla ve sorgulamalarla sarsıntıya uğramıştı. Ayrıca bilimsel ilerlemeler sonucunda oluşan bilgi birikimi neticesinde felsefe yayılmış, gelişmiş ve Eski Yunan’dan alınan felsefe kendine ait farklı bir ekol haline gelecek kadar güçlenmiştir. Fakat felsefenin halk üzerindeki etkisi gittikçe olumsuz olmaya başlamış bir çok insan dillerde dolaşan bu muğlak sorulara cevap aramış ve bu sebeplerle soru girdaplarında boğulmuştu. Kısaca bu devir, Gazali’nin kendi tarifiyle: “içinde çoklarının boğulduğu pek azının kurtulduğu coşkun bir deniz” gibi hem siyasal hem sosyal alanlarda İslam dünyası ciddi sarsıntılarla mücadele etmekteydi.

Gazali ve Yeni-Plâtoncu Akım

Felsefede “Tabiat ötesini” açıklama girişimleri Eski Yunan’dan beri vardır ve bunu akla dayalı metotlarla irdelemeye çabalamışlardı. İnsan, aklı sayesinde tabii ilimler, matematik ve mantık ilimleri üzerinde kesin ve tartışılmaz prensipler kurmayı başarmıştır. Çünkü akıl bu ilim dallarını incelerken kendi yetki alanında kalmıştır. Aklın uzmanlık alanı maddi ve algılanabilir nesneler veya matematikte olduğu gibi algılanabilir nesnelere ait sembollerdir.[1] Fakat filozoflar, matematik ve tabii ilimlerdeki bu başarıyı felsefeye taşımak istemişler ve tabiat ötesi felsefeyi akılla açıklama girişimleri olmuştur. Bu düşünce Eski Yunan’dan beri var olmuş rasyonalist ilahiyat felsefesidir.  Bu felsefi disiplinin en güçlü yaratıcıları Platon ve onun takipçisi Aristoteles’tir.

Aristo’nun ve onun takipçileri bu alanlarda bazı girişimlerde bulunmuştur. Aristo’nun sağlam prensiplere dayalı mantığı Tabiat ötesini incelemek için oldukça yetersiz olduğu görülmüştür. Aristo ve onu takip edenler bu alanda başarısızlığa uğrayınca rasyonalist ilahiyat felsefesinin inceleme alanı değişmiştir. Nitekim Prof. Santiliana, bu değişimi şöyle söyler: “ işte bu durum, Aristo’nun ölümünden sonra ilahiyat alanından ümit kesip sadece tabii ilimler ile ahlak alanında kalmaya sürüklemiştir. M.Ö. 3. Yüzyılın felsefecileri sadece bu iki alanda uzmanlaşmıştır.[2] Rasyonalist ilahiyat, hem Hıristiyan dünyasında hem de İslam dünyasında bu iki alan (tabii ilimler ve ahlak) üzerinde devam etmişti.

İslam dünyasında ilahiyat felsefesi İslam’ın temel dogmatizmi olan vahiy ve diğer İslami unsurları (peygamberlik, ahiret) incelemeye almıştır. Vahyin akılla anlaşılabilirliği üzerine fikirler üretilmiş, dini dogmaların hepsini aklın tezgâhına sunmuş ona göre sonuçlar çıkarmıştı. Gazali döneminde, vahiy ile felsefenin uyumu sorunu tartışılmaktaydı. Aslında İslam felsefesinde bu tartışmanın geçirdiği iki süreç vardır. İlk dönem Mutezile tezine karşı Eş’ari antitezi, ikinci dönem ise Kindi, Farâbi ve İbn Sina’nın oluşturduğu adına “Felâsife” denilen yeni-Plâtoncu ilahiyata karşı Gazali antitezi.  Prof. Ahmet Arslan’a göre, Yeni-Plâtoncu ilahiyat, temelleri Platon ve Aristo tarafından atılan ve Felâsife tarafından devam ettirilen felsefedir. Bu felsefe varlık hakkında kesin, ispatlanmış, doğru bilgiler veren önermelerden kuruludur. Bu felsefe, varlığın bir parçası ve kaynağı olan Tanrı ve tanrısal şeylerin hakikatleri üzerinde de kesin, upuygun bilgilere sahiptir.

Mutezile fırkasından ve Vasıl İbn Atâ’dan imam Eş’ari’ye kadar, İslam ilahiyatı büyük çehrelerine kavuşmuş değildir. Bu ilahiyatın ve İslam Ortodoksluğunun birleştiren Eş’ari’dir. Mistik düşünceyi ve ahlakı en büyük salahiyet ve kudretle temsil eden adam Gazali’dir. Onun bütün amacı aklın bilgi vasıtası olarak beceriksizliğini ve kifayetsizliğini isbata çalışmak oldu. [3]Gazali, bu felsefeyi eleştirirken şu iki nokta üzerinde durmuştur.  Birinci nokta, bu konuyla ilgili önermeleri aynı nitelikte olmayan birden çok felsefi disiplinin olduğunu söyler. Bu felsefi disiplinlerden “ilahiyat” denilen ve Tanrı ve tanrısal şeyleri konu olarak alan disiplinde, filozofların, hiç de iddia ettikleri gibi kesin, ispatlanmış, doğru bilgilere sahip olmadıklarını görecektir.  İkinci nokta ile ilgili olarak Gazali, filozofların bu felsefi ilahiyatta ileri sürmüş oldukları belli başlı tezlerin varmış oldukları belli başlı sonuçların, hiç de onların iddia ettikleri gibi İslam vahyinin ana dogmatik unsurları ve tezleriyle telif edilebilir durumda olmadıklarını, tersine bazı konularda İslam öğretisine aykırı unsurlar içerdiklerini görecektir. Sonuç olarak Farâbi ve İbn Sina gibi filozoflarca ortaya sürülen felsefi ilahiyat İslam öğretisine aykırı unsurlar içermektedir. Ayrıca daha genel olarak, herhangi bir felsefi ilahiyat mümkün değildir. Tanrı ve tanrısal şeyleri kendisine konu olarak alacak bir felsefi araştırma hiçbir şekilde ciddi sonuç vermez çünkü peygamberlik, vahiy, İslam, felsefenin ve aklın üzerinde bir alanın ürünüdür.[4]

Gazali ise bu rasyonalist ilahiyat felsefenin yaptığı bu girişimlerin ileride tıkanacağını ve bu yolda çaba sarf edenlerin boşlukta gezdiğini düşünmüştür. O’na göre, Platon ve Aristo ve ardından gelen Felâsife’nin yaptığı başlıca yanlış onların akılla inancı uzlaştırmaya çalışmalarından geliyordu. Onların ne derece zıt olduklarını birini feda etmeden ötekinin kabul edilemeyeceğini anlamıyorlar. Mutezile, Eş’ariler ve başlıca filozoflar tarafından yapılan bütün uzlaştırma teşebbüsleri başarısızlığı mahkûmdur.[5] Onları bu yoldan kurtarmak ve bu girişimlerin cahiller üzerindeki etkisini azaltmak için çok yönlü büyük bir mücadele Gazali’yi bekliyordu. Gazali: “rasyonalist ilahiyat felsefesi boşu boşuna zaman harcamaktır; insanlığı şüpheye düşürür, imanını sarsar, temel prensiplerini sarsmaktan, ayrılık ve anlaşmazlık meydana getirmekten başka hiçbir sonuç doğurmaz”[6] demiştir.

Gazali, filozoflarla savaşırken amacı nasıl yanıldıklarını ortaya çıkarmak ve onların insanlar tarafından beslenen aşırı itimatların asılsızlığını ispat etmekti. Bu savaş için uyguladığı metotları: “felsefecilere karşı çıkarken onların görüşlerini isnat etmek isteyen bir tartışmacı gibi değil, onları reddeden bir hakikat arayıcısı olarak karşılarına dikiliyorum. Bu yüzden onların görüşlerini reddederken çeşitli mezhepler adına hareket ederim. Kimi zaman Mutezile, kimi zaman Kerramiye ve kimi zaman Vakıfiye mezhebinin tarafını tutarak onları sustururum; onların karşısına belirli mezhebi tutarak çıkmıyorum.” şeklinde ifade etmiştir. Gazali, Tehafütü’l-Felasife adlı eserinde, filozofların akla dayanarak öne sürdükleri tüm görüşleri, gene akla dayanarak yenmiştir. [7] Gazali’nin öne sürdüğü deliller diğer rasyonalist filozoflarınkinden daha az akılcı değildi. Gazali ile felsefeciler arasındaki tartışmanın kökü aslında akıl yolu ile tabiat ötesi âlemin kesin bilgisine ulaşılıp ulaşılamayacağıdır. Felsefeciler olumlu cevap verirken Gazali ulaşılamaz demiştir.

Gazali bu düşünceyle dini kanunları aklın tezgâhından kurtarmış, felsefe gibi halkın kafasını karıştıran binlerce soruya mistik metotlarla cevap vermişti. Buna göre Gazali ile felsefe arasında çatışma detaylarla ilgili uyuşmazlık değil köklü bir bağdaşmazlıktır. Daha sonra mağripten İbn Rüşd, Gazali’nin akıl’a karşı yaptığı bu taarruzlarına cevap vermiş ve Felsefe ile Gazali’nin fikirleri kesin bir şekilde ayrılmıştır. İslam ilim tarihinde uzun yıllar sürecek ayrılık ve tartışma başlamıştı.

İslam felsefesinde Meşşailik adını alan Aristoculuğa İbn Sina ve İbn Rüşd hareketlerine karşı Gazali’nin tesirleri sonradan Muhiddin-i Arabî ve Celaleddin Rumî ile büsbütün kuvvet bularak İslam şarkında modern ilmi düşüncesinin doğmasını bugünlere kadar geciktirmiştir.  Dr. Sachau Gazali’ye karşı eleştirisi çok ağırdır:

“dördüncü asır Müslümanların fikir tarihinde bir dönüm devridir. 500 yıllarda ehl-i sünnet imanının yerleşmesi müstakil ilmi araştırmalarının yolunu ebediyen kapamıştır. Eş’ari ve Gazali olmasaydı, Araplar Galilée’lerin, Kepler’lerin, Newton’ların milleti olacaktı.”[8]

Gazali’nin filozofları tenkidi, İslam dünyasında Eş’ari kelamını kuvvetlendirmekten başka büyük tesir yapmadı.  Sultan II. Mehmed’in emriyle Hocazade tarafından üçüncü bir Tehafüt yazılmıştır. Burada güdülen amaç Felsefe ile Dini hükümleri birleştirmek ve uzlaştırmaktı. Ayrıca Latince çevirileri yardımıyla Batı’da sonraki yüzyıllarda yankıları büyük oldu. Gerek rahip Ramon Marti fikirleri için Gazali’yi kullanmıştır. Pascal da fikir konusundan Gazali’den etkilendi. Saint Thomas da hakeza Gazali’nin fikirlerini ya Latince çevirilerinden ya da Ramon Marti sayesinde kullandı. Ortaçağların sonunda Gazali’nin tesiri büyümüştür. Zaten ortaçağ Hıristiyanlık felsefesinin Gazali’ye benzerliğine şaşırmamak gerektir. Gerek Kant ve İskoçya ekolü (D. Hume) de Gazali fikirlerine benzerlik taşımaktadır. [9]

El- Munkizü Mine’d-Dalâl

Bu kitap Gazali’nin diğer eserlerinden farklı olarak kendi fikri hayatını ve geçirdiği manevi devrimleri anlatmıştır. İlk önce kitabı neden yazdığından başlayarak daha sonra hakiki bilgiye ulaşma yolarını nasıl elde ettiğinden bahsetmiştir. Daha sonra ilimleri tasnif etmiş ve halkın faydasına dokunanları söylemiştir. Gazali, bu kitapta kendisini anlatmış adeta bir anı niteliğinde olmuştur. Bu sayede o büyük İslam bilgininin iç dünyasında nelerin olduğunu buradan öğreniyoruz.  Bu kitabın yazılma üslubu bilim edebiyatında sık rastlanan bir üslup değildir. Gazali’nin bu kitabı doğu/şark edebiyatında bir ilk veya özgün niteliğe haizdir çünkü ilk defa bir kitapta yazar kendi hayatından bilimsel tahlil yapma yoluna girmiştir. Genel olarak kitap bilgiye ulaşma yollarında çekilen sıkıntılar ve onların fayda ve zararlarını kendi hayatından örneklerle aktarmıştır. St. Augustin’in İtiraflar, Descartes’in Metot Üzerine Konuşma ve Rousseau’nun İtiraflar’ına benzetilebilir.

Gazali bu kitabı ömrünün sonlarına doğru ve 50li yaşlarda yazmış ve küçük risale tarzındadır. Bu kitabında sürekli daha önce yazdığı kitaplarına atıfta bulunmuş ve o kitaplardan kaynak almıştır.  Ana merkeze felsefi ilimleri koymuş ve o ilimlerin karşısına tasavvufu yerleştirmiştir.

1) Kitabın Yazılma Sebebi ve Etkenler

Gazali kitabın yazılma sebebi hakkında kitabın takdiminde dediği gibi “…benden ilimlerin amacı ve sırlarını, mezheplerin tehlikeleri ve içyüzlerini sana bildirmemi, meslek ve yollarının aykırılığına rağmen zıt görüşlü mezhep arasından gerçeği çıkarmak için katlandığım sıkıntıları anlatmamı ve taklit tabanından basirete dayanarak değerlendirme doruğuna tırmanmaya nasıl cesaret ettiğimi söylememi istiyorsun…”[10] Ayrıca Gazali hem kendi hayatında hem de İslam felsefesinin değişip gelişmesinde akisleri olan kararlarının temelinde ne yattığını söylemektedir. Yani Kelam ilminden nasıl faydalandığını sadece Masum İmam’dan ilim öğrenme derdine düşmüş Ta’limiye mezhebinden neden soğuduğunu ve felsefeyi hafife alma sebepleri ve en sonunda fikirlerinde dayanak noktası olan tasavvufi düşüncede karar kılma sebeplerini açıklamak için yazdığını beyan etmiştir. 

Gazali bu kitabı yazmaya iten sebepler olarak, devrine bakıp insanların gerçek bilgiye ulaşmak için çabaladığını, birçoğunun bilgi zannedip içine girdiği şeylerde bidat ve küfür yollarında kaybolduğunu ve ümmetin bilgiye ulaşma konusunda fırkalara ayrıldığını ve bunların arasında uyum ve ahenkten ziyade çatışmaların olduğunu müşahede etmişti. Eserinde geçen şekilde söylersek: “içinde çokların boğulduğu, az sayıda insanın kurtulduğu engin bir deniz”in yarattığı tehlikeyi fark etmiş ve orada boğulmakta olan insanları kurtarma derdine düşüp eserini bir can simidi vazifesinde yazmıştır.

2) Bilgiye Ulaşma Yolları

Gazali bilgiye ulaşma yolarını incelerken kendinden önceki filozoflar gibi incelemeye ilk duyu organlarıyla başlar.  Duyu organlarını incelerken gördüğü göz yanılmalarının akılla çürütülebileceğini tetkik etmiş ve duyu organlarının vereceği bilgilerin güvenilemeyeceğini akıl muhakemesiyle görmüştür. Sonra ikinci safha olarak aklı incelemeye karar veriyor ve ilk başlarda bazı mantıki kuralların akılla doğrulanabileceğini görüyor ve buna dayanarak aklın kesin bilgiye ulaşabileceğini düşünüyor. Fakat duyu organları metodunun yanlışlığını akıl metoduyla çürütürken akli metodun yanlışlığını bulan akıl ötesi metodun olup olmayacağı düşüncesine kapılan Gazali, rüyalar âlemini örnek gösterip orada olan olayları hiçbir akli metotlarla ispatlanamayacağını bildiği halde inandığını ve bunun akıl ötesi bir şeyin de var olduğunun ispatı olduğunu iddia etmiştir. En son olarak sufilerin uyguladığı metodu deniyor ve ondan gelen bilgilerin ise şüphe duymaya gerek olmadan inandığını bu sayede kesin bilgiye ulaşabildiğini söylüyor. Kendi deyişiyle: “…delil düzerek veya art arda cümleler sıralayarak değil, doğrudan doğruya ulu Allah’ın kalbime akıtmış olduğu bir nur sayesinde…” olduğunu söyler. Bu bilginin kalpte doğuracağı iç rahatlık ve yanılmazlık duygusu öyle kuvvetli olmalı ki yanlış olduğunu ispat için birisi tabiat-üstü bazı olaylar meydana getirse (mesela, taşı altına ve bunu iddiasının doğruluğuna bir delil olarak sunsa) bu bilgi sahibine bilgisi hakkında herhangi bir şüphe vermemeli, sadece o kişinin bunu nasıl yapabildiğine şaşmalıdır. Kısaca bu bilgi yakınî bilgi olmalıdır.[11]

3) Gerçeği Arayanlar

Gazali, bu kesin, zorunlu bilgi hakkında tesbit etmiş olduğu ölçütlere uygun olarak kendi zamanında ortaya çıkmış olan çeşitli fikri grupları tetkik ederek onların ulaştığı doğru bilginin değerini göstermek istemiştir. Buna göre İslam düşünce dünyasının şeylerin hakikati üzerine bilgi vermek iddiasında bulunan dört ana grubu incelemiştir. Bunlar: Kelamcılar, Bâtıniler, Filozoflar ve Sufiler.

a) Kelamcılar

Bunlar görüş ve nazariye ehli olduklarını ileri sürerler. Bunların amacı ehl-i sünnet inancını bidatçilerin vesvese ve kuruntularına karşı korumaktır. Gazali ilk başlarda bu yolu tasvip etmişti. Ama Kelamcıların metodu, bir fikri savunmak için muarızlarının mantıki metotlarında çelişkiyi yakalayarak sıkıştırmak veya kabul edilmiş Kur’an ve hadislerle ispat etmeye çalışmaktır ancak bu metodun sıkıntısı eğer karşı taraf akli deliller içinde düşünüyorsa ikna olamama ihtimali vardır. Bu metot Gazali’yi başka yollara düşürdü. Gazali bu ilmi “kendi maksadı açısından yeterli, fakat amacım açısından yetersizdi” demiştir.[12] Kelamcıların yaptıkları şey genellikle karşılarındakileri, başlangıçta kabul etmiş oldukları öncüllerden çıkan zorunlu sonuçları kabul etmeye zorlamak onların öncüllerle çelişkiye düştükleri durumları göstermektir. Doğruluğu zorunlu olarak bilinen şeylerden başkasını kabul etmeyen bir kimse için kelam şüphesiz doyurucu olmayacaktır.

b) Bâtıniler

Bunlar zaten bilginin kaynağının akıl olmadığını savunmaktaydı. Bunlar gerçeği sadece Yanılmaz/Masum İmam’dan öğrenileceği iddiasındadırlar. Gazali ise Masum İmam kavramını tartışmaya açarken O’nun kim olacağını, nereden bilineceğini ve O kişinin ilim talep edene ilim verebilmesinin mümkünatını sorgulamıştır.

c) Felsefeciler

Bunlar mantığa ve kesin delillere dayandıkları iddiasındadırlar. Gazali filozofları 3 grupta toplamıştır:

Dehriler

Kâinatın bugünkü gibi ezelden beri var olduğuna inanırlar. Bunlar Tanrı’nın varlığını inkâr ettiği için Gazali incelememiştir.

Tabiatçılar

Tabiat üzerinde canlı ve cansızlar âlemini incelemişlerdir. Akıl gücü ve mizaç dengesi ortadan kalkınca bedensel yapı bozulur bu sebeple tekrar dirilme olmaz. Bunlar ahreti inkâr ettiği için Gazali inceleme alanına sokmamıştır.

İlahiyatçılar

Dini felsefe ile bütünleştirmeye çalışan yeni-Plâtoncu akımdır. Dini ve dini nassları akli metotlarla yorumlama çabasına girdiler. Gazali bu kişilerin ilahiyata kattıkları yorum sebebiyle inceleme alanına dâhil etmiştir. Gazali esas olarak bu grubu almasının sebebi, hem bunların diğer grupların görüşlerini başkalarına ihtiyaç bırakmayacak şekilde çürütmüş olmaları, hem de diğer gruplar daha önce dediğim gibi ya Tanrı’nın varlığını inkâr etmeleri ya da Ahiret’i reddetmeleri sebebiyle İslam dogmasına uymadığı için ilgi alanına sokmamıştır.[13]

Felsefi İlimler
Riyaziye

Matematik, geometri, astronomi alanlarını ihtiva eder. Bu ilimler kesinlik içerir o sebeple ilahiyat gibi her konuda tartışma olan bir alanı riyaziye ile değerlendirmek zordur. Tıpkı gramer inceleyen bir dilcinin tıp metotlarıyla tetkik etmesinin zor olması gibidir. Bu ilimlerin iki tür tehlikesi var. Bu ilimlere ilk başlayan kişilerin dinsiz hocalarını görüp de onlara uyması ve dinden çıkması, ikincisi ise bu ilimlerin kökünün felsefeden geldiği iddiasıyla kökten reddetme yanlışlığıdır.

Mantık

Delillerin ve kıyasların şartlarını ve mukaddimelerin nasıl düzenleneceğini ve hadd-ı sahihin (doğrunun tanımı) nasıl düzenleneceğini araştırır. Kısaca akıl yürütme yollarının düzenlenmesidir. Bu ilmin metodu ilahiyat için kullanılamaz çünkü mantımda matematik kadar kesin yargılara ulaşmayı hedefler.

Tabii ilimler

Gökyüzü âleminden, yeryüzünde bulunan su hava toprak ateş gibi elementlerden, canlılar ve madenler gibi bileşik cisimlerden ve bunların değişme, başkalaşma ve birleşme hallerinden bahseder.

İlahiyat

Filozofların en çok yanılgıya düştüğü alandır. Aristo felsefesini İslam’a göre yorumlanışından ibarettir. Gazali aklın bu alandaki konularda yetkisiz ve yetersiz kaldığını iddia etmiştir. Hem matematikte hem de mantık ilminde gördüğümüz burhanlarla kesin sonuçlara ulaşma bu ilimde geçerli değildir. Gazali, ilahiyat derken sadece Tanrı’nın varlığı, özü ve sıfatları, evrenle ilişkisi gibi konuları ele alan dar anlamda ilahiyat’ı kastetmemektedir.[14] Çünkü bu alandaki ilahiyat Tanrı’nın varlığı, evren üzerindeki rolü, vb. durumları tartışmaktadır ki bunun Gazali’yi ilgilendirmediğini söylemiştik. Gazali’nin filozoflara karşı bu alanda yaptığı eleştiri, filozofların ilahiyatı bir bilim olarak görmeleri ve onun fikirlerini matematik veya mantık metotlarıyla doğruluğunu tartışmalarıdır. Çünkü ilahiyat ilminde mevcut bulunan fikirler, hiçbir kesinliği olmayan, doğruluğunun sadece genel-kabulle sağlandığı bilgilerdir.

Siyasiyat

Dünya meseleleri ile ilgili konularda kamu yararını gözeten ve devlet adamlarına hitap eden hikmetlerdir.

Ahlak ilmi

Nefsin sıfat ve huylarını sınıflandırmaktan, bu sıfat ve huyların cinslerini ve nevilerini belirlemekten bir de nefsin nasıl arzulanacağından ve onunla nasıl mücadele edeceğinden ibarettir. Gazali burada doğru söz için söyleyene değil söylediği sözün tetkik edilmesi gerektiğini söylemiştir.

4) Ta’limiye Mezhebi

Gazali’nin döneminde oldukça geniş tesirleri olan bir mezheptir.  Bâtınilik olarak bilinen bu mezheb o yıllarda halk üzerinde kurduğu etki hem devlet için hem de sosyal düzen için büyük tehlike arz etmiştir. Eserin bu bölümünde Ta’limiyecilerin fikirleri ve tezleri sıralanıyor ve onlara karşı Gazali’nin antitezleri sıralanmıştır. Her şeyin içyüzünün hakkı ayakta tutan Yanılmaz İmam’dan öğrenileceğini savunur. Bu metotta problem imamın yanılmazlığını tespit etmenin zorluğu veya o imamın kim olacağı problemi vardır. Ve o İmam’ın bulunması halinde ne kadar faydalanacağın da bir problem oluşturmaktadır.  Burada Ta’limiye’ye karşı gazali, doğru ve yanılmaz imamın sadece peygamber olduğunu söylemiş ve kendisinin de şu durumda hayatta olmadığını belirterek bu metotla bilgiye ulaşılamayacağını iddia etmiştir. Gazali’ye göre İslam hükmü verilirken önce nass’a (Kur’an ve sünnet) eğer yetersiz kalınırsa âlimlerin görüşlerine uyarak hüküm verilmelidir diyerek Yanılmaz İmam tezini çürütmüştür.

5) Tasavvuf Yolu

Nefsin sızma yollarını kesmek onun kötü huylarından ve çirkin sıfatlarından arındırmak böylece Allah dışında kalan her şeyi kalpten atarak onu Allah zikri ile süslemeyi başarmaktır. Bu yol Gazali’nin daim olduğu metottur. Gazali’nin bilimsel bilgiye ulaşırken en güvenli gördüğü yoldur. Gazali, eserinin bu bölümünde tasavvufun tanımını yaparak neyi hedeflediğini, insanlara faydalarının ne olduğu ve kendisinin neler gördüğünü anlatır. Onlar hakkında fevkalade övgü dolu sözler takip etmiştir. Allah yolunu tutmuş kişiler sadece sufilerdir, sözü Gazali’ye aittir.

Bölümün ilerleyen kısımlarında kendi tabiriyle olgunlaşma evresi dediği inziva dönemlerini anlatmaktadır. Ve bu uzun inziva döneminde olan olaylar ve neden geri döndüğü anlatılmıştır. O inziva dönemleri hakkında o dönemde yaşadığı olayların kelimelerle ifade edilemeyeceğini söylemiş ve sadece sufilerin derdini anlayabileceğini belirtmiştir. Gazali dünyevi olarak ulaşabileceği en yüksek seviyede iken dünyadan elini çekmiş ve 11 yıl süren bu inziva daha sonra sosyal hastalığın artması ve dalgalarda boğulan insan sayısının yükselmesi sebebiyle inzivadan geri dönmüştür.

6) Nübüvvetin Mahiyeti

Nübüvvet konusunda 3 türlü şüphe:

1) Böyle bir şeyin olabilmesi mümkün müdür?

Akıl ile öğrenilmesi zor olan bilgilerin varlığı bu görüşü ispatlar. Yani Tanrı kavramının evrensel ve her insan için aynı anlamı taşıması örneği gibi. Çünkü bu mefhumlar deney ve tecrübe ile olmaz.

2) Veya gerçekten olmuş mu?

İnsanın akıl dış bilgilere sahip olması ve onu kullanabilmesi ve yukarıdaki gibi insanlar Tanrı, melek ve diğer dini terimleri rahatça anlayabilmesidir.

3) Falan belirli kişi peygamber midir?

Ya gözlemleyerek ya da nebi olduğu iddia edilen kişinin fikirleri üzerinde tetkikler ile tespit edilebilmesi sayesinde bilinir. Yani bir kişi ciddi araştırmalar yaparsa hangi tıp uzmanının daha iyi olduğunu öğrenebilir. Aynı durum da peygamberlik ile ilgili hususları çok iyi bilenler falan kişinin peygamber olup olmadığı hususunda yargıda bulunabilir.

7) Sosyal hastalık ve tedavisi ve Tekrar hocalık

Dine tam bağlılık ve şeriata şüphe duymadan inanma çünkü bedeni hastalıklara uygulanan tedavinin akılla bağdaştırılamayacağı gibi ruha uygulanacak tedavi ise yine akla uygun değildir. Gazali döneminde ehl-i sünnet inancına gelen ağır sorular halkın zihnini karıştırmıştır. Bu fikir girdabında boğulan insanların sayısının artması, o yıllarda inzivaya çekilmiş olan Gazali’nin bu sosyal hastalığa çare bulması için tekrar ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

İmanın zayıflamasının sebepleri

a) Felsefe ilimlerine dalanlara dayanan sebep

Bazı insanlar, felsefe sayesinde dinin ve peygamber mesajlarının özünü kavradığını iddia ederek, ibadet etmenin gereksizliğini iddia etmişlerdir. İbadetlerin kendine sahip olamayan ve bilgiye ulaşmada yeterli fikre sahip olmayan cahil halkı dizginlemek için zorunlu kılındığını iddia etmişlerdir.

b) Tasavvuf yoluna dalanlara dayanan sebep

Bazı insanların tasavvufta ulaştıkları merhalelerin verdiği hazla kendini Tanrı’ya yakın hissetmekle artık Tanrı’ya ibadet etmenin gerek olmadığını iddia etmiştir.

c) Ta’limiye mezhebine dalanlara dayanan sebep

Bunlar, Masum İmam gelmeden ona bağlanmadan dinin yaşanamayacağı görüşündedirler.

d) Halk arasında âlim kılığında gezenlerle kurulan ilişkilere dayanan sebep

Bazı âlimlerin sahtekâr olması sebebiyle halk arasında yaptıkları kötü işlerin halk tarafından örnek alınmasıdır. Mesela faiz yiyen âlimleri gören halk faiz yemeyi kendilerine meşru kılmışlardı. Veya bazı halkın eğer şeriat titizlilikle uygulanan bir şey olsaydı büyük âlimler uygulardı görüşünü benimsemesi hasebiyle bu kişiler imanlarını kaybetmişlerdi.

Kitap Hakkında Sonsöz

Gazali, insanlar için bir rehber veya kılavuz olması amacıyla yazdığı bu kitap imanın zayıflama sebeplerini açıklayıp onlara verdiği mutmain cevaplarla nihayete ermiştir. Küçük bir risale tarzında (35-45 sayfa) yazılmış bu kitap doğru bilgiye ulaşma yolları, bilgi türleri, bilgiyi arayanların özellikleri ve hangi metotlarla bilgiye ulaşılacağını kendi tecrübeleriyle anlatmış ve o dönem karanlıkta kalan insanlar için bir ziya rolünü üstlenmiştir. El-Munkiz, Gazali’nin felsefeye karşı yazdığı kitapların sonuncusu ve en etkili olanıdır. Sadece felsefeye karşı değil o dönemde etkisi gittikçe artan Ta’limiye mezhebine karşı da savaş açmıştır.

Gazali, felsefe ile ilgili eserlerinden diğer mühim olanı da Tehafüt-ül Felâsife’dir. Bu kitapta Gazali felsefecilerin bilgiye ulaşırken düştüğü tutarsızlıkları ve yanlışları ve diğer insanlar üzerindeki tesirlerini anlatmıştır. Gazali bu eserde filozofların sağlam prensiplere dayanmaksızın bazı görüşlere balıklama atladıklarını ve bu yüzden kendilerini ebedi şekilde mahvettiklerini ve halka felsefenin yanlışlıklarını göstermek için yazmıştır. Bu esere benzeyen Mekâsıd-ül Felâsife adlı kitabı da vardır.

Kaynakça

  1. Arslan Ahmet, İbn-i Haldun, Vadi Yayınları, Ankara, 2002
  2. Mahmud, Abdulhalim, El-Munkizü mine’d-Dalâl, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 2010
  3. Ülken Hilmi Ziya, İslam Felsefesi, Ankara, 2. baskı
  4. Safa Peyami, Türk İnkılâbına Bakışlar, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2006,

[1] Abdulhalim Mahmud, El-Munkizu Mine’d-Dalâl, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 2010, s 75

[2] Abdulhalim Mahmud, a.g.e., s 76

[3] Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2006, s156

[4] Ahmet Arslan, İbn Haldun, Vadi Yayınları, Ankara, 2002, ss, 286-287

[5] Hilmi Ziya Ülken, İslam Felsefesi, Selçuk Yayınları, Ankara, s 122

[6] Abdulhalim Mahmud, a.g.e., s 77

[7] Abdulhalim Mahmud, a.g.e, s, 80

[8] Peyami Safa, a.g.e,, s 157

[9] Hilmi Ziya Ülken, a.g.e., s 124

[10] Abdulhalim Mahmud, a.g.e. s 95

[11] Ahmet Arslan, a.g.e., s, 29

[12] Abdulhalim Mahmud, a.g.e., s 105

[13] Ahmet Arslan, a.g.e. ss 295 297

[14] Ahmet Arslan, a.g.e. s 307

Osman Süreyya Kocabaş

4 Yorum