Bernard Lewis ve Halil İnalcık

Gelişen Türkiye’de Sosyal Bilimler ve Tarih

Ülkeler ihtiyaçlarını farklı mecralardan karşılarlar. Eğer bir ürün o ülkede yetişmiyorsa ithalat yapılır. Diğer bir ürün ihtiyaçtan fazla üretilebiliyorsa o ürün ihraç edilir. İnsan kaynaklarında da durum aynıdır. Gelişmiş ülkeler genellikle az gelişmiş ülkelerden ihtiyaca binaen insan alırlar. Bu insanlar genellikle ağır sanayide çalışacak vasıfsız işçilerdir. 2. Dünya ülkeleri dediğimiz, gelişmekte olan ülkeler tarafında durum bambaşka bir hal almıştır. Zira bu ülkeler, gelişmemiş ülkelerden sanayide çalışacak işçi alırken, gelişmiş ülkelere de yetişmiş eleman ihraç ederler. Beyin göçü dediğimiz olgu tam olarak budur. Giden insanlar genellikle doktor, mühendis ve sair teknik meslek erbaplarıdır. Sosyal Bilimler alanında yetişmiş insanlar yani hukukçular, tarihçiler, politikacılar genellikle bu gelişmiş ülkelerde özenle yetiştirilmektedirler. Gelişmekte olan ülke ile gelişmiş ülke arasındaki fark da buradan gelir. Bilimsel manada eserler verebilecek insan gücünü ülkeler dışarıdan ithal edemezler. Zira o ülke için düşünecek insanların o ülkede yetişmeleri gerekir. Düşünce adamı yetiştirme gayreti içinde olmayan ülkeler ekonomik manada ne kadar gelişirlerse gelişsinler, global arenada kendilerini ifade edemezler ve saygınlık kazanamazlar. Bugün ABD’nin saygınlığı Katar’dan, Bahreyn’den daha fazladır. Zira bu ülkedeki bilim insanı sayısı, zengin körfez ülkeleriyle kıyaslanamayacak kadar çoktur. Tüm bu argümanların ışığında düşünsel gelişiminin, bir ülkeyi zamanla süper güç haline getirebileceğini söyleyebiliriz.

Sosyal Bilimlerin pek çok alanında yetersiz olan ülkemizde, Tarih bilimi de bundan nasibini almıştır. Cumhuriyet’in ilanından sonra 1931 senesinde “Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti” şimdiki adıyla “Türk Tarih Kurumu” kuruldu. Buradaki amaç yeni kurulmuş bu devleti bir arada tutacak ortak bir Tarih bilinci geliştirmekti. Ayrıca Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurularak, ülkeyi ileri taşıyacak bilim insanlarının yetiştirilmesi amaçlandı. Bu fakülte az sayıda öğrenci alıyor ve bu öğrencileri nitelikli bir şekilde yetiştiriyordu. Buradaki öğretim elemanları Osmanlı Devleti’nin ilmiyesinde yer almış birikimli insanlardı. M. Fuat Köprülü, İsmail Hakkı Uzunçarşılı bunlardan bazılarıdır. Dolayısıyla Tarih öğretiminde ilk aşama Osmanlı mirası ile gerçekleşmiştir. Tabi sadece hocalar ile değil öğrencilere verilen imkânlar ile de Tarih bilimine önem verildiği görülmektedir. Zira mezun olan öğrencilerin çoğu devlet desteği ile yurtdışına master ve doktora programlarına gönderilmişlerdir. Ayrıca bu öğrenciler inceledikleri konuları yerinde görme ve ana kaynaklara ulaşabilme şansına sahip olmuşlardır. Halil İnalcık, Osman Turan, Mehmet Altay Köymen gibi alanında kilometre taş olan ünlü Tarihçilerimiz hep bu dönemin mezunlarıdırlar.

Peki, günümüzde Tarih eğitimine verilen önem ne durumda? Şu anda Türkiye’nin hemen her üniversitesinde Tarih bölümü mevcuttur. Bölümlerin kontenjanları da 90 civarındadır. Birçok taşra üniversitesinde hocalar biraz daha para kazansınlar diye 2. öğretim bile açılmıştır. Yılda 1200 civarında öğrenci mezun olmasına rağmen, mezunların çoğu Tarih Öğretmeni formatında yetişmektedir. Keza üniversiteler Fen-Edebiyat fakültelerinde formasyon alınmasını dahi kolaylaştırmışlardır. Bu durum ülkemizi uluslararası arenada savunacak ve temsil edecek Tarihçilerin yetişememesine sebebiyet vermektedir. Devlet öğrencilerin yurtdışına çıkışını neredeyse imkansız hale getirmiştir. Zira üniversitelerde yeterli dil eğitimi verilmemekte, daha da önemlisi yurtdışına çıkacak Tarih öğrencisi burs bulmakta sıkıntı çekmektedir. İngilizcenin dahi yeterli görülmediği akademik standartlara ülkemizdeki öğrenciler tek dil ile başlamaktadırlar. Bu içler acısı durum kendini somut göstergelerle de belli ediyor. TTK’nın bugüne kadar açtığı yarışmalara yeterli katılım bugüne kadar sağlanamamıştır. Geçenlerde bir yarışmanın ödül töreninde Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız hoca, bu hususta açıklamalarda bulundu. Oradan öğrendiğim kadarıyla açılan bu yarışmalarda uzun süredir birinciliğe layık olacak bir çalışma ortaya çıkmamış. Bazen ilk üç ödülün sahibini bulamadığı bile olmuş. Durum böyle olunca Tarihimiz ile ilgili en güvendiğimiz konuları bile Dünya’ya anlatmakta zorluk yaşıyoruz. Geçenlerde Fransa’nın parlamentoda kabul ettiği yasa tasarısı bizim bildiklerimize uygun düşmese de bunu o insanlara anlatacak yeterli sayıda akademisyenimiz olmadığı için haksız duruma düşmüş olduk. Oysa yıllar önce A. H. Gibbons Osmanlı Devleti’ni aslında “sonradan Müslüman olan Bizanslıların” kurduğu tezini ortaya atınca Prof. Mehmet Köprülü Sorbon Üniversitesi’ne giderek bir seminer vermiş, orada bu tezi çürütmeyi başarmıştır. Fakat bugün bu tür iddiaları çürütmek için farklı metotlar kullanıyoruz. Ne zaman Fransa ile bir problem yaşansa ortaya hemen Kanuni’nin yıllar önce Fransuva’ya yazdığı mektup ortaya çıkıyor. Hem de renkli ve orijinal baskısı ile. Eminim İrlanda ile bir problemimiz olsaydı ortaya atılacak şey Osmanlı Devleti’nin bir kıtlık esnasında İrlanda’ya gönderdiği erzak gemileri olacaktı. Türkiye’nin Akademik çevrede olan bu suskunluğu bu tür temelsiz tezlerin ortaya atılmasına da zemin sağlıyor. Eğer ülkemizde bilimsel çalışmalarda bir ilerleme olmaz ise gelecekte Tarihimizi başkaları yazacaktır.

Başta belirttiğim gibi bir ülke düşünce insanını ithal edemez, mutlak kendisi yetiştirmek zorundadır. Ülkemiz de eğer Dünya’da kendine yer edinmek istiyorsa bilimsel çalışmalara destek olmalıdır. Bu sadece projelere destek anlamına gelmiyor. Misalen, Tarih alanında kendini geliştirecek bir insanın ana dilinden başka en az 2 dil daha bilmesi gerekir. Kısa zamanda bu kadar dili öğrenmenin yolu ise dilin konuşulduğu ülkeye gitmekten geçer. Günümüz Türkiye’sinde bunu kendi imkânlarıyla başarabilecek insan sayısı çok azdır. Dolayısıyla burada devletin devreye girmesi ve en azından sınav yaparak veya başka bir şekilde öğrencileri seçerek yurtdışına dil öğrenmeye göndermesi gerekir. Bunu daha iyi anlamak için Japonya’nın geçmişine bakabiliriz. 2. Dünya savaşından katastrofik zararlarla çıkan bu ülke sizce nasıl 50 yılda teknolojide Dünya gücü haline gelebildi? Şöyle ki; devlet elindeki avucundaki parayı başarılı öğrencileri yurtdışına göndermek için harcadı. Ve dönen öğrenciler, ülkenin kalkınmasına önayak oldular. Bizde ise devlet tüm öğrencilere düşük standartlarda  -Avrupa’da Lise standardına bile yetişemez- üniversite öğretimini vaat ediyor. Böyle düşük standartlarda mezun olan olan öğrencilerin akademik kariyer yapma şansları da pek olmuyor. Ve büyük çoğunluğu diplomalı işsiz olarak hayat sahnesindeki yerlerini alıyorlar. İstikrar getireceği söylenen şu tek parti hükümeti döneminde oluşan ortak söylemler bizi kandırmaya devam ediyorlar. Onlara göre Dünya gücü olmuşuz, AB’ye girmemize gerek kalmamış. Tabi bunların sadece ve sadece ekonomik göstergeler olduğunu hiç kimse düşünmüyor. İnsani gelişim endeksine son sıralarda oluşumuz, bilimsel makale yayımlama hususunda nüfusa oranla 3. Dünya ülkeleriyle yarıştığımız hiç gündeme gelmiyor.

Sonuç olarak Türkiye’nin Sosyal Bilimler alanında Dünya ülkelerinin hayli gerisinde olduğunu müşahede etmekteyiz. Bana göre bunun sebebi, yükseköğretim sisteminin yanı sıra teşvik ve destek faktörünün olmamasıdır. Devlet yetişecek akademisyenleri teşvik etmeli ve bilimsel çalışma yapacak insanlara altyapı hazırlamalıdır. Eğer bu tür yenilikler ve olması gereken düzenlemeler yapılırsa ülkemiz, eğitim alanında kalkınacak ve Dünya arenasında hak ettiği yere erişebilecektir.

Nurullah Parlakoğlu

1 Yorum