Eilif Peterssen - On the Look out

İnsan, Özgürlük ve Devlet

İnsan, geçmişinin ürünü olan bir varlıktır. Bu geçmiş hem toplumsal tarihin içindeki rolünden kaynaklanan; hem de bireysel tarihinden, yaşantılarından oluşan bir geçmiştir. İnsan geçmişinde acıları, güzellikleri, zevkleri, hatıraları, bunalımları ve sıkıntıları barındıran bir toplamdır. Seri üretim insanlar yoktur ve her insan başlı başına farklı bir dünyadır. İnsanın geçmişinden kaynaklanan anlayışı insanın dünya görüşünü, çıkarlarını ve çekincelerini belirleyerek insanın geleceğine yön verir.

Zaman var olduğundan beri insan bir özne olmaktan ziyade bir oyuncu ve nesnedir. İnsanlar sadece doğaya uyum sağlamaya ve tarihin akmaya başladığı yönde gitmeye mecburdu. Genel manada bir özgürlükten asla bahsedilemezdi. Uyum sağlayabilen ve dönüşebilenler hep kazandı. Uyum sağlayabilen hep en güçlüye dönüşüyordu.  Bu süreçte insan doğası gereği hep bencildi. Dönüşmek için hep kendini, hep kendi dünyasını düşünmek zorundaydı. İnsan sürekli kendisi için en iyi olanı istemek zorundaydı. Başlangıç noktaları farklı ve doğal olarak beklentiler farklı olduğundan dolayı bir insan için iyi (yararlı) olan bir şey, diğer bir insan için iyi olmayabiliyordu.

Dünyada bir çok değişik görüş oluştu zamanla. Bunların yaygınlaşması insanların kendi dünyaları içerisinde bunlara anlam katmalarıyla gerçekleşti. Zamanla bazı düşünceler ellerine fiziki gücü ele geçirince herkesi kendi gibi yapma çabasına girişti. Bu, özellikle Fransız İhtilalinden sonra,  devletin istediği insan tipini yaratma çabasıyla hız kazandı. Bu noktada çatışmalar doğdu. Gücü elinde tutan insanlarla, dönüştürülmeye çalışılan insanların değer anlayışları farklıydı. İkisi de görüşlere sahipti. Bu gruplardan biri fiziki güç olarak üste çıktığında onun görüşleri “iyi” olmuştu. Bu görüşler, onu benimseyen grup için ideal olan olabilirdi; hatta dünyanın bir yerinde zamanın farklı bir dönemini yaşayan insanlar için de ideal olabilir ve onlara refah getirebilirdi. Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta refahın göreceli bir şey olduğu hususudur. Bu görüşler, aynı görüşleri benimseyen, yaşadığı yöreye göre farklılaşan ve kendi ideal görüşlerini herkes için ideal olarak gören gruplar tarafından, herkes için yararlı olarak görülmeye başladığında çatışma doğuyordu. Dünyalarına ve değer yargılarına müdahale edilen insanlar buna tepki veriyordu. Bizim dünyamızda iyi olan şeyler, bazı insanlar için  anlamsız şeylere dönüşebiliyordu. Özellikle bazı görüşlerin ilerleme olarak sayılması, bunların kabul ettirilmesi için baskı yapılmasının dahi uygun görülmesine yol açabiliyordu. Bu insanların dünyalarına bir müdahale ve onların çıkarlarının nerede olduğunu görememekti.

“İyi” yi sadece güçlü olanın belirlediği bir dünyada kendi iyilerimizi gelişmiş olarak diğerlerine empoze etmek, onlardan çıkarlar elde etmek isteğimizin örtük bir dışavurumudur. Dönüşebilenin kazandığı modern toplumda, insanları belli kalıplara hapsetmek onları kalifiye kölelere dönüştürmekten başka bir şey olmasa gerek.  Zaman denen yolda su gibi akmaya mecbur olan insan, önüne doğal olmayan engeller konduğunda çatışmadan başka yol göremeyen bir vahşiye dönüşmektedir. Tarihin bir parçası olan, özgürlüğü hiç bir zaman elde edemeyen insan yaptıklarından dolayı hiç bir zaman suçlanamaz. Gelişmişliğin sadece sahip olunan silah gücüyle gösterildiği bir dünyada insan sadece bir figürdür.

İnsanlar yeni olan şeylerden bazılarını kendi iyilerine dönüştürecek ve onları benimseyeceklerdir. Bu insanın uyum sağlamak için yapacağı doğal bir gereklilik olacaktır. İnsanları belli bir değer dünyasına hapsetmeye çalışmak ve onu sınırlamak insanın geçmişini görmezden gelmektir. Bu insanı kendi dünyasını ve geçmişini görmezden gelmeye zorlamaktır ki bu insanın asla yapamayacağı bir şeydir. Devletin sınırlarını belirlemek ve insan düşüncesinin sınırlarını belirlemek ulus-devlet için bir gereklilik gibi görünse de bunun bir anda yapılmaya kalkışılması bir sonuç getirmeyecektir. Bu dünyalar sınırlanarak değil, bu dünyalarda yeni görüşlere yer açılarak, yeni olan şeylerin benimsetilmesi sağlanabilir. Bu da ancak insanların dünyasının sınırlarını değiştirmekle gerçekleşir. Eğitim dünyaları ve anlayışları değiştirmenin en meşru yoludur.  Bu süreçte insan zamanla eskiyi unutur ve böylece dönüşüm gerçekleşmiş olur. İnsanın dünyasına girebilmek ise bireyin dünyası ile iyi olarak empoze edilen şeyin bireye getirdiği yararla alakalıdır. Eğer düşünce bireye bir yarar getiriyorsa birey onu kendiliğinden benimseyecektir. Yararlının ne olduğunu ise geçmiş belirler.

Devletin insana müdahalesi insan düşüncesinde  kendine bir yer açmak olmalı ve devlet insanın benimsediği milyonlarca şemadan biri olmayı kabul etmelidir. Devletin insanlara zorla bazı şemaları empoze etmesi ve bunu kabul etmeyenleri geri olarak nitelemesi insanları canlı bireyler olarak değil, cansız birer nesne olarak görmesinin dışa yansımasıdır. Oysa insanlar canlıdır ve hissederler, bu hisleri daha sonra fikirlere, fikirleri de  hareketlere dönüşür ve devlet yapısını yok edebilir. Devlet ancak eğitimle kendini özgür zanneden köleler yaratabilir. Bireyin dünyası ve ideal algısı değiştiği için çatışma olamayacak ve bu sayede dönüşüm sağlanacaktır. Bu noktada köle de, devlet de mutlu olacaktır.

Abdulvahap Alıcı

3 Yorum