Abraham Ortelius – Turkish Empire

I.Selim’in Doğu Politikası “Kronikler ve Modern Kaynaklar Işığında”

Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyaseti, dönemin mevcut şartları içerisinde şekilllenmektedir. Devlet tehdit algısı oluşturan güçler ortaya çıktığı vakit politikasını bu güçleri yok etmek üzerine inşa eder. Elinde bulundurduğu siyasi, askeri otoriteyi sağlamak zaruriyeti öncelikli olduğundan ilk adım karşı karşıya bulunulan tehlikenin yok edilmesine yöneliktir.

Devlet politikasını en iyi biçimde uygulama istediğinde olan I.Selim, Doğu’da var olan siyasi tehlikeyi çok önceden fark ederek, Batı’da yapılacak bir seferden önce Şah İsmail tehdidini ortadan kaldırmaya yönelecektir. Diğer devletlerle anlaşmalarını yenilemek ve bir cepheden savaşmak için Batı ve güneyden gelecek tehlikelerin önü alınmak kaydıyla İran üzerine sefere çıkılma kararı alınmaktadır.

Görüldüğü gibi, Osmanlı devlet sisteminin en önemli dayanağı tehlikeyi sezmek ve onun kendisini yok etmesine fırsat vermeden üzerine gitmektir.

Bu makalemizde, I.Selim hâkimiyetinde Osmanlı devletinin Doğu politikasını, dini ve siyasi yönelimlerle, mevcut düzenin tedrici değişimini ve esasen Acem Şahı İsmail ile uzun süren mücadelelerini inceleyeceğiz. Bu uzun süren mücadele döneminde Osmanlı Doğu politikasının temelinde yer alan nedenleri ele alacak, diğer taraftan dini propaganda faaliyetleri ile Anadolu beylikleri üzerinde etkin bir hale gelen, Safevi devletinin üstünlük iddiasını değerlendireceğiz.

Osmanlı dinî düzenine en başından beri aykırı bir anlayış sergileyen, “Kızılbaş” olarak adlandırılan Heretik hareketin, siyasal bir güç olarak tehlikeli bir hal alması, I.Selim’i bu sorunu kökten çözmek üzere harekete geçirmiştir. Trabzon’da şehzadelik döneminde de bu tehlikeyi gören ve babası II. Beyazıt’a bu noktada temkinli olması gerektiği noktasında uyarıda bulunan I.Selim, 1512 senesinde -kardeşleriyle verdiği uzun mücadeleler akabinde- tahta çıkmasıyla büyük bir ordu ile İran üzerine sefere çıkmıştır. Osmanlı tarihinde farklı açılardan ele alınması gereken bu dönemde en çok karşımıza çıkan söylem “İslam dininin muhafazası” dır. Tarihsel gerçeklikler ışığında dönemi anlayabilmek, olaylara geniş bir zaviyeden bakabilmeyi gerektirir. Bu sebepten makalemizde dönemin olaylarını, farklı kaynaklardan elde ettiğimiz bilgilerle, mukayeseli bir üslupla inceleyeceğiz.

Kaynakların Tahlil ve Tenkiti

Öncelikle, I.Selim dönemini anlatan fazla sayıda çağdaş eserin bulunması ve dönemi farklı açılardan müşahede etmiş bu kişilerin geniş bilgilerinin bize kadar ulaşmış olması, olayların yaşandığı dönemi anlamamızı kolaylaştırmıştır. Genel olarak “Selim-name” olarak adlandırılan bu kronikler, şeyhü’l-islam, kazasker, vezir, reisü’l-küttab, nişancı, kadı gibi… sarayda o dönemde padişahın en yakınında bulunun önemli şahsiyetler tarafından kaleme alınmıştır. Bu yakın ilişki ve tarihi gerçekler göz önüne alınarak bu eserleri incelemek bizi sadece sarayın penceresinden olaylara bakmaktan alıkoyacaktır. Mümkün müdür ki padişahın en yakın adamları dönemin düşünce sınırları dışına çıkabilsin. Öyleyse bu kaynaklar genel geçer doğrular olarak kabul edilemese de dönemi anlayabilmek için incelenmesi ve tetkik edilmesi gereken eserler olarak düşünülmelidir.

Makalemizi yazarken başvurduğumuz temel kaynakları ve şahısları tanımak ön bir bilgi olması hasebiyle gereklidir. Çünkü eserlerin kimler tarafından yazıldığını bilmek, alıntı olarak kullanılan bilgileri daha iyi anlamayı ve değerlendirmeyi sağlayacaktır.

a) Hoca Saadettin Efendi, Tacü’t-Tevarih

Şeyhül-islamlık vazifesiyle Yavuz Sultan Selim’in sarayında bulunmuş Hoca Saadettin Efendi’nin kaleme aldığı Tacü’t-Tevarih adlı kronik, faydalandığımız önemli eserlerden biridir. Hoca Saadettin, yaşanmış olayları ve mevcut durumu bizlere hem nesir hem manzum şekilde, sabit bir düşünce merkezinin etrafında ele alarak anlatmıştır. Övgü ve methiyeler eşliğinde Yüce Padişah’ın zaferlerini ve İslam dinini ve dünyasını kâfir, inançsız bir toplumdan temizlemek için ne derece takdire şayan bir gayret gösterdiğini anlatmaktadır:

“Böylece ol padişahın doğdu gönlüne,         Zamane de olan bidatleri yok ide,

Şeriat çerağı ışığı ki yanınca;                     Doğu ve Batının gözleri aydın ola”[1]

Alemleri gölgeleyen Padişah, Ayağı uğurlu Padişah, Yeryüzünün padişahı gibi ta’zim ve taltif içerikli hitaplar ve övgüler ise padişahın üstün kudretinin tezahürüdür. Acem Şahı olarak bahsedilen Şah İsmail, ise sapkın, fesat, dinsiz ve zındık gibi sıfatlarla anılmakta ve hakir ifadelerle anlatılmaktadır.

“Çaldıran olayından şaşkın Şah, zaferler gölgesi olan askerin önünde topal tilki gibi arduna bakmadan uğraş alanından ıraka ve İran vilayetinden de Irak diyarına göçmüştü”.[2]

Hoca Saadettin’in eserinde bir başka dikkat çeken unsur Yavuz Sultan Selim’in yaptığı her işi ve söylediği her ifadeyi bir ayet veya hadis mukabilindeymiş gibi göstermesidir. Örneğin, Sahabe sevgisini konu edilen hadislerin ardından Şah İsmail’in Hulefâ-i Raşidin’e küfür edilmesine müsaade etmesinden dolayı -Peygamber’in bu hadisini yerine getirmek için- Padişah’ın bu sefere çıkmak istediğini söyler. Öyle ki Peygamber emrini yerine getiren muzaffer padişah Tanrının desteği padişahın başarısına uz düşmekle… seferlerinde başarılı olmaktadır. Şunu söyleyebiliriz ki Hoca Saadettin’in bilgisi dâhilinde olan ayet ve hadisleri kitabın birçok bölümünde görmek mümkündür.

b) Celal-zade Mustafa, Selim-name

Bir diğer çağdaş kaynağımız ise Celal – Zade Mustafa’nin eseri olan, Selim–name’dir. Celal-zade Mustafa, I.Selim döneminde yaşamış, reisü’l-küttab, nişancı olarak sarayda görev almış bu nedenle de devrin önemli olayları hakkında geniş bilgi sahibi olmuştur. Eserini ise 1564 yılında tamamlamıştır. Onun eserinden de birçok noktada faydalanıyor, özellikle de siyasi tarih açısından daha geniş bilgi sahibi oluyoruz. Askeri kuvvetleri yöneten komutanlardan, padişahın danıştığı baş vezirden ve seferlerde yararlık göstermiş birçok devlet adamından bahsetmiş ve eserinde zafere katkı sağlayan her kişi için ayrı bahis açmıştır. Padişah’ın üçüncü veziri ve Diyarbakır Fatihi Piri Mehmet Paşa’dan ve Seydi Paşa’dan şu şekilde bahsetmiştir.

“…nimet bahşedenin lütfu olan Piri Paşa, biri de belagat ölçüsü gurubunun başı ve efendisi olup adı Seydi olan yüce divan katibi idi.”[3]

Celal-zade Mustafa’nın her ne kadar alim kalemine sahip olmadığını söylesek de dönemin şartları ve havası onun söyleminde de şeriat koruyucusu Padişah ibaresini yerleştirmiştir. Cennet mekan padişah hazretleri olan Selim’in Doğu’ya yönelişine yer verirken Şah İsmail ve cemiyetine ağır ithaflarda bulunmuştur:

“Kafirin suçu Kur’an-ı azime muhalefet, bulunan en yüce maksatları mutluluk sıfatlı apaçık dine muhalefettir, Kafirin en derin arzusu İncil’in hükümlerini yaymak, bunların en büyük gayretleri Kur’an’nın prensiplerini bozmakta aşırılıktır. Kafirlerin ümitleri hac tertibini gözetmek, bunların arzuları sevgili (peygamber)nin dinini bozup, küçümsemektir”.[4]

Osmanlı döneminde kaleme alınan bu eserlerin edebi özelliği de dikkat edilmesi gereken bir başka unsurdur. Fazlaca teşbih ve mübalağa sanatının kullanılması ile, yaşanan olayların daha etkileyici bir hal aldığı görülmektedir. Okurken dikkati celp eden bu üslup eserin gerçekleri dönemin kendi şartları içerisinde yansıttığını anlamamıza katkı sağlamaktadır. Celal-zade’nin yazdığı Selim-name’de askerlerin Tebriz şehrine girişinde, orduda çok sayıda askerin var olduğu vurgusu yapılırken, askerin gürültüsü kıyamete benzetilmiştir. Ayrıca Kemah Kalesinin alınmasının Osmanlı Devleti için oldukça önemli olduğu Celal-zade’nin şu sözleri ile ifade edilmiştir:

“Kemah kalesi dağ gibi kulelerle dolu, duvarları gök kalesini andıran, alt ve üstü yüksek burçlarla dolu, içerisi mezhepleri inciten Kızılbaş anarşistleriyle dopdolu, hendekleri zorluk gösteren helak yeri kuleleri göğe eş, semanın zirvelerine arkadaş, geçilmesi güç yüksek bir kale, aşılması zor yüce bir burçtur”.[5]

c)  Şükri-i Bitlisi, Selim-name

Bu dönemi incelerken başvurduğumuz bir diğer kronik Şükri-i Bitlisi’nin Selim-name adlı eseridir. Şükri uzun zaman sarayda şair olarak bulunduğundan, dönemin olaylarını sarayın içerisinden gözlemleyebilme şansına sahip olmuştur. Ayrıca kadılık, müftülük ve müderrislik görevlerinde de bulunmuştur. Şair olarak saraya bulunduğu sırada Şehsuvaroğlu Ali Bey ve onun ölümünün ardından Koçi Bey’den -ki onlar I.Selim’in en yakınında bulunan devlet adamlarıdır- eserini yazarken faydalanmıştır. Her ikisinin anlatılarıyla oluşturduğu biri 1520 diğeri 1524 iki adet Selim-name kaleme almıştır. Koçi Bey anlatılarıyla oluşturduğu bu eseri dili oldukça ağır olmakla beraber, manzum-şiir şeklinde kaleme almıştır. Farsça, Arapça kelimelerden oluşan eseri, dönemin olaylarını şair diliyle anlatması hasebiyle, daha çok edebi özellikleriyle ön plana çıkmaktadır:

“Uş bu hal içinde şah-ı tire-baht[6] Yürüdü cem’i silah-dar üzre saht

Bir neberd itti Kızılbaş-ı şaki [7] Kim uvatdı gökte sancak sancakı

Gürz gürze degdi matrak matraka                  Er ere karıştı sancak sancaka

Kan revan Ceyhun’a döndü aşikar                 Nizelerden köprü düzdi rüz-gar

Subhtan ta aşr peygar itdiler[8]                   Adem içün ebri[9] hun-bar idiler[10]

Çün silahdarın bu demde gördi şah               Hüsrev-i gazi Selim-i din-penah”[11]

d) İdris-i Bitlisi, Selim Şah-name

I.Selim dönemini en detaylı ele alan, en geniş kaynak ise İdris-i Bitlis’in Selim Şah-name adlı eseridir. Birçok noktada yararlandığımız bu eser, aynı zamanda modern araştırmaların da kaynak gösterdiği, olayları yaşayan bir devlet adamının dilinden kaleme alınmıştır. Bu yaşanmışlığın izi esere ayrı bir değer katmış ve aldığı görev ve sorumlulukları daha iyi anlayabilmemizi sağlamıştır. İdris-i Bitlisi o dönemde yazılan birçok eserde de yer aldığı  üzere Doğu topraklarının ve -İslam dininin bağlarıyla- Kürt Beyleri’nin Osmanlı hâkimiyetine girmesi hususunda çaba göstermiş ve muvaffak olmasıyla devlet ve şahsı adına oldukça önemli bir başarı kazanmıştır. Celalzade Mustafa’nın eserinde geçen İdris-i Bitlis-i ile ilgili kısma burada yer veriyoruz:

 “Beyazıd Han zamanında, Bitlis’ten gelmiş olan gerçekleri anlayan, incelikleri bilen üstün ve çok bilgili bir insan ki, sağlam ve değerli düşünceyle devrinin teki ve az bulunanı, güzel sıfatlı şahsı, Salih şerefli işleriyle, değerli ve güzel, anlayışlıların aslı, kutsal kimselerin özü uğurlu isimleri Mevlana İdris idi. İyilik ve olgunlukla devrin son olarak yetiştirdiği isabetli görüşleri, parlak fikirleri ile devirlerin özetidir”.[12]

Bitlis-i’nin eserini incelediğimizde diğer kroniklerle mukayese edilemeyecek derecede ayrıntılı bilgilerle karşılaşıyoruz. Diğer kaynaklarda rastlamadığımız, sadece İdris-i’nin eserinde yer alan bir mektup Osmanlı Devleti’ni, İran seferine çıkma noktasında hareket geçirmiş, bir başka faktör olarak karşımıza çıkmaktadır.  Ayrıca eserin birçok yönden İran Seferi’nin gerekliliğine dikkat çektiğini, Yavuz Sultan Selim’in politikasını meşru bir zemine oturtmak için olayları dini ve dünyevi bir kisveye büründürdüğünü söyleyebiliriz. İşte bu  amaçla İdris-i Bitlisi, İsmail’in yaydığı zülüm ve küfürden Horasan ve Maveraünnehir bölgesine kaçan Hace-Molla İsfehani’nin Osmanlı Sultanı’na Türkçe ve Farsça yazılan mektuba kitabında yer vermiştir.

“Hanedanlar barısı boldı harab

Kalmadı şer’ içinde âb ile tâb

Bağrımı küfr otı kebab itdi

Din ü İslam’ı harab itdi”[13]

İdris-i Bitlisi’nin eserinin bir diğer özelliği anlattığı olayları hem düzyazı şeklinde hem de akabinde tekrar fezleke adını verdiği bölümlerde nazım şeklinde anlatmış olmasıdır. Bu anlatım şekliyle nesir ve manzum bir arada yer almış ancak manzumeler çoğu zaman edebi özelliklerine dikkat edilmeksizin önemli olayların bir nevi tekrarı şeklinde yer almıştır. Bir diğer nokta Sultan Selim’e kullandığı ifadelerin diğer kroniklerden farklı olarak benzetmeler içermesidir. İskender şiarlı Padişah, Süleyman hasletli Sultan gibi tarihsel şahsiyetlere benzetmeler içeren hitapları aynı zamanda Sultan Selim’in yaptıkları yönüyle de bir şahsa benzetildiğini göstermektedir.

Esas önemli nokta -Hoca Saadettin ile bu konuda benzerdir- olayların anlatımında kullandığı dini söylemlerdir. Olayların meşru zemine oturtulması halkın ikna edilmesi açısından oldukça önemlidir. Daha en başından sefer kararının verilmesinin fetvalar çıkarılarak caiz görülmesi, dini faktörlerin ne derece etkili olduğunun ispatı niteliğindedir. Bu zaviyeden bakılınca eserlerin en büyük ortak noktasının, İranla mücadelenin  “dini amaçlı ” olmasının tesadüfî olmadığını görüyoruz.

“Özellikle İran ülkesinin avareleri ve Acem diyarının mazlumları Kızılbaş kavminin adları ve sufi olan kâfir kalpli isyankârları yüzünden evlerini barklarını terk etme yolunu seçmişler ve yol gösterici “Fitne sırasında oturan ayakta durandan, yürüyen çalışandan daha hayırlı olacaktır. Kim bir sığınak bulursa oraya sığınsın.” hadisi gereğince güvenli Osmanlı topraklarına yönelmişlerdi.”[14]

e) Dönemin Yer Aldığı Kronikler

Makalemizi yazarken yararlandığımız diğer kaynakları da kısaca tanıtarak bu bölümü sonlandıracağız. Saydığımız bu önemli kronikler dışında İbn Kemal, Tevarih-i Ali Osman VIII.Defter’de yer alan I.Selim ile ilgili bölümü okuyarak farklı kroniklerde dönemin ne şekilde yansıtıldığını görüyoruz. İbn-Kemal, dili oldukça ağır olan bu eserde manzum ve nesir şeklini bir arada kullanmış ve olayları teşbih ve mübalağa sanatı kullanılarak anlatmıştır.

Kınalızade Ali Çelebi’nin Ahlak-ı Alâî eserinde de I.Selim dönemi olayları birkaç bölümde yer almıştır. 1565 yıllarında tamamladığı eserinde Sultan Selim’i “sahib-kıran-ı[15] cihan iftihar-i Ali Osman Sultan Selim Şah Han” şeklinde tavsif etmiştir. Bu ifadenin akabinde Kınalızade, Şah İsmail tehlikesine karşı İslam birliğine halel gelmemesi için yapılan İran seferinden kısaca bahsetmiştir.

Yavuz Sultan Selim dönemini anlatan fazla sayıda eser olduğundan giriş kısmının başlarında bahsetmiştik. Fakat makalede ele alacağımız kronikler bunlarla sınırlı olmakla beraber modern kaynaklar kullanılarak olaylara farklı perspektiften bakılmış ve bazen birbirinden zıt iki tarih ortaya çıkmıştır. Buna neden olan etken, olaylara saray içerisinden bakmakla, yaklaşık beş asır sonra siyasi baskının uzağında, yaşanmış ve uzun süren sonuçları tahlil edilmiş bir şekilde bakmaktır. Dini nedenlerle (!) gerçekleştirilmiş bu seferler, eleştirel bir yaklaşım tarzıyla değerlendirildiğinde, tarihî gerçeklerin sadece dönemin kaynaklarında yer aldığı şekliyle aktarılmasının yanlış bir yaklaşım olacağı sonucu çıkarılmaktadır.

I.Selim’in Doğu Politikası

I.Selim döneminin siyasi durumu içerisinde gerekli görülen harekâtlar Osmanlı’nın yüzünü Balkanlara döndüğü coğrafyadan farklı olarak daha çok Doğu’ya yönelik olmuştur. Bunun en büyük nedeni ise Doğu topraklarında dini otoritesi var olan liderlerin Osmanlı hâkimiyet alanında güçlenerek siyasi bir tehlike olarak baş göstermesi olmuştur.

Aslında Osman Bey döneminden beri var olan bu tarikat tasavvuf ehli insanlar yetiştirmiş ve II. Murat’ın çağdaşı olan Şeyh Cüneyd öncülüğünde Trabzon Rum Devleti’ne ve Kafkaslardaki Hıristiyanlar üzerine giderek dini otoritesini aynı zamanda askeri güç olarak gayri-müslimlere karşı kullanmıştı. Şeyh Haydar döneminde de tarikat şeyhliği akıncı gazi derviş olarak kendini göstermişti. Ancak, Osmanlı-Safevi güçleri bu dönemlerde farklı coğrafyalarda hüküm sürdükleri için karşı karşıya gelmemişti. Öyle ki Osmanlı ilerleyişi Balkan toprakları içlerinden Avrupa topraklarına, tarikat şeyhleri önderliğinde akıncılar ise Kafkaslar yönünde kendini göstermişti.

Akkoyunlu hâkimiyetinin ortadan kalktığı topraklarda hâkimiyetini kuran “Dedelerinden kendine intikal eden Şeyhliği, Şahlığa çevirmeye muvaffak olan İsmail’in, propaganda ile beraber Anadolu’daki siyasi faaliyetlerinin de arttığı görülmüştür. Her gün biraz daha güçlenmek de olan İsmail’in bu faaliyetlerinin önüne geçmek ancak kesin bir şekilde mağlup edilmesiyle mümkündür.[16]Artık Osmanlı bünyesinde yer alan Doğu toprakları dini bir bütünlük arz etmediği gibi bu dini otorite boşluğu siyasi bir bölünmeye zemin hazırlamıştı. Asıl unsur Osmanlı Sünni inancının kabul edilmemesi olmadığı gibi, inançların bazı noktalarda farklılığı da hâkimiyetin güçlü ve birliğin sağlam olduğu durumda Padişah’ı harekete geçirmek için kafi değildir. “Ancak şurası bir gerçek ki Osmanlı Devleti’nin Kızılbaşlara karşı olan tutumu, onların sadece ve sadece Kızılbaş olmalarından dolayı değil devlete isyan etmelerinden dolayıdır.[17]

Doğu’da Osmanlı otoritesinin karşısında duran en büyük engel alışılmış yaşam koşullarının bu coğrafyada bulunan halkların iç bölgelerden ve fethedilen Rumeli topraklarından farklı olmasıdır. Bu toprakların fethinin akabinde uygulanan vergiler, katı ve kesin kurallar, koyun yaylak vergisi gibi yükümlülükler, diğer köylü-kentlilere olduğu gibi, Türkmen obaları ve boylarının serbestlik anlayışına uymamaktadır. Onları baş eğen, yerleşik bir düzene geçmeye zorlamak ise Osmanlı yönetimi ve bürokrasisinden uzaklaşmayı ve kendilerine serbest bir hayat vadeden, hem önemli bir siyasi-askeri rol, hem de tarikat çevresi içinde dini bir heyecan vadeden Şah İsmail’e yakınlaşmalarına neden olmuştur.[18]

Osmanlı-Safevi çatışması bazı tarihlerde geçtiği gibi, Türk-İran kavgası değil, devlet kanunlarının ve şeriatın ağır bastığı bir merkezî imparatorluk düzeni ile yeni bir dini çerçeve içinde bütünleşen Türkmen siyasal-askeri gücüne dayalı coşkulu ve şevkli bir hareketin çarpışmasıdır.”[19]

a) I.Selim-Şah İsmail Mücadelesinin Sebepleri

Doğu bölgesinin en ateşli çarpışması, içerisinde farklı ideolojik amaçları barındırmaktadır. Cihan-şümul devlet anlayışına sahip Osmanlı karşısında farklı bir güç olabilmek isteyen Safevi Devleti mevcut şartları kendi lehine değiştirmek ve nüfuz alanını genişletmek istemektedir. Bu amacını gerçekleştirmek için uygun zemini Doğu Anadolu topraklarında bulmuş ve merkezi otoriteyi kabullenmeyen bu insanları siyasi amacına ulaşmak için kendi safına çekmeyi başarmıştır. Osmanlı’nın uzun süre Batı’da seferlere çıkması ve Anadolu’da yönelişin farklı alana ilerlediği, mirasçısı olduğu Bizans ve fethe yöneldiği Balkan topraklarının hâkimi olduğu anlayışı da aynı zamanda Doğu Anadolu halkını da etkilemiş ve kendilerine sosyal-dini anlamda daha yakın buldukları Şah İsmail tarafına yönelmelerini sağlamıştır. İran sınır bölgesinde yaşayan ve devlete sorun teşkil eden bu halkın, İsmail’in davetine uyması Osmanlı hâkimiyetine aykırı bir anlayıştı. Aynı zamanda kendisine çoğu zaman sıkıntı olan bu insanları, Şah İsmail’in kendi askeri ve siyasi çıkarları doğrultusunda kullanması ise Osmanlı Devleti için kabul edilebilir bir durum değildir.[20]

“XVI-XVII. asır Osmanlı-Safevi mücadeleleri, bu uzun çatışmalar tarihinin son perdesiydi. Bu mücadeleler, İslam tarihinin genel seyri içinde bir manada Sünnilik-Şiilik rekabetinin teolojik boyuttan siyasi boyuta intikal eden çok mühim bir safhasını teşkil ettiği kadar, Osmanlı tarihinin de en önemli dönemlerinden birini meydana getirir.”[21]

Çağdaş eserlere baktığımızda ise İran Seferi’ni anlatan bölümlerde bu tür yorumlarla karşılaşmak çok zordur. Dönemin şartları içerisinde algının ne yönde olduğunu benzer ifadelerle anlatan bu eserler, dinî merkezden olaylara yaklaşmış ve meşru zemine oturtmak adına dini farklı uygulamalarında varlığını bizlere aktarmıştır. Bu dini dayanak Osmanlı tarihinde sık sık karşımıza çıkan ve olayları halk önünde meşru kılan “fetvalar” dır. Bir şeyhü’l-islam olan Hoca Saadettin ve diğer müelliflerin Şah İsmail’e karşı 1514 yılında düzenlenecek seferi din ve devlet zihniyeti içerisinde nasıl değerlendirdiğine bir bakalım:

“Çün ol sapkınlar topluluğu baş ve buğunun fesatlık ve yaramazlığı, dinsizlik ve zındıklık gösterileri öyle bir dereceye ulaşmıştı ki, sözde dinini de korumak yoluna gitmezdi. Uluğ sahabeleri, büyüklükle tanıyan temiz inanç sahiplerini kafirlik töhmetinden de kaçınmazdı. Bu nedenle din bilginleri ve tek Tanrı’ya inanan olgun kişiler, ol sakınılması gereken namus yerlerini halal sayan, değerli kişilerin kanlarını dökmekten sakınmayan, mescit ve tapınaklar yıkan, türbe ve kabirleri yakan, uluğ sahabelerin temiz torunlarına hezeyan kazanlarına benzeyen mağra gibi ağzıyla küfürler saçan, fıska sevgi gösteren, dostlara dil uzatan bu zındığa dal kılıçla saldırıp gereksiz varlığını yok etmek ve fesat kapılarını kapamak işinin vacip idiğüne inanmış, yaygın kötülüklerin kaynakları olan yandaşlarıyla adamlarının kanlarının dökülmesinin helal, köle ve cariyelerinin yağmalanmasının mübah olduğuna fetva verdiler.”

Hoca Saadettin sapıklık içinde gördüğü İsmail’in dini kuralları değiştirdiğini ve İslam dininin muhafızı olan Padişah’ın bu bozguncu zihniyeti ortadan kaldırmaya hakkı olduğunu söylerken yine de verilen fetva doğrultusunda ordunun harekete geçirilmesine karar verildiğini vurgulamıştır. Bu söylemin diğer kroniklerde çok da farklı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak mana olarak birbirine yakın olsa da her bir söylemin özgünlüğü olduğuna inandığımız için diğer kaynaklara da makalemizde yer vereceğiz:

“Anadolu’da şeriat gelenekli nalların yerinde kötü otlar bittiğinde düzeni sağlamak için tam adaleti gözetip araştırarak din bahçesinden kötü otları kin orağı ve kılıcıyla biçmek Şaha vacip oldu.”[22]

“Zira ol zamanda Şah İsmail bin Haydar-ı Erdebili temamet-i Irak u Azerbaycan u Horasan vilayetlerine tegallüb edip rafz-ı galî-mezemmetini[23] izhar edip şur u şerr ve katl-i asnaf-ı beşerle alemi pür zarar kılmış idi. Ve etraf-ı Rum-ı behçet-i mevsuma dahi hücum edip çok fitne ve fesat etmiş idi.”[24]

b) Çaldıran Savaşı

Şah İsmail üzerine sefere çıkılma sürecinde oluşturulan kamuoyu, çıkarılan fetvaların akabinde başlamıştı. Süleyman hasletli Sultan, bu apaçık sapıklık sahiplerinin varlıklarından kaynaklanan mülk yarasını tedavi edip, ortadan kaldırma ve bütün İran topraklarında mülk ve dinin gördüğü zararların önüne geçme düşüncesiyle harekete geçti ve bu İslami maslahatı kendisi üzerine lazım ve zaruri saydı. Bu faciayı önleme ve böylesine yaygın fitneyi durdurmak için ilk olarak, “Sana uyan müminlere kanat ger.” kesin emrine uyulmasını buyurdu. İkinci olarak da apaçık kitap Kuran’ın “Karar verirken onlara danış.”hükmüne uyarak iki hikmetli toplantı düzenledi.[25] Divan toplantılarında seferin şartları, ordunun durumu müzakere edildi ve Mart ayında (1514) Edirne’den hareket edilmesi kararlaştırıldı.

Ordunun sefere hazırlığı devam ederken Padişah, Osmanlı Devleti’nin sefer esnasında içte ve dışta başka sıkıntılarla karşılaşmaması için önlem almaya başlamıştı. I.Selim İslam birliğini gerçekleştirmek üzere yola çıkacağı bu sefer öncesinde Batı’dan gelecek tehlikelerin önünü almak için babası II. Beyazıt döneminde yapılan anlaşmaları yeniledi ve anlaşma şartlarını daha iyi koşullarla yenilemek isteyen elçileri huzurunda kabul etti. [26] Ayrıca güneyde Memluk Devleti’nin kendisine İran seferi süresince saldırmasının önüne geçmek için anlaşma yoluna gitti. Mısır sultanı Kansu Gavri tarafından bir elçi, kulu cülusu tebrik etmek için fil ve buna benzer şahane hediyelerle Edirne’ye geldi. Daha önce kutlu Sultan Bayezid ile onun arasında yapılmış olan sadakat ve uzlaşma anlaşmalarını yeniledi.[27] Yavuz Sultan Selim, siyasi tedbirlerin akabinde İran ile yapılan ticarete ambargo uygulanması emrini verdi. Böylece ekonomik gücün kontrol edilmesi amaçlanıyordu. İran ile sınırlar kapatılarak, tüccarların giriş çıkışı engellenmiş oldu. Ayrıca İran ipeğinin Batı’ya girişi yasaklandı. İpek ticaretini engelleyerek siyasi çatışmayı ekonomiye yansıtan Osmanlı Devleti bu sefer için kapsamlı bir hazırlık yaparak yola çıkmıştır. Uzun yollar kat edilerek, büyük bir ordu ile İran topraklarına varmak oldukça meşakkatli olacağından Padişah kesin zaferin kazanılması için tüm önlemleri almıştı. Doğu topraklarındaki ordusunun ilerleyişi karşısında tehdit oluşturabilecek Kızılbaş tutkunlarını farklı şekillerde ortadan kaldırmıştır:

“Önce ayağı uğurlu Padişah, Rum diyarında yerleşmiş bulunan Kızılbaş tutkunlarını ve alevi tavşanlarını araştırmak için ülke yöneticilerine uyulması gerekli buyruklar gönderip, yediden yetmişe varınca ol yaramazlıklardan idüğü saptanan eşkiyanın adları defter olunub mutlu kapuya bildirilmesine ferman-ı hümayun çıkmıştı. Cihanda geçerli bu buyruk gereğince yöneticilerin araştırma ve taramalarıyla sayıları kırk bini bulan bunların kimi ortadan kaldırılıp, kimi de hapse attırıldı.”[28]

Savaş için gerekli hazırlıkları bitiren Padişah 20 Mart 1514 günü Edirne’den İstanbul’a hareket etti. Şah İsmail’e yazdığı ilk mektubu buradan gönderdi. “…Allah’ın emirlerini yerine getirmek, zulüm görenlere, yardım etmek ve merasim-i namus-ı Padişahî için ipekli elbiselerimi çıkardım, zırh giydim, kılıç kuşandım, ata bindim ve safer ayının başında Anadolu yakasına geçtim. Maksadım Allah’ın inayetiyle senin padişahlığını yok etmek ve bu suretle acizler üzerinden zulmünü ve fesadını kaldırmaktır…”[29] Bu mektubu ile Şah İsmail’e karşı sefere çıktığını haber vermiş aynı zamanda kalbine korku salmıştır.

Osmanlı ordusu İstanbul’da kısa süre konakladıktan sonra İzmit’ten Yenişehir’e oradan da Konya, Kayseri üzerinden Sivas’a vardı. Sivas’ın geniş sahrasında ve açık havasında çeşitli memleketlerden değerli beyler, büyük emirler, ünlü yöneticiler ve bütün ordu sahipleriyle ordu komutanlarının ünlüleri coşkun nehirler gibi ikbal ordugâhının dalgalı denizine doğru yola çıktılar.[30] Padişah toplanan ordunun sayısını hesap ettirmiş, 140 bin askerin bu sefer için fazla olduğuna karar vermiş ve 40 bin dolayında askeri burada bırakmıştır. Şah İsmail’e yazdığı mektubunda bahsettiği üzere bu askerleri düşmanı fazla korkutmamak için bıraktığını düşünmek tarihi gerçeklerle asla uyuşmaz. Sultan Selim fazla sayıda ordunun yiyecek sıkıntısını karşılamanın Türk-İran sınırı civarında ve sonrasında çok sıkıntı olacağını düşünmüştür. Ayrıca Anadolu topraklarında muhtemel bir Kızılbaş isyanını engellemek, sefere katılmayan Dulkadir Beyi Alaüddevle’ye karşı hazır bir kuvvet bulundurmak ve ordunun ikmal yollarını denetim altında tutması için bu askerleri bırakmıştır.[31]

Padişah Erzincan civarında Şehsuvar oğlu Ali Bey’i düşman hakkında bilgi toplaması için İran üzerine gönderdi ve   “Ali’lik edip, sana baglı, düşman zabt eden yigitlerle bu gece atlı akın edip, mutlaka düşman tarafından bir haber getirmeye atılıp, gayret eyle, hizmetin teşekküre değer! diyerek biran önce kendisine düşmanın yerini bildirmesini istedi. [32]

Sultan Selim ordusu yürüyüşe devam etmekte ve Safevi topraklarında ilerlemekteydi. Düşman henüz karşısına çıkmamıştı ve Sultan Selim, Şah İsmail’e oldukça ağır ifadeler içeren, namusu olan toprağına girmesine rağmen kendisinin yiğit olarak karşısına çıkmamasını eleştirdiği,  ikinci bir mektup yazdı:

“Padişahların memleketleri arus-ı harem-i hasları gibidir. Niçe zemandır ki asakir-i mansura anda tasarruf ederler. Senin vücudundan eser peyda değil. Eğer havfin kesret-i asakir-i nusret-measirden ise anın def’i için kırk binden ziyade mübariz tiz ceng efraz olunup Kayseriyye ile Sivas mabeyninde ikamet emr olunmuştur. Hasma irha-yı inan bundan artık nice olur? Ve bu mertebeden sonra meydan-ı karzara gelemezse, erlik adı min ba’din sana haram-ı mahzdır.”[33]

Osmanlı ordusu düşman toprakları üzerinde padişahın emriyle ilerlemekteydi ancak düşman kuvvetlerinin henüz görülmemiş olması, gıda sıkıntısının baş göstermesi en önemlisi de Şah İsmail’in savaş meydanına gelip gelmeyeceğinin muallâk olması Hemdem Paşa’nın öldürülmesiyle sonuçlanan bir ayaklanmaya neden oldu. Sultan Selim ise askerlere hitap ederek: “Şu anda varmak istediğimiz yerde değiliz. Düşmanla karşılaşmadan dönmek ise mümkin değildir, bunu düşünmek bile kötü bir şeydir.”[34] diyerek buraya kadar gelinmişken eli boş dönmenin mümkün olmadığını söylemiştir. Nitekim Şehsuvar oğlu Ali Bey’in Padişah’a düşmanın yerinin belli olduğunu bildiren bir haber yollaması ve Şah İsmail’in meydana çıkması ile 2500 kilometrelik yoldan gelen Osmanlı ordusu savaşa hazırdır.

23 Ağustos 1514, tarihte Çaldıran Savaşı ile anılmaya başlayacaktır. Sultan Selim ordusunu savaş meydanına yerleştirmiş ve sağ kolu Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa’yı, sol kolu Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa’yı komuta etmesi için görevlendirmişti. Şah İsmail ise ordusunu sağ, sol ve merkez olmak üzere üç kola ayırmış bunda da amacı Osmanlı kuvvetlerinin iki kanadına birden hücum ederek iki taraftan bir kuşatma hareketi uygulamak ve suretle de Osmanlı merkezindeki kuvvetleri arkadan vurmak istiyordu. İşte, o devrin iki güçlü ordusu, birbirlerini imha etmek üzere, karşı karşıya gelmiş bulunuyordu.[35]

Savaş sırasında yaşanan bu şiddetli çarpışmalar kroniklerde oldukça geniş ve etkileyici biçimde yer almıştır:

“…Satıldı yaşamın pulu ucuzdan

Can ü yürek ditreşti ol kaygudan

Döküldü kızılbaşın kanlı tacı

Kara toprağa düştü kızıl başı

Uçar oldu havanda zenberekler

Gökleri deldi nice bin tüfekler

Gülleler ki uçtu uğraş yerinden

Göğ pencere açtı Ay’la Güneş’ten…”[36]

İdris-i Bitlisi ise, savaşı dini kavramlarla açıklamış ve dehşet verici kıyamet gününe benzetmiş “Kâfir Kızılbaşların” içinde bulunduğu hali ise cehennem olarak tasvir etmiştir:

“Sanki yerin bir başka yerle, göklerin de başka göklerle değiştirildiği gün diye ifade edilen vaat edilmiş kıyamet saatinin alametleri ve mahşer anının belirtileri, göğe doğru taş ve toprak parçalarının yükselişinden ve atların ayaklarından tozların kalkışından Saffat ve Adiyat açıkça ortaya çıkıyordu. O savaş ve vuruşma zamanında “Memleketlerini altüst ettik”  üslubunca, saçılan tozların kalkıp inişi, atların inip yükselişi, yerin alt üst oluşu ve zamanın gururlu kişilerinin başlarıyla boyunlarının düşüp toprağa karışmaları ile kahhar olan Allah’ın azabı basiret sahiplerinin gözlerine açıkça görülüyordu.”[37]

Savaştan Osmanlı ordusu galip gelmiş olsa da sol kanattan büyük yara almış ve çok sayıda askerini ve komutanını kaybetmiştir. Şah İsmail ordusu ise büyük bir direnç göstermiş ancak askeri üstünlük elde etmiş, daha disiplinli ve düzenli olan Osmanlı ordusu karşısında kaçmaktan başka çare bulamamıştır. Şükri Bitlisi şiirinde bu durumu şu şekilde anlatmıştır:

“Düşdi düşman içre feryad u nefir

Erkeği katl oldu el-baki esir

Kendü na-peyda olup gitti güriz

Başına çün gördü kopdı rüst-e hiz[38]

Erdebil Oğlu olup mecruh u zar [39]

Eyledi Rumi mübarizden firar” [40]

Savaş bittiğinde ortaya çıkan manzara karşısında söylenen tüm sözler mübalağa içerse de Osmanlı ordusu şeriat kanunlarını ezen bu askerleri savaş sonrasında da oldukça sert şekilde cezalandırmıştır. İdris-i Bitlisi, en açık biçimde savaş esirlerine neler yapıldığını, ordunun ganimet paylaşımını fezlekesinde aktarmıştır:

“Kesilmiş başlar ve tutuklu adamlarla birlikte altın, mal ve ordunun hakkı olan yağma, Padişahın dergahına getirildi.

Seri kalemli bilgili katipler tutukluları ve kesik başları saymaktan yoruldular.

Gümüşten ve hazineler, Arap atları, silahlar ve zırhlar…

Yüce dergahta bir mahşer oluştu, sanırsın mahşere bir kapı açıldı. Şaha kurban olarak sayısız insan öldürüldü, binlerce Kızılbaş hapsedildi.

Düşmanlar sıra sıra zincirlere vuruldu, başlar katır boncuğu gibi mızraktan iplere dizildi.” [41]

c) Osmanlı Ordusu’nun Tebriz’e Girişi

Asker elde ettiği başarı karşısında bir an önce hakkı olan ganimete kavuşmuş olarak memleketine dönmeyi arzuluyordu. Tebriz şehrini yağmalamak üzere iki gün sonra Osmanlı ordusu Çaldıran Ova’sından ayrıldı. Bu İskender şiarlı Padişah menzili ve medeni hikmette, riayette, mizaç ve beden sıhhatini korumada dünyayı süsleyen İran memleketlerinin başşehri olan Tebriz şehrine sultanın adalet sirayetli sancağını sahih görüş sahiplerinin görüşlerine uygun olarak yöneltti. Yüce Padişah’ın niyetinin aslı ve himmet nazarı tehlikelerle dolu o memleketi, müzmin hastalığı yok etmek yoluyla tam sıhhatine kavuşmaya ve din ile devlet düşmanlarını bir anda def etmek ve tedrici olarak da ortadan kaldırmak yoluyla o ülkede tam bir intizam sağlamaya yönelikti[42].  Bahtlı taht eşiği (saray) hizmetlilerinden Tebriz şehrini alarak, elde tutmak için kimseler tayin edilip, darphane de mutlu padişah adına para basılıp, hidayet camileri ibadet yerlerinde, uğurlu adlarına şerefli hutbalar okunup, din-i mübinin şeri usulüne hutbada, iyilerin ulusu, yaratıların efendisinin dört büyük halife alınıp, her yönüyle İslam ve sünnet yoluna gidilip, çirkin şia adetleri terk edilip, Muhammet dininin ibadet tarzı tamamen yenilendi.[43] Şehrin alınmasıyla Sünni inancının gereği olarak birçok şey değiştirildi, akabinde ise oradan ganimetin yanısıra ve birçok âlim ve sanatkâr ile ayrılıdı. Bin kadar kişi, aileleri ve eşyaları ile İstanbul’a yerleştirildi.[44]

Tebriz şehrinde kalmanın ordunun güvenliği açısından sıkıntı teşkil edeceğine inananlar, havaların soğuması, yiyecek miktarının azalması ve kış mevsiminin yaklaşmasıyla ordunun dönüş yolunda telef olma tehlikesiyle karşı karşıya geleceğini; bu sebepten bir an önce Anadolu topraklarına dönülmesi gerektiğini Padişah’a bildirdiler. Bunun akabinde 14 Eylül 1514 tarihinde, Tebriz’den Karabağ’a harekete geçen ordu ganimet toplayarak memlekete dönecekti. Gürcistan’ı yağmaladıktan sonra Nahcivan üzerinden Bayburt’a gelen ordu ihtiyacı olan malzemeyi buradan temin etmeye çalışmıştı. İbn Kemal eserinde ordunun topladığı ganimetin fazlaca olduğunu şu şekilde ifade etmiştir:

Girdiler kâhir u zahir u galib
Çıkdılar gânim u salim u galib

Şahzade-i kâmkâr diyar-ı Gürciye girmekle, harmen-i mülk-i düşmen-i bedkirdarı bade virmekle sit u sedayı mehabeti afak-ı aleme bırakdı, mal-ı ganimet daru’l-mülk-i Trabuzana derya misal akdı. Dergah-ı asüman-iştibah-ı hazret-i padişah-ı cihan-penaha feth-name irsal idüb, ahvali i’lam itdi, o şahı aliye layık olan ihsanı ve tahsini cenab-ı kam-yab-ı afitab himmetden gördi ve işitdi.”[45]

Tüm ganimetlere rağmen ordu ağır kaş şartlarında ilerlemekte sıkıntı çekmekte ve ölen hayvan ve insanların sayısı artmaktaydı. Kış ayını payitahta geçirmek yerine Amasya’da geçirmek isteyen Sultan Selim bu davranışla niyetinin ne olduğunu ortaya koymaktaydı. Doğu bölgesine daha yakın bir yerde konaklaması olası bir savaş tehlikesine karşı alınmış bir önlemdi. Ancak kısa bir süre sonra görülüyor ki Şah İsmail yeni bir savaşı göze almak şöyle dursun gönderdiği İran heyetiyle Osmanlı Devletine barış teklifi sunarak, kendisine yapılması muhtemel olan bir bahar seferinden de çekinmekteydi. Ancak Sultan Selim bu elçilere müspet cevap vermediği gibi onların çoğunun hapse atılmasını emretmişti.[46]Mektuba verilen cevap şu şekildedir:

“Seçkinlik konusunda, dostluk ve saygıda çok kötü gittin. Senin bütün kötü işlerin ve fena hallerin tevatür derecesine varmıştır. Bundan dolayı din gayreti ve Müslümanlık kuvveti, sultanlığın zafer alametli sancaklarının yönelmesine sebep oldu.”[47]

Bu durum şunu göstermekteydi ki, Çaldıran Savaşı sonrasında Osmanlı-Safevi münasebetleri müspet bir ilerleme kaydedemeyecek, aksine kazandığı galibiyet ile, Sultan Selim’in daha geniş alanda hâkimiyetini yaymasıyla devam edecektir. Yavuz’un Çaldıran galibiyeti, Osmanlı Devleti’ni Safevi Devleti karşısında oldukça güçlü bir konuma getirmekle beraber, sahip olduğu konumdan oldukça mahir bir şekilde istifade eden Osmanlı yönetiminin, Doğu ve Güneydoğu bölgesinde nüfuzunu arttırmasını sağlayacaktır.[48]

d) Doğu Anadolu’da Hakimiyetin Sağlanması

Çaldıran zaferi, Anadolu üzerindeki Kızılbaş emellerine kat’i bir darbe indirmiş olsa da tahrikler sona ermedi ve bu kişiler güvendikleri İran Şahı’nın yanında yer almak üzere beklemekteydi.[49] Hala Şah İsmail’in taraftarı olan gruplar Osmanlı Devleti’ni için büyük bir tehlike oluşturmaktaydı. Amasya’da bulunduğu sırada Sultan Selim tüm bu grupların ne şekilde muameleye tabi tutulacağını planlamış, Doğu bölgesinde merkezi gücünü artırmak ve orada mutlak hâkim olmak için ordularına emirler vermiştir. Aynı zamanda Doğu’da hâkim olmak stratejik açıdan da oldukça önemliydi çünkü sınırın güvenliği ve İran’ın batı ve kuzey kesimlerinin baskı altında tutulması ve olası seferin güçlüklerinin ortadan kaldırılması için de gerekliydi. Doğu’nun fethinde oldukça önemli yeri olan İdris-i Bitlisi, dünya fatihliği üslubundaki fikri hareketi ve zati teveccühü ile Batı tarafından Doğu beldelerini aydınlatmaya yönelen Sultan’ın, düşmanı alaşağı eden ve dünyayı aydınlatan ışıklarının galebesiyle, İran’ın viran olmuş karanlıklar diyarı arsasını zulüm ve ilhadın karanlığından temizlemiş olduğunu söylemektedir.[50] Öyle ki; Şah İsmail’in yaydığı inanca mensup olan insanlarla -nasıl ki İran’da savaşıldı ise- şimdi de Doğu topraklarında savaşılması Şeriat koruyucusu Padişah için gerekliydi.

Bu amaç doğrultusunda fethedilmesi oldukça önemli ilk yer Kemah Kalesi idi. Erzincan’a çok yakın olan bu kale Kızılbaş anarşistleriyle dopdolu güçlü surlarla çevrili, Doğu’nun geçiş yolu üzerindeydi. Bu güçlü kalenin sahibi olan Kızılbaşlar iken Erzincan ve çevre şehirlerde emniyeti sağlamak neredeyse imkânsızdır. Bu durumun bilincinde olan I.Selim, fetih için görevlendirilen Bıyıklı Mehmet Paşa komutasında ordularıyla 19 Mayıs 1515 tarihinde kaleye büyük bir hücum yapmışlar ve kaleyi ele geçirmişlerdi. İdris-i Bitlisi Kemah Kalesi’nin alınmasını fezlekesinde şöyle anlatmıştır.

“Deki azmim yenilendi, İran’ı kuşatmada azmimin ısrarı arttı.

Fakat bu kez yavaş yavaş her kapalılığı açayım, İran serhaddında kaleler fethedeyim de hiçbir mülkte kavga gürültü kalmasın.

İran uçlarından Osmanlı sınırlarına dek o toprakları düşmandan temizleyeyim.

Beldeleri fethetme töresiyle, dünyayı fetheden kılıçla inadı defedeyim.

Erzincan ve Bayburt şehirlerinde ordum düşmanı tamamen temizlemişken,

Nasıl olur da o diyarda halka zarar verecek düşmana kale bırakırım?

İran sınır boyunda, fetihlerin anahtarı ve şehirlerin kapısı olan Kemah Kalesi…

Soylu Sultan, soylu Padişah atam Yıldırım Han’ın mirası…”[51]

Sultan Selim’in kaleyi fethinin siyasi nedeninin, İran seferine çıkacakları vakit yollarında çıkması muhtemel sorunları ortadan kaldırmak olsa da, söylemde öne çıkarılan halkın Kızılbaş baskısından kurtarılması olmuştur. Dönemin kaynaklarını değerlendirirken siyasi yaklaşım tarzının öne çıkarılmadığını, bu örnekte de olduğu gibi sosyal devlet anlayışına uygun biçimde ya da dini vazife olarak eylemlerin gerçekleştirildiği söylemini –böyle bir algının var olduğundan mı yoksa bu şekilde yansıtılmak istendiğinden mi bilinmez- görüyoruz. Öyle ki Osmanlı tarihi sadece bu kaynaklardan okunduğu takdirde devlet politikasının temelinin din ve halk; devletin amacının ise dinin bütünlüğü ve halkın refahını sağlamak olduğu sonucu çıkarılabilir.

Kemah Kalesi’nin Sultan Selim’in orduları tarafından alınmasının hemen ardından Şehsuvaroğlu Ali Bey ve Vezir-i Azam Sinan Paşa komutasında Dulkadirli ülkesini almaya yöneldiler. Bunun sebebi Alaüddevle’nin , İran seferi sırasında ihtiyaç duyulan asker ve malzemenin gönderilmemiş olmasıdır. Sultan Selim’in gönderdiği ordu karşısında da Alaüddevle teslim olmayı kabul etmeyerek savaşı başlatmıştır:

“Öyle ki Cem görünümündeki padişah, Acem ülkesini ele getirmek tasasıyla ordularını yola çıkarıp Zülkadirli sınırları yakınlarında sancaklarını dalgalandırdığında, kendini bilmezliğini bir kez daha gösterdi.Yaşlı bir tilki gibi ininden çıkmadı. Böylece devletin yapısın yıktı. Nefs-i emaresi ve de acımasız yaradılışının sonucuyla ördüğü çatışma ya da ayrılık duvarını kuşkulanma düşüncesiyle yıkmadı. Padişahın çağrısı karşısında aradaki anlaşmazlıkları kaldırma ve uyuşma geleneklerini düşünmeyip özürler ileri sürmemekle öteden beri baş eğe geldiği kapıya yüz sürmekten kaçındı, yanaşmadı.”[52]

12 Haziran 1515 tarihinde, Alaüddevle öldürülerek yerine Şehsuvaroğlu Ali Bey vali olarak atanmıştır. İran’a yapılan sefer sonunda Safevi Devleti’ne büyük darbe indirilmesinin ardından, devlete ayak bağı olabilecek bu beyliğin de ortadan kaldırılmış olması, Osmanlı Devleti’nin etki alanının genişlemesine katkı sağlamıştır.

e) İdris-i Bitlisi’nin Doğu Anadolu’da Görevlendirilmesi

Diğer taraftan, Doğu topraklarında devletten daha bağımsız, bey ve aşiret yapılardan oluşan Kürt gruplar varlıklarını sürdürmekteydiler. İran seferi başlarında önem kazanan bu insanlar Şah İsmail ve Sultan Selim’in iktidar mücadelesinde oldukça etkin rol oynamaktaydılar. İran üzerine sefere çıkan Padişah bir kısım beyleri kendine bağlamış olsa da parçalanmış bu yapının tamamına hâkim olmayı başaramamıştı[53]. Sünni inancına sahip olan Kürtler, Şah İsmail’in baskına maruz kalmamak adına müstakil aşiretler olarak ona bağlılıklarını bildirmişlerdi. Bu nedenle de çoğu yurt ve kaleleri Kızılbaş yetiştirmeleriyle dolmuş bulunup, para ve hutbe yaşamı kötü Kızılbaş adına okunur olmuştu. Ol temiz inançlı Sünnilerin bakımlı ülkeleri dinsizlik ve sapkınlık töreleriyle dolmuştu.[54] Bu durumdan haberdar olan Sultan I.Selim bu bölgede kürt adetleri ve geleneklerini bilen aynı zamanda Kürtler üzerinde nüfuz sahibi olan İdris-i Bitlisi’yi, gerekli propagandayı yapmaya ve Kürtlerin tabiiyetlerini sağlamaya memur etmiştir.[55] Bu doğrultuda farklı bir uygulamaya tabi tutulan bu bölgede Osmanlı Sultanına tabi olan beylerinin kabile ve toprak üzerindeki hakları artık babadan oğla ırsi bir şekilde geçecekti[56].  Osmanlı Devleti’ne tabi olmayı kabul eden aşiret reislerini Selim-name’de yer aldığı üzere “Cennet mekan padişah- Allah delilini nurlandırsın- hazretleri uğurlu şansları fetih ve zafer arkadaşı olup, Acemlerin sınırlarını fetihle mensur ve muzaffer olduklarından Erdebil Şah İsmail’in zülüm ve tecavüz elleri ile zararlarda ve kayıpta olan vilayet ve memleket ileri gelenleri ve valileri hep İslam yuvasına (Osmanlı sarayına) sığınmışlardır.[57]” şekliyle açıklamak görüldüğü gibi kroniklere özgüdür. Oysaki Şah İsmail tarafından baskı gören ve aynı zamanda özerklik haklarını korumayı kabul eden Osmanlı Devleti’nin koruması altına girmek bu aşiret reislerinin çıkarına mukabil olmakla beraber; onların toprak haklarını da güvence altına alma doğrultusunda yaptıkları bir hareketti.[58]Osmanlı bu coğrafyada var olan düzen doğrultusunda bir politika uygulayarak Doğu Anadolu’nun alınışından sonra hâkimiyetine geçmesinde yardımını gördüğü mahalli beylere bazı haklar vermiş olmasıyla Osmanlı idaresi altında birleşme sağlanmış, mahalli beylerin tahakkümü büyük ölçüde kırılmıştı.[59]

Doğu topraklarında İslam Birliğini sağlamak için görevlendirilmiş olan İdris-i Bitlisi, Selimname adlı eserinde, içerisinde bulunduğu durumu ifade eden bir fezleke kaleme almıştır. Kendisinin aşiret beyleri ile olan münasebetlerini ve Osmanlı tabiliğine giden süreci anlatmış ve bir nevi görevini ne şekilde icra ettiğini eserinde de açıklamıştır. Üstün başarısı Padişah tarafından ziyade bir lütufla karşılık bulmuştur.

“Kürt ileri gelenlerinden büyük melikler, biatle itaat etmeyi ibadet saydılar.

Mülhitlerden uzak olduklarını ilan edip ikmal sahibi sultanın dostluğuna girdiler.

Kürt kavimleri ile ahitleşildiğinde yabancı Kürtlerle akraba gibi oldum.

Urmi ve Uşni sınırından Şam’a kadar olan Kürt hakimlerinden söz alındı.

Hızlıca Tebriz’den Urmi’ye ulaştım, kavimlerden özel biat aldım.

Beradust kavmi yakınlık gösterip padişahla ahitleşmede önce davranınca,

Gazi sultan’a insanları yönelterek Soran’a ve oranın yöneticilerine vardım.”[60]

Diyarbakır şehri İdris-i Bitlisi’nin gayretiyle Osmanlı’ya tabi kılınmış Doğu’da stratejik açıdan oldukça önemli bir şehirdi.(19Eylül 1515) Acem Şahını gayret ve hamiyyet kuşatıp, ülke fetheden büyük ordu ile Mehmet Paşa’nın Diyarbakır’ı ele geçirmesinden ziyade huzursuz ve halleri ters döndüğünden mecburen o yana Acem ordusundan bir büyük kumandan ile düşman avlayan ordu gönderilme sebepleri galip olmakla, Acem hakanlarından Kara Han diye meşhur, namlı kimseyi başbuğ edip, sayısız Acem askerleriyle Diyarbakır’a gönderilme kararlaştırmıştı.[61]Şehre giren Kara Han ve taraftarı gruplarla uzun süren mücadeleler yaşanmıştır. Diyarbakır’ın ardından mücadele Mardin’e taşınmıştır. Bu şehirde bulunan Kızılbaşların kendisi için tehlike oluşturacağının farkında olan Sultan, oraya ordular gönderilmesini emretmiştir. Diyarbakır fethinden sonra Mardin şehrini almak isteyen ordular karşısında şehir Kara Han’ın kardeşi Süleyman Bey tarafından savunuluyordu. Hüsrev Paşa komutasındaki az sayıda ordunun bir yıl boyunca almaya muvaffak olamadığı şehir Sultan Selim’in Mercidabık seferinden dönüşünde büyük toplar sayesinde fethedilmiştir. (1517)[62]

Mardin şehrinin düşmesi ve Kürt Beyleri’nin Padişah’a itaat etmesiyle bu bölgede İran hâkimiyetinin son bulması, Osmanlı devletinin diğer güçler karşısında üstünlüğünü sağlamıştır. Mezhep Birliği kavramı çerçevesinde Kürt aşiret beyleri itaat altına alınmış, o bölgede görevlendirilen İdris-i Bitlisi’nin gayretleriyle de savaşsız bir anlaşma yolu bulunmuştur. Ancak bu dönemde  yer yer görülen isyanlar ve bazı grupların İran’a göçme etmesi Anadolu’da demografik ve iktisadi düzeni olumsuz yönde etkilemiştir. Diğer taraftan İranlılar için telafisi olmayan bir durum mevcuttu. Anadolu’daki karışıklığın sebebi olarak görülen Safevi Devleti’nin ortadan kaldırılması Doğu politikasının ana unsuruydu. Barış yoluyla bir münasebet kurulması hiçbir zaman düşünülmemiş ve her fırsatta askeri seferler planlanmıştı. Etkin olduğu Doğu Anadolu topraklarının Osmanlı Devleti’ne bağlanması ise Safevi devletinin Anadolu’ya uzanan kolunu kırmıştı.

XVI. yy sonrası dönemde de bu iki gücün aynı coğrafi alan üzerinde hâkimiyet mücadelensinin devam ettiğini görüyoruz. Öyle ki devletlerin politikası tarihi süreç içerisinde belirlenir ve bu uzun zaman dilimini kapsayan bir tarih geleneği haline gelir. Tarihin oldukça geniş kesiti düşünüldüğünde de Şii ve Sünni inancına bağlı bu iki devletin mücadelesinin gelenekselleştiğine tanık oluruz.

Sonuç

İçinde bulunulan dönemin konjonktürünü anlamak ya da anlamlandırmak; olayların, mücadelelerin vuku bulduğu tarihsel şartların ve dönemin üst kavramlarının bilinmesiyle mümkün olur. 16.yy’da Osmanlı-Safevi mücadelelerinin belirleyicisi olan -esasen kavramsal olarak dünyanın diğer coğrafyalarına da damgasını vurmuş- “toprak” ve “din” kavramlarıdır. Bu iki kavramın tezahürünü kroniklerde yer alan ifadelerden anlayabiliyoruz. Öyle ki Kınalızade Ali’nin eserinde yer alan I.Selim’in Şah İsmail’e yazdığı mektupta dikkate şayan “Padişahların memleketleri arus-ı harem-i hasları gibidir” ifade ile toprak namusa benzetilmiştir. Toprak devletin sahip olduğu en mahrem unsur olarak -Ortaçağ Avrupa’sın da olduğu gibi- karşımıza çıkmaktadır.

Bir diğer üst kavram, kutsallık atfedilerek dini unsurlar doğrultusunda hareket etme düşüncesidir. Osmanlı Devleti’nin bu dönemde din-i İslam’ın hamisi konumunda olmasıyla, tamamen bu kavram doğrultusunda seferlere karar verildiğini ve böylece halkın desteğinin sağlandığını görüyoruz. Bu misyona sahip Padişah’ın tavsif edilmesinde kroniklerde kullanılan hitaplar da dini unsurları özellikle vurgulamaktadır. Örneğin, “din-penah” İslam dininin birliğini sağlamak üzere dine hizmet edilmesi, halkı etkilemek ve siyasi etkenleri meşrulaştırmak için kullanılmış bir kavramdır.

I.Selim döneminde -II. Mehmet ya da Sultan Süleyman döneminde olacağı gibi- Batı’ya yönelinmesinden ziyade Doğu’da mevcut tehlike ile mücadele edilmesi söz konusudur. Bu nazardan olaya bakıldığında, küffar üzerine akınlar düzenlenmemesi onun yerine İslam’ı kirleten ve yozlaştıran bir din düşmanı üzerine hareket edilmesi, diğer dönemlerden farklı bir din vurgusunun yapılmasına neden olmuştur. Divan toplantılarında söz konusu tartışma “Kafir üzerine mi gidilmeli yoksa dini tahrif eden Kızılbaşlar üzerine mi gidilmeli?” şeklindedir. Bu aşamada halife Ebu Bekir dönemi örnek gösterilerek önce ilhad edenler ile savaşılmasının mucip olduğuna fetva verilir. Bu karar akabinde atılan her adımda dini öğelerin öne çıktığını, Edirne’den hareket eden ordunun İstanbul, Bursa, Konya, Sivas güzargahı boyunca şehirlerde bulunun mübarek zatların ve evliyaların mezarlarını ziyaret ederek ilerlemesiyle görüyoruz. Kroniklerde geniş yer alan dini kavramlarla tarif edilen Osmanlı-Safevi mücadelelerinin, askeri ve ideolojik çatışmadan uzak olduğu gibi bir yanılgıya düşmemeliyiz.

16. yy Doğu politikasının başarıya ulaşması I.Selim’den sonra tahta çıkan Sultan Süleyman’ın Batı’ya yönelik seferler yapmasının yolunu açmıştır. Belgrad üzerine sefere çıkan Padişah, daha sonra Avusturya ve Almanya ile savaşmış ve feth alanını oldukça genişletmiştir. İran seferine 1553-1555 yıllarında iki sefer düzenlemiş olsa da ilerlemeyi sağlayacak ortamın baskıdan bir süreliğine uzak olması tahta çıktığı dönemde Sultan Süleyman’ın ilerleyişinde oldukça etkili olmuştur.

Sünni-Şii inanç grupları açısından bakıldığında ise Çaldıran Savaşı sonrası esirlerin çoğunun öldürüldüğü iddiası ve öncesinde Anadolu içlerinde bulunan Kızılbaş gruplarının katledilmesi, bu iki toplumun ayrışmasına neden olmuştur. Ortodoksluk olarak görülen Sünni inancının devlet politikası gereği diğer insanlar üzerinde etkin bir güç haline getirilmesi çabaları -birleştirmek yerine- toplumun içine ayrılık tohumlarını bırakmıştır. Günümüz dünyasında yer alan bazı konuların tarihi temellerini araştırmak, işte bu noktada gereklidir.

Kaynakça

  1. Allouche, Adel, The Origins and Development of the Ottoman – $afavid Conflict, Berlin, 1983
  2. Altundağ, Şinasi, I.Selim, İslam Ansiklopedisi, c.X, 423-434, MEB, İstanbul,1980
  3. Celal – Zade Mustafa, Selim–name, Haz. Prof. Dr. Ahmet Uğur – Öğr.Gör. Mustafa Çuhadar, Kültür Bakanlığı Yayınları
  4. Ekinci, Mustafa, Yavuz Sultan Selim Döneminde Osmanlı Safevi İlişkileri, 446-458,Türkler, c.IX, Ankara, 2002
  5. Emecen, Ferudun, Selim I, İslam Ansiklopedisi, c.36, 407-414, Diyanet Vakfı, İstanbul, 2009
  6. Ercan, Yavuz, Yavuz Sultan Selim Dönemi, Türkler, c.IX, 421-446, Ankara, 2002
  7. Finkel, Caroline Rüyadan İmparatorluğa Osmanlı ,İstanbul,2010
  8. Göğebakan, Göknur ,Doğu Anadolu’nun Osmanlı Hakimiyetine Girişi, Türkler, c.IX, 459-469 Ankara, 2002
  9. Hoca Saadettin Efendi,Tacü’t-Tevarih, c.IV,Kültür Bakanlığı,İstanbul,1979
  10. İbn Kemal, Tevarih-i Ali Osman, VIII. Defter, Haz. Ahmet Uğur, TTK Yayınları, Ankara, 1997
  11. İdris-i Bitlisi, Selim Şah-name, Kültür Bakanlığı,2001
  12. İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ (1300-1600),İstanbul,2004
  13. İnalcık, Halil, Devlet-i Aliyye, Türkiye İş Bankası Yayınları, 26.Baskı, İstanbul, 2009
  14. Kara, İsmail, Osmanlı Hilafeti ve İktidar, c.2, Osmanlı Ansiklopedisi, Yön. Kur. Mustafa Armağan, Özkul Eren, İsmail Kara, 180-188, İz Yayıncılık, İstanbul, 1996-1999
  15. Kınalızade Ali Çelebi, Ahlak-ı Alâî, Haz.Mustafa Koç,Klasik Yayınları,İstanbul,2007
  16. Kunt, Metin, Siyasi Tarih, Türkiye Tarihi II, Osmanlı İmparatorluğu 1300-1600, Yön.Sina Akşin, 102-111, Cem Yayınları, 1987
  17. Kütükoğlu, Bekir, Osmanlı-İran Siyasi Münasebetleri, İstanbul Fetih Cemiyeti, 1993
  18. Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı Kaynaklarında ve Modern Türk Tarihçiliğinde Osmanlı-Safevi Münasebetleri (XVI-XVII. Yüzyıllar), Türk Tarih Kurumu,2003
  19. Şükri-i Bitlisi, Selimname, Haz.Mustafa Argunşah, Erciyes Üniversitesi Yayınları,1997
  20. Tansel,Selahattin, Yavuz Sultan Selim,MEBYayınları,Ankara,1969
  21. Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, c.II, 7.Baskı, Ankara

[1] Hoca Saadettin Efendi, Tacü’t-Tevarih, Cilt IV, s.167

[2] Hoca Saadettin, a.g.e. s.252

[3] Celal – Zade Mustafa, Selim–name,  ,s. 327

[4] Celal-Zade Mustafa, a.g.e. s.357

[5] Celal-Zade, a.g.e. s.390-391

[6] Tire-baht:bahtsız kimse

[7] Şaki:haydut

[8] Peygar:kavga

[9] Ebri:bulut

[10] Hun-bar:yağdırıcı

[11] Şükri-i Bitlisi, Selim-name, s.177

[12] Celal-Zade Mustafa, a.g.e. s.355

[13] İdris-i Bitlisi, Selim Şah-name, s.128

[14] İdris-i Bitlisi, a.g.e. s.120

[15] Sahip-kıran:Her zaman başarı,üstünlük kazanan hükümdar

[16] İsmail Kara, Hilafet ve İktidar, Osmanlı Ansiklopedisi, c.2, s.183-184

[17] Mustafa Ekinci, Yavuz Sultan Selim Döneminde Osmanlı Safevi İlişkileri, Türkler, c.IX, s.456

[18] Metin Kunt, Siyasi Tarih, Türkiye Tarihi II, Osmanlı Devleti 1300-1600,Yön.Sina Akşin, s.106, Sina Akşin, a.g.e. s.107

[20] Caroline Finkel, Rüyadan İmparatorluğa Osmanlı, s.87

[21] Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Kaynaklarında ve Modern Türk Tarihçiliğinde Osmanlı-Safevi Münasebetleri (XVI-XVII. Yüzyıllar), s.503

[22] İdris-i Bitlisi, a.g.e. s.136

[23] Gali-mezemmet:galeyan eden kınama

[24] Kınalızade Ali Çelebi, Ahlak-ı Alâî,, s.470

[25] İdris-i Bitlisi, a.g.e. s.121-122

[26] Yavuz Ercan, Yavuz Sultan Selim Dönemi, Türkler, c.IX, s.425

[27] İdris-i Bitlisi, a.g.e. s.116-117

[28] Hoca Saadettin, a.g.e. s. 176

[29] Saadettin Tansel, Yavuz Sultan Selim, s. 40

[30] İdris-i Bitlisi, a.g.e. s.146

[31] Mustafa Ekinci, Yavuz Sultan Selim Döneminde Osmanlı Safevi İlişkileri, Türkler, c.IX, s.450

[32] Celal-Zade Mustafa, a.g.e. s. 375

[33] Kınalızade, a.g.e. s.503

[34] Salahattin Tansel, a.g.e. s. 49

[35] Salahattin Tansel, a.g.e. s.55

[36] Hoca Saadettin, a.g.e. s.204

[37] İdris-i Bitlisi, a.g.e. s.174-175

[38] Rüst-e-hiz:kıyamet

[39] Zar:güçsüz

[40] Şükri Bitlisi, a.g.e. s.179

[41] İdris-i Bitlisi, a.g.e. s.190

[42] İdris-i Bitlisi, a.g.e. s.195

[43] Celal-Zade Mustafa, a.g.e. s.383

[44] Hoca Saadettin, a.g.e. s.223

[45] İbn Kemal, Tevarih-i Ali Osman VIII.Defter, s.275

[46] Selahattin Tansel, a.g.e. s.72

[47] Celal-Zade, a.g.e. s.387

[48] Mustafa Ekinci, a.g.e. s.456

[49] Bekir Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyasi Münasebetleri, s..3

[50] İdris-i Bitlisi, a.g.e. s.212

[51] İdris-i Bitlisi, a.g.e. s.230

[52] Hoca Saadettin, a.g.e. 237

[53] Çaldıran zaferinin kazanılmasında Yavuz’un yanında yer alan o bölgenin Sünni Kürt ve Türkmen Beylerinin de büyük rolü olmuştur. Mustafa Ekinci, a.g.e. s.453

[54] Hoca Saadettin, a.g.e. s.245

[55] Saadettin Tansel, a.g.e. s.78

[56] Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye, s.140

[57] Celal-Zade Mustafa,a.g.e. s.398

[58] Bu aşiretlerin bazıları şunlardır: Urmiye, İtak, İmadiye, Cizre, Eğil, Bitlis, Hızran, Palu,Siirt…

[59] Göknur Göğebakan, Doğu Anadolu’nun Osmanlı Hakimiyetine Girişi, Türkler, c.IX, s.466-467

[60] İdris-i Bitlisi, a.g.e. s.243

[61] Celal-Zade, a.g.e. s.401

[62] Mustafa Ekinci, a.g.e. s.455

Ayşe Çiçek