Auguste Mayer - Sultan Mahmud II Leaving The Beyazit Mosque

III. Selim – II.Mahmut Islahatları-Yeniçerilerin Kaldırılma Süreci

Osmanlı İmparatorluğu’nu ayakta tutan şey iki yüzyıl boyunca kurulmuş olan yönetim sistemiydi. Sistemin tepesinde padişah duruyordu. Padişah bir otokrattı ve onun gücünü sadece İslam hukuku (şeriat) sınırlardı. Halk ise geleneksel kafa yapısı ve tutuculuğu sebebiyle şeriata sıkı sıkıya bağlıydı. Yasa yapma ayrıcalığı padişaha aitti. Dini hukuk zamanla genişleyen imparatorluğun ihtiyaçlarını karşılayamadığından padişah yasa yapma yetkisini sık sık kullanırdı. 16. yy ortalarına kadar hep yetenekli ve eğitimli padişahlar göreve geldi.[1]

Sivil ve askeri memurlar ile sürekli ordu Yönetim Kurumu’nu oluşturuyordu. Bu kişilerin hepsi de padişahın kişisel köleleriydi. Onların köleliği asla bir kulluk durumu değildi, ama padişahın onlar üzerindeki kontrolü güçlüydü ve ölümlerine bile karar verebilirdi. Özgür doğmuş Müslüman uyrukları üzerinde böyle bir yetki kullanılamadığından devşirme usulü getirildi. Bu kişiler Müslüman oluyor ama köle sayılıyorlardı; ancak sadrazamlık makamına kadar ilerleme yolu açıktı. Devşirme sistemi sayesinde Yeniçeri Ocağı da kurulmuştu.[2]

Osmanlı imparatorluğu topraklarını genişlettikçe toprağın çoğu kadastro işlemleri tamamlanarak tımar biçiminde sipahilere verilirdi. Sipahiler asker beslemek ve gerektiğinde savaşa katılmakla yükümlü olup karşılığında tımar bölgesindeki öşür vergisini toplardı. Toprağın aidiyeti ise tamamen devletindi. Bu toprak tasarrufu sistemi asker toplamanın yanı sıra devletin taşradaki merkezi gücünü artırıyor, aşırı derecede özel mülklerin ortaya çıkmasını zamanından önce önlüyordu. Sipahiler ve tımar sistemi sayesinde köylülerin zorbaca ezilmesine neden olacak bir durum oluşmadı.[3]

Yönetim kurumuna paralel olarak özgür doğan bütün Müslümanlara açık olan İslamiyet Kurumu vardı. Ulema sınıfını oluşturan bu kesim okullarda hocalık, camilerde vaizlik gibi işlerle uğraştıkları gibi devlet hiyerarşisi içinde en dipten en tepeye kadar hukuksal ve adli mevkilere kadro yetiştirirlerdi. Adli hiyerarşinin tepesine kadar yükselen birisi kazasker olabilirdi. Bu kesimde, en yüksek mevkide ise şeyhülislam vardı.[4]

Divanda hem Yönetim Kurumu hem de İslamiyet Kurumu temsil edilmekteydi. Divan toplantılarına sadrazam, Yeniçeri ağası, kaptan – ı derya, nişancı, defterdar ve iki kazasker (Anadolu ve Rumeli) katılırdı. Eyaletlerin idaresi sancak beylerinin ellerindeydi. Her sancak beyi aynı zamanda eyaletteki sivil idarenin başıydı ve askerlerin komutanıydı. Şehzadelerin sancaklarda eğitim almaları ve buralarda tecrübe kazanmaları çok önemliydi.

Osmanlı yönetimini anlatan bu kabataslak portreye şunu da eklemek gerekir. Osmanlıların fethettiği yerlerdeki gayri Müslim halklar vergi vermeyi kabul ettikleri takdirde onların yaşam biçimlerine karışılmazdı. Böylece yarı özerk yabancı organlar oluşmuştu. Rum Ortodoks, Gregoryen Ermeni ve Yahudi cemaatleri bunların başlıcalarıydı. Osmanlılar idari kolaylık açısından Fatih zamanından beri her grubun kendi dini başkanları altında örgütlenmesine olanak tanımışlardı. Her grup imparatorluk içinde ayrı bir milleti oluşturmaktaydı. Milletlerin reisleri yalnız kendi cemaatlerinin din, ibadet ve hayır işlerini değil, ayrıca evlilik, eğitim, boşanma, vesayet, miras, millet üyeleri arasındaki hukuk davaları gibi işlerle de ilgileniyorlardı.[5]

Osmanlı imparatorluğunun en parlak dönemi Kanuni dönemidir; ancak gerilemenin tohumları da bu dönemde atılmıştır. Örneğin beylerbeylerinin tımarları dağıtmasındaki karışıklık ve kayırma olaylarına Kanuni müdahale etmek zorunda kalmıştır. Bu zamanda Avrupa’nın güçlenmesi Osmanlı Türk’ünün gözünde belirgin değildi. 1699 Karlofça Antlaşması’ndan sonra çok ciddi bir güç kaybı yaşandı. Birçok Osmanlı devlet adamı idari sistemdeki bazı aksaklıkları ve Avrupa’nın askeri donanımdaki üstünlüğünü fark etmeye başladı; ancak Tanzimat dönemine kadar tam anlamıyla anlayamadılar.[6]

İslam âlemi hiçbir Rönesans ve Reformasyon dönemine tanık olmadı. Bireysel enerjiler Batı ile paralellik kuracak patlamalar yapmadı, teknolojik gelişme, düşünsel ve bilimsel alanlarda rasyonel gelişme, yeni coğrafyalar keşfetme ve iş dünyasındaki gelişmeler ve sanayi patlaması yaşanmadı. Oysa tüm bunlar Avrupa’da yaşanmıştı. Batı’daki hayat tarzıyla yakın bir ilişkinin olmaması ve Müslüman âleminin kendi dışında olup bitenleri küçümsemesi bu gelişmelerin Osmanlı’da da yaşanmasını engelledi. Osmanlı geleneği ve tutuculuk siyasal örgütlenmeyi de etkiliyordu. Batıda burjuva sınıfının giderek önderliğini ele geçirdiği güçlü ve merkezi bir ulusal monarşi egemen hale gelirken heterojen bir yapıya sahip Osmanlı hep aynı kaldı. Bu yüzden tüm rekabet gücünü kaybeder oldu.[7]

1603 yılından itibaren şehzadeler tecrübe kazandıkları taşraya gitmez oldular. Kafes usulüyle yetişen zevk ve sefasına düşkün doğu padişahları haline geldiler, ordunun başında sefere çıkmadılar, saraydaki valide sultan ve kadın çekişmeleri bu pasif padişahları etkiledi. Yönetim Kurumu da baştan aşağı bozulmuş liyakata bakılmaksızın rüşvete dayalı atamalar yapılmıştır. Köle toplama sistemi işlemez hale gelip Yönetim kadrolarını Müslümanlar para karşılığı doldurmaya başladılar. Kadıların kazanç ve rüşvet hırsı büyüdükçe İslamiyet Kurumu da bozuldu, adaletin parayla sağlanması başlıca şikayetti. Yeniçeri ocağı da artık itaatsiz hale gelmişti. Cülus bahşişi yeniçerilerin onayının satın alınması demek olmuştu. Bu yüzden sık sık padişah değişikliği istediler. Sipahi sağlama ve tımar sistemi de bozuldu. Tımar arazileri harem kadınlarına ve hiç asker beslemeyen bazı bürokratlara verilmeye başlanmıştı. İltizam sistemi zorba toprak ağalarını yarattı. Bazı mültezimler devlete kafa tutacak duruma ulaştı. Böylece eyalet sistemi de bozuldu. [8]

Bütün bu bozulmalara ek olarak ilerleyen yıllarda Osmanlı gayrimüslim halklarının yabancı güçler tarafından kullanılması da Osmanlının güç kaybetmesine neden oldu.  Osmanlı’nın ilerleyen yıllardaki en büyük düşmanı Rusya oldu ve gayrimüslimleri de Osmanlı ile mücadele aracı olarak kullandı.

Rusya tarihindeki en etkili çar ve askeri lider olan Büyük Petro,18. yy başlarında, sessiz sakin olan ülkesini savaşlarla süper güç yapmayı bilmiştir. Bu başarısının arkasında III. Selim’in yapmayı çok isteyip de yapamadığı Batı düşüncesini Rus geleneği ile birleştirmesi yatıyordu. Rönesans ve reform hareketlerini kaçıran bir ülkenin hükümdarı olarak Petro, bu kilidi açmaya başladı. 1697-98 yılları arasında sahte bir kimlikle Avrupa ülkelerini dolaştı. Yol boyunca askeri ve sivil okulları, müzeleri, fabrikaları ve ayrıca askeri malzemeleri inceledi. Rusya’ya döndüğünde, yanında kendisine danışmanlık yapması için işadamlarını ve askeri uzmanları da getirmişti. Öncelikle bir bilimler akademisi kuran Petro, Rusya’nın bilim ve teknikte yolunu açacak anahtarı verdi. Aynı zamanda Rus alfabesini sadeleştirerek Avrupa standartlarına getirdi. Rusya’nın yeniçerileri diyebileceğimiz, özel birlikleri kaldırdı. İlk gazete, ilk kahve, ilk sigara gibi yeniliklerin yanı sıra sakalların kısa tutulması gibi garip ıslahatları da uyguladı. Bu tepeden inmeci yeniliklerin yanında Petro, Rusya’nın sınırlarını geliştirecek bir kara ordusunun oluşturulmasını da başlattı. Ayrıca donanma yapımlarına hız verildi. Elliden fazla savaş gemisinin ve yedi yüz destek gemisinin inşa seferberliğini başlatarak Rus donanmasını adeta yeniden kurdu. Peki, Osmanlı’nın en büyük rakibi bunları gerçekleştirirken Osmanlı ne durumdaydı?

Osmanlı’da, reformlara imparatorluğu yeniden canlandırmak ve Avrupa’nın gücü ile uygarlığının giderek artan biçimde egemen olduğu bir dünyada kendini korumak amacıyla girişilmişti. Osmanlıda hükümet reform sürecinin merkezinde yer alır ve bu yüzden yönetim yapısıyla idari sistemin etkinliğinde yapılacak reformların diğer alanlarda başarılabilecek reformları büyük ölçüde etkilediği gerçeği değişmez. İdari sistemin 16. Yy sonlarından itibaren çürümeye başlaması ve o tarihten sonra imparatorluğun iç bünyesindeki baskılar karşısında yetersiz kalması, Osmanlıların zayıflığının sebeplerinden birini oluşturmaktadır.[9] İşte böyle bir ortamda, Avrupa’nın güçlü olduğu zamanda Osmanlı 19. Yy padişahları III. Selim ve II. Mahmut önemli reformlar gerçekleştirmişler, Tanzimat’a giden yolu açmışlardır.

III. Selim ve II. Mahmut Dönemleri Islahatları

III. Selim Dönemi Islahatları

III. Selim 1789-1807 yılları arasında tahtta kalmıştır. Fransız devrimi hem bölgesel statükoda ve Avrupa güçler dengesinde hem siyasal fikirlerde yarattığı korkunç alt üst oluşla Osmanlı’yı etkilemeye III. Selim döneminde başladı. O sürecin en önemli olayı Napolyon’un Mısır’ı işgaliydi. Bu olay Avrupa’nın askeri üstünlüğünü tekrar ve kesin bir biçimde gösterdi ve ondan kısa bir süre sonra Kavalalı Mehmet Ali’nin Mısır’daki ıslahatlarına esin kaynağı oldu. Devrimci dönemin yarattığı değişiklikler, yeni özgürlük fikirlerini yayan ve Türklere askeri yardım sağlayan çok sayıdaki Fransız’ı İstanbul’a getirdi.[10]Buna tepki olarak zamanın Dışişleri Bakanı (reis’ül küttab), Fransa’daki olayları Voltaire ve Rousseau gibi tanrısızların işi diye mahkûm ediyor, devlet ile toplumun sağlam temeli olarak dini ve şeriatı savunuyordu.[11] Bir tarihçinin sözüne göre ise Fransızlar “Frenk adetlerini kalplere yavaş yavaş sokabildiler ve kendi düşünce modellerini, zayıf fikirli ve inancı sığ bazı insanlara sevdirebildiler.”[12]

III. Selim Avrupa’nın ileriliğine ve üstünlüğüne inanıyordu. Şu halde her şeyden önce Avrupa’yı tanıması gerekiyordu. Tahta çıkmadan kendisinden önceki şehzadelere kıyasla kafes hayatından daha büyük serbestlik elde etmiş ve XVI. Louis ile mektuplaşmıştı.[13] Fransız elçisi ile temasa geçti. Güvendiği adamlarından İshak Bey’i Fransa’ya göndermek fikrini ona açtı. Elçinin yardımıyla İshak Bey’i Paris’e gönderdi. İshak Bey’in görevi, III. Selim’in mektuplarını Fransa kralına götürmek, bundan başka Avrupa hakkında padişaha bilgi vermekti.

İstenilen bilgi şu idi: Avrupa devletlerinin birbirleriyle olan ilişkileri; kara ve deniz harplerine dair yeni metotlar, atölyeler, tersaneler hakkında bilgi. Fransa kralı, İshak Beyi ve Selim’in mektuplarını iyi karşıladı. Verdiği cevapta veliahda, harp hakkında ve ileride yapmayı tasarladığı ıslahat hakkında nasihatler verdi. Selim, bundan rahatsız oldu fakat bu nasihatlerden ve İshak Bey’in Avrupa hakkında verdiği bilgilerden de faydalanmıştır. Bu mektuplaşma, henüz ham durumda olan ıslahat düşüncelerinin olgunlaşmasında etkili olmuştur. III. Selim, derhal devrine isim olarak verilecek olan “nizam-ı cedit” ıslahatına girişmiştir.

III. Selim’in ismiyle beraber olarak anılan “nizam-cedit” şimdiye kadar, dar ve geniş manada olmak üzere, iki şekilde tarif edilmiştir: Dar manada nizam-ı cedit: III. Selim devrinde Avrupa usulünde yetiştirilmek istenilen talimli askerleri anlatır.  Geniş manada nizam-ı cedit ise, III. Selim’in yeniçerileri kaldırmak, ulemanın nüfusunu kırmak, Osmanlı Devleti’ne Avrupa’nın ilim, sanat, ziraat, ticaret ve medeniyette yaptığı ilerlemeleri getirme çabasıdır.

Çağının gereklerinin farkında olan III. Selim eğitim tedbirlerini ve özellikle askeri okulları cesaretlendiriyor, çeşitli Avrupa başkentlerinde daimi Osmanlı elçilikleri kurduruyor, sahipleri hiç asker vermeyen birçok tımara el koyup bunların gelirlerini başka reform tasarılarına aktarıyor ve eyalet valiliklerine yapılacak atamaları düzene koymayı, iltizam sistemini kaldırmayı öneriyordu. III. Selim ileri gelen memurlardan oluşan bir danışma meclisi (meclis – i meşveret) kurulmasından yanaydı. Aslında hükümdarlık döneminin başlarında ve kendisinin başkanlığında alınacak reform tedbirlerini tartışmak için bir meclis toplamıştı.[14]

Onun en cesaretli, fakat tahttan indirilmesine de yol açan projesi, Avrupai tarzda eğitimli ve giyimli düzenli ordunun kurulmasıydı. Bu ordu Nizam-ı Cedit ismini almıştı, bu orduyu finanse etmek için İrat-ı Cedit hazinesi oluşturulmuştu. Ancak yeniliklerden ve Fransız etkisinden korkan ulemanın çoğunluğunun kışkırttığı ve konumları açıkça tehdit altına girmiş bulunan Yeniçeriler ve destekçileri gerici gruplar 1807’de onu tahttan indirdiler ve öldürdüler. Bu da gösteriyor ki Yeniçeriler artık devlet için çok önemli bir sorundu.

III. Selim, ıslahat düşüncelerini Rusya’daki Büyük Petro’nun yaptığı gibi geliştiremezdi. Osmanlı devletinin bünyesi, Petrovari bir yolun tutulmasına engel teşkil etmekteydi. Petro, Rusya’nın başına geçtiği zaman silik örgütlerle idare edilen bir millet bulmuştur. Bu örgütler devletlerarası ilişkilerle ilgili hiçbir esaslı sınavdan geçmemişlerdi. Ayrıca Rus milletinin Hıristiyan olması, Petro’nun Batı’nın Hıristiyan medeniyetinden faydalanmasını kolaylaştırmaktaydı. Halbuki, Osmanlı devleti, örgütleri ve zihniyetiyle Batı’nın Hıristiyan medeniyetinden tamamen farklıdır.

II. Mahmut Dönemi Islahatları

Vak’a-i Hayriye öncesi ve sonrası olmak üzere iki kısımda değerlendirilen saltanat döneminin ilk kısmı hazırlık devresini, ikinci kısım ise reformlar devresini teşkil eder. İlk dönemde daima yeniçerilerin tehdidi altında hükümdarlık yapan Sultan Mahmut, ikinci dönemde aldığı radikal kararlar, kurulmasına ön ayak olduğu kurumlar ve köhnemeye başlamış zihniyetlerin değişmesine öncülük yapması ile Türk tarihinin en büyük padişahlarından birisi olarak seçkin yerini almıştır. Fikrî taassuptan nefret eden Sultan, kendi isteği ile saltanat haklarının birçoğundan vazgeçmiş, Tanzimat hareketini başlatmış ve kendisinden sonra devam edecek olan reformların da öncüsü olmuştur.[15]

II. Mahmut’un ilk olarak, kendine bağlı kimseleri önemli makamların başına getirmeye başladığı görülmektedir. Bunu, görevliler arasındaki ast-üst ilişkisini göz ardı etmeden yapıyordu. Bunun için, gerektiğinde güven duymadığı ve yenilik karşıtı olan kişileri de iş başına getirmekten kaçınmıyordu. Fakat bunları kısa bir zaman sonra azlederek onlardan boşalan yerlere güvenini kazanmış olanları tayin ediyordu. Böylelikle devlet kurumları içinde padişahın otoritesi, her yeni bir tayinle daha fazla pekişiyordu.[16]

Otoritesini sağladığına inandıktan sonra reformların önündeki en büyük engel olan Yeniçeri Ocağının 1826 yılında kaldırdı. Bu konuyu ve askeri reformları daha sonraki bölümlerde inceleyeceğimiz için bu bölümde askeri olmayan reformlar anlatılacaktır.

1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kapattıktan sonra kendini daha güçlü hisseden Sultan Mahmut, merkezi idare ve hükümet teşkilatında büyük düzenlemelere giderek “modern” bir devlet teşkilatı ve bürokrasisi kurmaya çalıştı. Bu doğrultudaki çalışmalarıyla Avrupa tarzında bir hükümet teşkilinin ilk örneklerini verdi.[17]

Sultan Mahmut, hükümete yeni bir şekil vermeye çalıştı. Sadrazam ve şeyhülislâmda toplanmış olan hükümet yetkilerini vekillere dağıttı. Daha önce Divan-ı Hümayun üyesi olmayan şeyhülislâmlar, Sultan II. Mahmut tarafından divan üyeliğine tayin edildiler.

II. Mahmut, en büyük değişikliği merkezi idarede yaptı. Onun zamanında Divan-ı Hümayun, bir görev anarşisi, hak ve yetki kargaşası içine sürüklenmişti. Büyük memuriyetlerin devlet idaresindeki fonksiyonları iyice yitirilmiş, idarî, malî, askerî, mülkî işler birbirine karışmıştı. Devlet teşkilatında geniş ölçüde bir iş bölümü yapıldı. 30 Mart 1838’den itibaren sadrazamlık unvanını başvekilliğe çevirdi. Ancak onun ölümünden sonra sadrazam unvanı yeniden kullanılmış, 1882’den sonra başvekil unvanı kesin olarak terk edilmiş ve sadrazam unvanı, devletin yıkılışına kadar sürdürülmüştür. Sadrazam, padişahın mutlak vekili olmaktan çıktı. Bu sıfatla eskiden kendisine geçmekte olan yetkiler bakanlara (nazırlara) geçti. Mühür, yetkilerin alameti kaldı. Sadrazamda olduğu gibi bakanlarda da bulunması uygun görüldü. Bundan sonra başvekâlet, bakanlıklar arasında ilişkiyi ve ahengi sağlayan bir şeref yeri oldu. Başvekile türlü işlerde yardım etmek için bir de başvekâlet yardımcılığı kuruldu. İlk defa olarak başvekâlete Rauf Paşa getirildi.[18]

Başvekilin işi, meclislerin çalışmaları arasında birliği sağlamak ve bunlarla padişah arasında bağ kurmaktı. Bu da hükümdara karşı sorumlu bir kabine sistemine doğru atılmış bir adımdı.

II. Mahmut’un kolu eyaletlere de uzanıyordu. Askeri seferlerle Kürdistan ve Irak gibi bölgeleri bir kez daha denetim altına aldı. En ünlü isyancı olan Yanyalı (Tepedelenli) Ali Paşa öldürüldü. Bazı derebeyleri topraklarından uzaklaştırılıp çeşitli şehirlerde mecburi ikamet yoluyla sarayın gözetimi altına alındılar.

II. Mahmut genellikle yüzeysel ve dış görünüşle sınırlı kalan diğer konulardaysa Batı’yı taklit ediyordu. Fas kökenli kırmızı bir başlık olan fes sarık yerine ulema sınıfı haricindeki bütün memurlara zorunlu tutuldu. Bununla birlikte istanbulin (siyah redingot) giyme zorunluluğu getirildi. II. Mahmut öğretim konularında, öğretmenler kadrosunda ve Fransızca olan öğretim dilinde güçlü Batı etkilerinin egemen olduğu bir tıp oklu kurdu ve kendisinden öncekilere benzemeyen bu okulun ömrü uzun oldu. Askeri okulların yanı sıra tıp okulundan da seçilmiş küçük öğrenci grupları 1834’ten sonra öğrenim görmek üzere zaman zaman Paris, Londra ve Viyana’ya gönderildiler.[19]II. Mahmut ayrıca bir nüfus sayımı yaptı, tımarları kaldırdı, bir karantina sistemi getirdi ve ilk resmi gazeteyi kurdu. Takvim-i Vekayi sonraki yarım yüzyıl içinde önemi hızla büyüyecek olan Türk gazeteciliğinin başlangıcını oluşturur.[20]Sivil memurlar hiyerarşisi (mülkiye sınıfı) yeniden sınıflandırıldı. II. Mahmut ölen memurların mallarına artık keyfi biçimde el konulmayacağını açıkladı. Rüşvetlerin etkisini kırmaya, maaşları zamanında ödemeye önem gösterdi.

II. Mahmut 1938 yılı başlarında Batı’da genellikle Yüksek Adalet Meclisi olarak bilinen ve yeni nizamnamelerin enine boyuna tartışılıp hazırlanmasıyla görevli Meclis-i Vala-ı Ahkam-ı Adliye’yi kurdu. Ondan sonraki otuz yıl içinde bir dizi değişikliğe uğrayan bu meclis gayri-müslim azınlıklardan seçilmiş kişilerin yer almasıyla temsil ilkesini somutlaştıran ilk merkezi hükümet organı olacaktı. 1868’de zamanın Avrupa modeline dayalı Danıştay’ı (Şura-ı Devlet) haline dönüşen de bu meclistir.

Hariciye nazırlığı bünyesinde Tercüme Odası’nın kurulması çok önemli bir gelişmedir. İdari bir kolaylık olması düşünülerek düzenlenmiş bu kurum, kısa sürede 19. Yüzyıldaki sayılı Osmanlı memurunun yetiştiği bir okul halini aldı. Tercüme odasından çıkan iki katip Osmanlı’da ilk telgraf sisteminin kurulmasına yardım ettiler. Aynı daireden yetişen iki eski eleman 1859’da taşra idarecilerini yetiştirme amaçlı kurulan okulda (Mekteb-i Mülkiye) ders veren ilk hocalardı. Tercüme odasından yetişenler arasında Ali Paşa, Fuat Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Münif Paşa, Mehmet Reşit Paşa, Safvet Paşa ve Namık Kemal Bey gibi kişiler vardı.

Tercüme odasında Batılılar da görevlendirilmekteydi. İngiliz oryantalist Redhouse ve Avusturyalı bir dönme olan Emin Efendi gibi. Büroda bazı Osmanlı Hıristiyanlarına da görev verilirdi. Rumların sayısı azdı, Ermeniler çoğunluktaydı ve birkaç da Yahudi çalışmıştı.[21] Tercüme Odası sayesinde Osmanlı Batı’yı daha yakından tanıdı. Gayrimüslimler devlet içinde yer alarak kendilerini devlete bağlı hissettiler ve onlardan da faydalanılması iyi bir gelişmeydi.

II. Mahmut gelecekteki ihtimallerle kapıyı açan ilk adımları atmış, gelecek reformlara zihnen hazırlık devresi onun dönemi olmuştur. Reformlar süresince çok sert biçimde eleştirilere de maruz kalmıştır. Mısır valisi Mehmet Ali’nin oğlu İbrahim Paşa: “Bab-ı Ali uygarlığı yanlış tarafından almıştır, bir ulusa apoletler taktırıp dar pantolonlar giydirerek yeniden doğuş işine girişemezsiniz. Elbiselerinden başlamak yerine halkın zihnini aydınlatmaya çalışmalısınız.”[22]Geleneğe kafa tutan tedbirler doğuştan gelen tutuculuğu canlandırmıştı. Dervişin biri Mahmut’un atının dizginlerini yakalamış şöyle bağırıyordu: “Gavur padişah, Allah günahkarlığının hesabını senden soracak. İslamı yıkıyor ve Peygamberin bütün lanetini üstümüze çekiyorsun.”[23] Bu sözler muhalefeti simgelemekteydi.

II. Mahmut’un her inançtan kişiye eşit davranma arzusu, 1839 yılında ve daha sonraki yıllarda Osmanlı eşitliği doktrininin resmen ilan edilmesinin zeminidir. II. Mahmut, “Uyruklarım arasında ancak Müslümanlar camide, Hıristiyanlar kilisede, Yahudiler havradayken ayrım yapabilirim, aralarında başkaca hiç fark yoktur.”[24] demiştir.

II. Mahmut’un Yeniçerileri kaldırması ve derebeyleri ezmesi merkezi otoriteyi güçlendirmişti ama bu sefer de padişahların keyfi yönetimini dengeleyecek unsurlar kalmamıştı. II. Mahmut’un yaptıkları 1871 sonrası Abdülaziz’in, 1878 sonrası II. Abdülhamit’in kişisel egemenlik dönemlerinin zeminini oluşturdu.[25]

II. Mahmut’un hükümdarlığının sonunda hükümet dairelerinde çalışanları eğitmek amacıyla Mektep-i Maarif-i Adliye kuruldu. Burada coğrafya, matematik ve diğer konuların yanı sıra Fransızca dersleri veriliyordu.[26]

Sonuç itibariyle Batılılaşma denilen gelişme genelde yüzeysel kalmıştı. Yüzyılın ortasına gelindiğinde İstanbul efendisi tuhaf bir Doğu-Batı karışımıydı. Alafranga efendi kavramı doğmuştu, bunlar Batılılar gibi giyinir, halkı küçümserlerdi. Ancak, gerçekte kendilerinin de çok bilgili olduğu söylenemezdi. Özenti tiplerdi.

II. Mahmut başlatmış olduğu çok yönlü reform hareketlerini tamamlayamadan öldü.

Mevcut Ocakların Durumu

Osmanlı askeri gücünün başında Yeniçeriler ve Tımarlı Sipahiler olmak üzere iki sınıf teşkilatlanma gelir. Yeniçeriler “devşirme” adı verilen bir sistemle genellikle Arnavut, Sırp, Boşnak, Rum, Bulgar ve Ermeni çocukların küçük yaşlarda toplanıp İstanbul’daki okullarda İslami prensipler üzerine yetiştirilmesiyle oluşturulan maaşlı askerlerdi.[27]

Yeniçeri Ocağının temeli I. Murat zamanında atılmıştı. Yeniçeriler uzunca bir süre devlet için çok yararlı olmuşlardı, yasalara son derece uyarlardı. Ancak zaman içinde aldıkları başarıların gururu ve devletin onlara muhtaç olduğu düşüncesi onların bozulmasına neden oldu. Disiplin ve itaatten uzaklaştılar.

Gâvur icadı olduğunu ileri sürerek yeni silahları istemez ve yeni sisteme, eğitime uymaz olmuşlardı. Ocağa kanun harici adam alınması, ayrıca makam ve mevki hırsı ile vezirlerin ve ağaların kendi arzularına hizmet etmek için yeniçerileri isyana teşvik etmeleri de ocağın nizamının bozulmasına neden olmuştu. Bu yüzden de, savaşlardaki başarısızlıklar birbirini takip etmişti.[28]

Tımarlı Sipahiler denen “Eyalet Askerleri” ise; kendilerine verilen topraklar karşılığında savaşa gitmekle yükümlüydüler. Ordunun temelini oluşturan bu sınıftı. Ayrıca bu askerler toprak gelirinin her üçbin akçesi için bir asker yetiştirmek zorundaydılar. Askeri araziler ancak sipahilerin oğullarına verilirdi. Ancak Osmanlı Devleti’nin duraklama devrinden itibaren tımarlı sipahilerin sayısı gittikçe azalmaya başladı. Askeri araziler alınıp satılan bir eşya durumuna dönüştü.[29]

Yeniçeri Ocağı’ndaki bozulmanın nedeni, ocağa usulsüz adam alınması sebebiyle ocak mevcudunun aşırı şekilde artmasıdır. Ocak mevcudunun aşırı artışı karşısında devletin yegâne görevi yeniçerilerin maaş ve ulufelerini ödemek olmuştur. Devlet, bu masrafları ödemek için her türlü çareye başvuruyor, ancak istenilen sonuca bir türlü ulaşamıyordu. Ocaktaki yolsuzlukların bir türlü önlenememesi Yeniçeri Ocağı’nda ıslahat düşüncesini de beraberinde getirdi.

Ordudaki bozulma sadece Yeniçeri Ocağı ile sınırlı kalmayıp, devletin sınırlarının genişlemesinde esas askerî kitleyi oluşturan tımarlı sipahi denilen eyalet askerlerine de yansımıştır.  Kanuni döneminde 200.000 kişiye kadar yükselen sipahi sayısı XVII. yüzyılın başlarında 7-8 bin kişi seviyesine kadar düşmüştür. XVII. -XVIII. Yüzyıllarda tımarlı sipahiler aslî vazifeleri olan savaşmaktan ziyade; sık sık ayaklanıyorlar, düşmanın önünde reislerini öldürüyor, siyasi karışıklıklarda silah zoruyla taraf tutuyorlardı. Sipahiler askerlik mesleğini yerine getirmedikleri gibi, halka eziyet yapıyorlar, “salma” adı ile halktan para topluyorlardı[30]

Bu durum Osmanlı’nın girdiği savaşlarda yenilgiye açık bir hale gelmesine neden oldu. Osmanlı Devleti kendisine karşı kurulmuş ittifaklara ve yabancıların heveslerine karşı durabilmek için ordusunu ıslah edip güçlendirmek zorundaydı.

Devletin en acil ve önemli meselesi, dış durum dolayısıyla, dağılan Nizam-ı Cedit ordusunun yeniden toparlanması olduğundan askerlik alanında yeni düzen çalışmaları II. Mahmut devrinin ilk yıllarında başlamıştır.[31] Yapılacak askeri ıslahat yeniçerilere karşı değil, aksine yeniçeriler aracılığıyla yapılacaktı. [32]

Yeni bir ordu oluşturulmasına, bu orduya sekban-ı cedid ordusu adı verilmesine karar verildi. Yeni ordu başlı başına bir ordu değil, var olan 7 askeri ocağa ek olarak 8. ocak olarak kurulacaktı. Böylece 14 Ekim 1808’de eski bir kapıkulu ocağı olan sekbanların adı benimsenerek Sekban-ı Cedit ocağı kuruldu ve Devlet-i Aliyye askerinin bundan böyle sekiz ocaktan ibaret olduğu ilan edildi.[33] Yani; yeniçeri, cebeci, topçu, top arabacı, humbaracı, lağımcı ve kapıkulu süvarisinden sonra Sekban-ı Cedit yeni bir ocak olarak meydana gelmişti.

Yeni kurulan ocağın askerleri elbiseleri ve silahlarıyla ihtişam içindelerdi. Çoğunu Alemdar getirmişti.  Aldıkları maaş itibariyle yeniçerilerden üstündüler. Yeniçerilere gelince, köşe başlarında limon, kömür satarak geçinmekte idiler ve şüphesiz bunlar, birincilere büyük bir haset ve kin besliyorlardı.

Sekban-ı Cedit’in kuruluşuna paralel olarak Yeniçeri Ocağı’nda da ıslahat yapıldı. Yeniçeri Ocağı’nın düzenlenmesine temel olarak Kanunî Sultan Süleyman kanunnameleri kabul edildi. Buna göre fiilen askerlik yapmayan rençper ve esnaf gibi kimselerin ellerindeki yeniçerilik kağıtları alınacaktı.[34]. Askerlik yapana verilen bu esameleri, zamanla, askerlik yerine esnaflık yapan ocaklılar tahvil senedi gibi herkese satmaya başlamışlardı. Ölen yeniçerilerin cüzdanları iade edilmediği için, binlercesi şunun bunun elindeydi. Bunlar, yeniçeri hayatta gibi maaş alıyorlardı. Çok defa bu esameler alınıp satılan bir meta haline gelmişti.[35]

Bütün bu ıslahat girişimi yeniçerileri rahatsız ettiği gibi devlet içindeki esame sahibi esnaf ve bazı devlet adamlarını da rahatsız etmiştir. Devlet içinde IV. Mustafa’yı tekrar tahta çıkarmak isteyenler de vardı. Bu durum isyana yol açtı. IV. Mustafa’nın olaylarla ilgisi olduğu anlaşılınca idam edildi. Alemdar Mustafa paşa isyan sonucunda saklandığı yerdeki cephaneyi patlatarak birçok yeniçeri ile birlikte öldü. Bu isyanda II. Mahmut olaylara müdahale edilmemesini istemiş olabilir, çünkü devlet içinde Alemdar güçlü konumdaydı ve yok edilmesi gerekiyordu. İsyan padişahın yeniçerileri affetmesi ile son buldu. Bunda saraya ve paşa konaklarına yapılan saldırıların yeniçeriler için çok başarılı olmaması da rol oynadı. Hem padişah kuvvetleri hem yeniçeriler birbirlerine üstünlük kuramamışlardı. Sonuçta ise sekban ocağı kaldırılmış oldu.

Sekban-ı cedid sona ermiş ama devlet düzenli bir ordu ihtiyacını 1826’da Eşkinci ocağını kurarak gidermeye çalışmıştır. Bu yeniçerilerin isyanına ve akabinde kaldırılmalarına sebep olmuştur. Bu gelişmeleri bir sonraki bölümde ele alacağız.

Yeniçerilerin Kaldırılması ve Asakir-i Mansure-i Muhammediye’nin Kurulması

Yeniçeri ocağındaki bozulmadan genel olarak bahsetmiştik. Onlar devlet içinde fitne yuvası haline dönmüş büyük bir muhalefet grubunu temsil eder olmuşlardı. Bu bölümde II. Mahmud’un yeniçerileri kaldırmadan önce uyguladığı siyaset, Vaka-i Hayriye olayı ve ardından Asakir-i Mansure’nin kuruluşu anlatılmaya çalışılacaktır.

II. Mahmut’un askeri yenileşme hususunda uzun bir süre sessiz kalması dikkat çekicidir. Bunda III. Selim ve Alemdar Mustafa Paşa’nın uğradıkları feci akıbetin etkisi olduğu muhakkaktır. Bunun sonucunda yeniçeriler askerlikten daha da uzaklaşmış ve halkı canından bezdirmiştir. Üstelik yeniçerilerin Sırp ve Yunan isyanlarını bastırmada aciz kalması II. Mahmut’u Nizam-ı Cedid ordusuna benzer yeni talimli bir ordu kurmaya mecbur etmiştir.[36]

II. Mahmut yeniçeri ocağına karşı bir denge unsuru yaratmak için topçu ve arabacı ocaklarına özel bir ilgi göstermiştir. Bu durum yeniçerilerin kaldırılması olayında ocakların padişahı desteklemesini ve onun zafer elde etmesini sağlamıştır. II. Mahmut bir yandan kendine yakın ve güvendiği kişileri iş başına getiriyor, diğer yandan da sorun yaratan kişileri sürgün yoluyla İstanbul’dan uzaklaştırıyordu ve sürgünde öldürtüyordu. Bu şekilde binlerce kişi temizlendi.[37]

II. Mahmut’un göreve getirdiği kişiler şunlardı.  Ağa Hüseyin Paşa’yı yeniçeri ağalığına ( 1823), Hüsrev Mehmet Paşa’yı kaptan-ı deryalığa (1822), Dede Mustafa Ağa’yı Humbaracı Ocağı başına ( Şubat 1826), Anadolu Beylerbeyliği ve boğazların kumandanlığına da İzzet Mehmet Paşa’yı getirmiştir.[38] Ağustos 1824’te Benderli Selim Paşa’yı sadrazamlığa, Ekim 1825’te Kadızade Tahir Efendi’yi şeyhülislamlığa atamıştır. Her ikisinin yeniçerilerin kaldırılmasındaki başarıları, tayinlerin isabetli olduğunu göstermektedir.

Bu aşamalardan sonra artık düzenli ve talimli bir ordu kurulabilirdi. Bunun için 23 Mayıs 1826’da devlet ileri gelenlerinin görüşlerini almak için Meclis-i Meşveret toplandı. Eşkinci adıyla yeni bir askeri ocağın kurulmasına karar verildi. Yeniçeri ocağının ileri gelenleri, yapılmak istenen düzenlemeyi kabul ederek alınan kararın altına imzalarını attılar.[39] 26 Mayıs 1826’da hazırlanan Eşkinci lahiyasına göre Yeniçeri Ocağı’nın İstanbul’da bulunan 51 ortasından 7650 nefer Eşkinci yazılacaktı. Eşkinci askerleri yeniçeri kışlalarında kalacaklar fakat yeniçerilerle temas etmelerine engel olunacaktı. Eşkinci sınıfının teşkiliyle hiç değilse yeniçerilerin bir kısmı yeniden muntazam ve talimli hale getirilmek istendi.

Yeniçeriler bu gelişmelerden rahatsızlık duymakta İstanbul kahvehanelerinde Eşkinciler aleyhine propagandalar yapmaktaydılar. Yeniçeri ileri gelenlerinden Kethüda Yeri Mustafa ve Kürt Yusuf kışkırtıcıların başını çekerek yapılan işin kafirleri taklit, asıl amacın ise yeniçerilerin yok edilmesi olduğunu, bu arada yeniçeri esamelerini ellerinde bulunduran binlerce esnafın da bu gelirlerini kaybedeceklerini söyleyerek ayaklanma için ortam hazırlıyorlardı.[40]

İsyan hazırlıklarını öğrenen sadrazam Topçu, Humbaracı, Lağımcı, Tersane ocakları ile Ağa Hüseyin Paşa ve İzzed Mehmed Paşaların emirlerindeki askerleri hazır tutmaya başladı.[41] Sonunda yeniçeriler 14 Haziran akşamı kazanlarını Et Meydanı’na çıkararak isyan başlattılar. İsyancılarla dolaylı bir görüşme yapıldı ama isyancıların Eşkinci ocağının kaldırılması ve bazı zevatın idam edilmesi taleplerinde ısrar etmeleri üzerine anlaşma sağlanamadı.[42]

II. Mahmut, isyan haberini alır almaz Topkapı Sarayı’na geldi ve ardından Meclis-i Meşvereti toplayarak durum değerlendirmesi yaptı.[43] İsyancılara karşı kuvvet kullanılması yönünde karar çıktı ve bunun caiz olduğu ulema tarafından onaylandı.[44] Ardından sancak-ı şerif çıkarıldı ve tüm sadık kuvvetler, medrese talebeleri ve ahali hazırlık yapmaya başladı. Buradan da anlaşılacağı üzere halkın büyük çoğunluğu artık yeniçerilerden bıkmış usanmıştı.

Yeniçeriler saldırıyı ilk başlatan taraf olmak ve asker üzerinde manevi değeri büyük olan sancak-ı şerifi ele geçirerek zafer kazanmak istiyordu.[45] Sadrazam bundan haberdar oldu ve ilk saldıran taraf olmaya karar verdi. Ağa Hüseyin Paşa ve Mehmed İzzed Paşa komutasındaki kuvvetler Et Meydanı’na doğru iki ayrı yönden saldırıya geçti. Sadrazam da medrese talebeleri ve ahaliden oluşan kuvvetle üçüncü bir koldan saldırdı.[46] Yeniçeriler ani hücum karşısında kışlalarına dönmek zorunda kaldılar. Orada da teslim olmayıp ateş açtılar. Ardından çıkan çatışmada yeniçeriler darmadağın oldular. Ele geçirilen yeniçeriler çabukça yapılan yargılama sonucunda ekseriyetle idam cezasına çarptırıldılar. Diğerlerini hapis, kürek veya sürgün cezalarına çarptırıldılar. İdam edilenler arasında Eşkin ocağının kuruluşunu destekler gibi görünüp aleyhinde çalışan Sekbanbaşı Mustafa Ağa, Kethüda Yeri Mustafa Ağa ve Kürt Yusuf da vardı.[47]

Vaka-i Hayriye’nin ertesi günü Meşveret Meclisinde Yeniçeri Ocağı’nın tamamen kaldırılmasına karar verilerek bir ferman hazırlandı. Ferman ilk önce Sultan Ahmed Cami i minberinde Esad Efendi tarafından okunmuş ve ardından bütün sancaklara gönderilmiştir. Fermanda yeniçerilerin zamanındaki büyük hizmetleri belirtilmiş ama zamanla yaşanan bozulmaya dikkat çekilerek çıkardıkları fesatlar, savaştan kaçmaları belirtilmiştir. III. Selim ve Alemdar gösterdikleri yenileşme hareketleri dolayısıyla yad edildikten sonra yeniçerilere ait tüm unvan ve tabirlerin kaldırıldıkları, halen var olan yeniçeri kalıntılarının dağıtılması ve ellerindeki silah, cephane ve kalelere el konulması belirtilmiştir.

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasını ilan eden ferman aynı zamanda onun yerine kurulacak orduyu haber veriyordu. Hz. Muhammed’in adına izafetle bu yeni orduya Asakir-i Mansure-i Muhammediye  ismi verildi. Yeni ordunun başına serasker unvanıyla Ağa Hüseyin Paşa ve nazırlık görevine Hacı İbrahim Saib Efendi tayin olundu. Yeni askeri teşkilat için kanunname hazırlama çalışması sürerken askeri birliklerin oluşturulması için zabitan tayini ve asker alımı hızlı bir şekilde yürütüldü. Asakir-i Mansure tertiplerinin başına başbinbaşı unvanıyla Hacı Osman Ağa ve tertiplerin kumandanlıklarına binbaşı rütbesiyle de Eşkinci Ocağı zabitleri olan Davud ve İbrahim Ağalar atandılar.[48]

Asakir-i Mansure’nin İstanbul’da asker alımı ve tayin çalışması bir arada yürütülürken teşkilat kanunnamesi hazırlığı serasker ve nazır tarafından yapılmaktaydı. Taslaktan sonra, II. Mahmut’un da hazır bulunduğu Divan-ı Hümayun’da birkaç kere müzakere edildi. Amaç yeni teşkilatın yeniçerilere dönüşmesini engellemek olmalıydı, bu yüzden sık sık kanunname gözden geçirildi. 7 Temmuz 1826’da II. Mahmut kanunnameyi yürürlüğe koydu.

Buna göre; Asakir-i Mansure Nizam-ı Cedid’te olduğu gibi İstanbul’da yaklaşık olarak 12.000 kişilik bir askeri kuvvetten oluşacak ve bu askeri kuvvet sekiz tertibe taksim olunacaktı. Asakir-i Mansure’nin her bir tertibi 1526 kişilik bir askeri kuvvete sahipken  Nizam-ı Cedid ortasının mevcudu 1602 idi. Yeni ordu tertibinin sayısının daha az olmasının sebebi tertipteki hizmet ve yardımcı branşlarında görev yapan personelin azaltılmasıdır. Her bir tertip Nizam-ı cedid teşkilatında olduğu gibi on iki “saf”a ayrıldı. Altı saf bir tabur bir tabur gücü büyüklüğünde olan bir “kol” u oluşturdu. Kol idari yönden bağımsız bir kol değildi. Her bir kolun başına sağ kol ağası (Ağa-ı Yemin) ya da sol kol ağası (Ağa-ı Yesar) rütbeli zabitler atandı. Görüyoruz ki Asakir-i Mansure Nizam-ı Cedid ile oldukça benzerlik göstermektedir. Yani diyebiliriz ki III. Selim’in kesintiye uğrayan yenilik hareketi II. Mahmut ile devam etmiştir. Birbirinin uzantısı halindeki bu yenileşme hareketleri Tanzimat’ı hazırlamada rol oynadılar.

Kanunname terfi için kıdemliliği esas aldı. Neferat kendi sınıflarında yükselebilirdi. Bu düzenlemede esas olan kıdemlilik olsa da liyakat da gerektiğinde dikkate alınabilecekti. Böylece askerlerin motive olmalarını ve işlerini en iyi şekilde yapmalarını sağlamak amaçlanmış oldu.

Zabitan ve neferata ödenecek maaş belirlenerek aylık olarak ödenmesi kabul edildi. Böylelikle üç ayda bir ödenen ulufe uygulamasına son verildi. Yoklama defterleri tutulmaya başlandı. İstanbul’da askerlere maaş ödemesi serasker, nazır, asakir katibi ve tertibin yüksek rütbeli zabitlerinin hazır bulunduğu törenle yapılacaktı. Bu uygulamalarla merkezi otoritenin asker üzerindeki gücü hissettirilmeye çalışıldı.

Yüksek rütbeli zabitanın emri altındaki askeri personeli şahsi işlerinde kullanmaları ve konaklarındaki hizmetçilere askeri üniforma giydirilmeleri yasaklanıyordu. Yani bu kişilerin devlet içinde bir muhalefet haline gelip askeri güç sahibi olmalarının önüne geçildi.

Sonuç

Osmanlı İmparatorluğu yaşamış olduğu klasik dönemin ihtişamının etkisiyle uzunca bir süre Avrupa’daki ileri yöndeki gelişmeyi takip edememiştir. Buna ek olarak Osmanlı toplumunun geleneksel muhafazakârlığı ve tutuculuğu Avrupa’daki yeniliklerin Osmanlı’ya taşınmasına engel olmuştur. Aslında muhafazakârlık ve tutuculuk devlet içindeki bazı kesimlerin kendi çıkarlarını korumak için ileri sürdüğü kullandığı kavramlar haline gelmiştir. Netice’de Osmanlı’nın Avrupalı rakipleri teknolojik ve askeri olarak Osmanlı’nın önüne geçmişlerdir. Özellikle Osmanlı’nın azılı düşmanı Rusya I. Petro ile gerçekleştirdiği reformlar sayesinde güçlenmiş ve Osmanlı’ya çok şey kaybettirmiştir. Ancak ne var ki Batı’nın bu üstünlüğü çok uzunca bir süre Osmanlı tarafından kabul görmemiştir. Napolyon’un Mısır’ı işgali ve ardından Mısır’da gerçekleşen Mehmet Ali Paşa reformu sonrasında Osmanlı’nın düştüğü aciz ve kendini savunamaz durumu tamamen Batı odaklı reformların yapılması gerektiği anlayışını getirmiştir.

19. yüzyılın iki önemli padişahı III. Selim ve II. Mahmut yaptıkları Batı eksenli reformlarla dikkatleri çekerler.  III. Selim askeri, idari, iktisadi, siyasi ve diplomatik reformları ,“Nizam-ı Cedit”, ilk yıllarından itibaren uygulamaya koymaya çalışmıştır. Ancak, III. Selim’in ıslahat teşebbüsünün başarısını sınırlayan iki önemli faktör vardır. Bunlardan birincisi eski kurumları kaldırmaya cesaret edememesi, onları muhafaza ederken aynı alanda faaliyet gösterecek, Batılı usullerle çalışan yeni kurumları Osmanlı, toplumuna tanıştırmasıdır. Böylelikle aynı alanda faaliyet gösteren eski ve yeni müesseseler kaçınılmaz bir rekabet içine girmişler, bu da reformların başarısının, toplum ve devlet hayatına yeterince nüfuz etmesini önlemiştir. III. Selim’in programının başarısını sınırlayan ikinci nokta ise reformlarına halkın desteğini sağlayamaması ve ıslahat teşebbüsünün dar bir elit azınlık tarafından desteklenmesidir.

Netice itibariyle, iç ve dış engeller sebebiyle başarısızlığa uğrayan Nizam-ı Cedid ıslahat hareketi sonrasında tahtından indirilen Sultan III. Selim, memleketinde uygulamak istediği yenilikler yolunda şehit edilmiş, çalışmaları da akamete uğratılmıştır. Ancak yenilik düşünceleri zihinlerden silinememiş ve halefleri onun açtığı ıslahat yolunda yüremeye devam etmişlerdir. Kendisinden sonrakiler için bir çığır açan III. Selim dönemi ve akıbeti aynı zamanda II. Mahmut için büyük bir ders olmuştur.

19. yüzyıla, III. Selim’in reform çabalarının bir ayaklanma sonucunda başarısızlığa uğramasıyla giren Osmanlı Devleti’nin başına gelen II. Mahmud, selefinin yenilik ve değişim çabalarını sündürmekte kararlıydı ve bunu toplumun bütün alanlarına yaymaktan başka çare görmüyordu. Bu sebeple II. Mahmud yenilik çabalarını askeri, idari, siyasi, sosyal, kültürel, eğitim, ekonomik ve sağlık alanlarının bütününe yaymaya çalıştı ve adeta her alanda toptan değişim hareketini başlatmış oldu. Ancak o bunu yaparken amcası gibi hatalara düşmemiş yeniliklerin önündeki en büyük engel olan yeniçerileri kaldırmak için sabırla beklemiş ve devlet içinde kendi otoritesini sağlamlaştıran adımlar attıktan sonra yeniçerilere son vermiştir. II. Mahmut yaptığı ıslahatların sağlamlığını sağlamak için attığı her adımdan önce önemli kesimlere danışmaya çok önem vermiştir. Yenilik hareketinin bütüncül olmasına önem veren padişah halkını tanımak için yurt gezileri düzenlemiştir. Aynı zamanda devlet içinde olan biteni halka anlatmak için Takvim-i Vekayi’yi kurması da dikkat çekicidir. Bu o zamana kadar ki ilk resmi gazetedir.

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve ülke içindeki çıkar odaklı, yenilik karşıtı muhalefetin sesinin kesilmesi Osmanlı tarihi için çok önemli bir dönüm noktasıdır. II. Mahmut yaptığı ıslahatlarının çoğunu yeniçerileri kaldırdıktan sonra gerçekleştirdi. III. Selim ile başlayan ve kesintiye uğrayan yenilikler onun döneminde devam etti ve kendinden sonraki padişahlar için esin kaynağı oldu, hatta kendinden sonraki Türk tarihi için II. Mahmut yol göstericidir diyebiliriz. Örneğin halkının arasında ayrım gözetmediğini belirtmesi Tanzimat ve Islahat mantığıyla aynıdır. Atatürk’ün gerçekleştirdiği kılık-kıyafet inkılabı ile II. Mahmut dönemi kılık-kıyafet inkılabı arasında bağ kurmanın çok da alakasız olmayacağı kanısındayım.

Sonuç itibariyle II. Mahmut döneminden sonra Türk tarihinde sürekli bir ıslahat çalışması kendini göstermektedir.

Kaynakça

  1. Esad Efendi, Üss-i Zafer (Yeniçeriliğin Kaldırılmasına Dair), (Hazırlayan: Mehmet
  2. Arslan), Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2005.
  3. DAVIDSON, Roderic H., Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, (çev. : Osman Akınbay), Agora Kitaplığı, İstanbul, 2005.
  4. LEWIS, Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, (Çeviren: Metin Kıratlı), Türk Tarih
  5. Kurumu Basımevi, Ankara, 2000.
  6. LÛTFÎ EFENDİ, Ahmet, Vak’anüvîs Ahmet Lûtfî Efendi Tarihi, C. I (Yayına Haz:
  7. Ahmet Hezarfen), İstanbul, 1999.
  8. YARAMIŞ, Ahmet, “II. Mahmut Döneminde Asakir-i Mansure-i Muhammediye (1826-
  9. 1839)”, (Basılmamış Doktora Tezi, A.Ü. ), Ankara, 2002.
  10. ÖZTUNA, Yılmaz, Büyük Osmanlı Tarihi, C. V, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1994
  11. KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, C. V, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1947
  12. HAYTA N.-ÜNAL U., Osmanlı Devleti’nde Yenileşme Hareketleri, Başak Matbaacılık, Ankara, 2003
  13. GÖLEN, Zafer, “Osmanlı Devleti’nde Islahat Hareketleri ve Tanzimat”, Türk Dünyası Araştırmaları, S. 118, Etam Matbaa Tesisleri, İstanbul, 1999
  14. UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Devleti Teşkilatından Kapıkulu Ocakları I, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1988

[1] Roderic H. Davidson, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, İstanbul, 2005, s.10

[2] Roderic H. Davidson, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, İstanbul, 2005, s.10-11

[3] Roderic H. Davidson, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, İstanbul, 2005, s.11

[4] Roderic H. Davidson, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, İstanbul, 2005, s.11-12

[5] Roderic H. Davidson, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, İstanbul, 2005, s.13

[6] Roderic H. Davidson, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, İstanbul, 2005, s.14

[7] Roderic H. Davidson, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, İstanbul, 2005, s.14-15

[8] Roderic H. Davidson, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, İstanbul, 2005, s.15-18

[9] Roderic H. Davidson, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, İstanbul, 2005, s.5-6

[10] Roderic H. Davidson, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, İstanbul, 2005, s.24

[11] Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, s. 192

[12] Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, s. 192

[13] Roderic H. Davidson, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, İstanbul, 2005, s.25

[14] Tarih-i Cevdet, C. V, s. 289

[15] Abdülkadir ÖZCAN, “II. Mahmut ve Reformları Hakkında Bazı Gözlemler”, Tarih İncelemeleri, S.10, E.Ü. Basımevi, İzmir, 1995, s. 13-16; Mustafa ÖZDEN, “Yeniçerilik İsyanları ve Vak’a-ı Hayriye – II-”, Türk Dünyası Araştırmaları, S. 110, Etam Matbaa Tesisleri, İstanbul, 1996, s. 40.

[16] Ahmet YARAMIŞ, II. Mahmut Döneminde Asakir-i Mansure-i Muhammediye (1826-1839), (Basılmamış Doktora Tezi, A.Ü.), Ankara, 2002, s. 15

[17] N. HAYTA-U. ÜNAL, Osmanlı Devleti’nde Yenileşme Hareketleri, Başak Matbaacılık, Ankara, 2003, s. 102.

[18] E. Z. KARAL, Osmanlı Tarihi, C. V, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1947, s.156

[19] Osman Nuri Ergin, Maarif Tarihi, C.2, s.278-279, 297, 306

[20] Roderic H. Davidson, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, İstanbul, 2005,s.29

[21] Osman Nuri Ergin, Maarif Tarihi, C.I, s.52, 56-60, C.II, s. 499, 518-519,533

[22] Roderic H. Davidson, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, İstanbul, 2005, s.32

[23] Ahmet Rasim, İstibdattan Hakimiyet-i Milliye’ye, C.1, s.179

[24] Reşit Kaynar, Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, (Ankara, 1954), s.100

[25] Roderic H. Davidson, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, İstanbul, 2005, s. 33

[26] Osman Nuri Ergin, Maarif Tarihi, C. II, s. 330-341

[27] Zafer GÖLEN, “Osmanlı Devleti’nde Islahat Hareketleri ve Tanzimat”, Türk Dünyası Araştırmaları,S. 118, Etam Matbaa Tesisleri, İstanbul, 1999, s. 4.

[28] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilatından Kapıkulu Ocakları I, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1988, s. 477

[29] Z. GÖLEN, a.g.m, s. 4.

[30] Z. GÖLEN, a.g.m, s. 5.

[31] Yılmaz ÖZTUNA, Büyük Osmanlı Tarihi, C. V, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1994, s. 117.

[32] Bernard LEWIS, Modern Türkiye’nin Doğuşu (Çev: Metin Kıratlı), T.T.K. Basımevi, Ankara, 2000, s. 80

[33] Ziya Nur AKSUN, Osmanlı Tarihi, C. III, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1994, s. 120.

[34] E. Z. KARAL, a.g.e., s. 148.

[35] Y. ÖZTUNA, Büyük Osmanlı Tarihi, s. 117.

[36] Lütfi, Tarih-i Lütfi , İstanbul, 1328, s. 125 vd.

[37] Ahmed Cevdet, Tarih-i Cevdet, IX. İstanbul-1309, s.357-359

[38] Ahmed Cevdet, Tarih-i Cevdet, XII, s. 73, 79-80, 123, 151, 166

[39] Ahmed Cevdet, Tarih-i Cevdet, XII, s.146, Üss-i Zafer, s.21-22.

[40] Üss-i Zafer, s. 69-70

[41] Üss-i Zafer, s. 70-71; Ahmed Cevdet, Tarih-i Cevdet, XII, s.175-177

[42] Üss-i Zafer, s. 74-76; Ahmed Cevdet, Tarih-i Cevdet, XII, s.181-182

[43] Üss-i Zafer, s.77

[44] Tarih-i Lütfi, I, s. 154

[45] Üss-i Zafer, s.80, 84

[46] Üss-i Zafer, s.84-85

[47] Üss-i Zafer, s.91-97;  Ahmed Cevdet, Tarih-i Cevdet, XII, s.191-192

[48] Üss-i Zafer, s. 107-108

Ferdi Uzun

1 Yorum