29 Mart 1949 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi

İsrail’in Kuruluşu ve Türk Basınına Yansımaları

İsrail oğullarının uzun ve zorlu tarihsel var oluş serüvenleri içerisinde, Ortadoğu’nun kalbi addedilebilecek bir bölgede devlet olarak ortaya çıkmaları gerek İsrail oğulları tarihi ve gerekse tüm insanlığın tarihi açısından büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. İsrail’in bölgedeki problematik var oluşunu devlet olduktan sonra sorunların kurumsallaşması takip etmiştir. Ortadoğu’da halihazırda yaşanan bunalımlar sadece bölge insanını değil tüm dünya sistemini etkilemekte, hatta belirlemektedir. Dünyayı derinden etkileyen bu buhran temelde İsrail Devleti’nde ve onun politikalarına karşı çıkan büyük kitleyle mücadelesinde temerküz etmektedir.

Bu makale, İsrail’in devlet olma sürecini ve bu süreçte Türkiye’nin İsrail’e karşı tutumunu ana hatlarıyla ortaya koymayı amaç edinmektedir. Bu minvalde, birincil ve ikincil kaynaklardan yararlanılmıştır. Dönemin siyasi durumunu ve Türk – İsrail ilişkilerini konu alan ikincil kaynaklarla birlikte, Türkiye’nin tutumunu medyaya yansıyan şekliyle anlayabilmek içinse dönemin bir kısım yazılı medyasından yararlanılmıştır.

Kullandığımız kaynaklar açısından konuyu iki bölümde ele aldık; birinci bölümde devlete giden yolda yaşanan siyasi süreç ele alınmıştır. İkinci bölümde ise İsrail Devleti’nin kuruluş tarihi olan 1948 yılının Mayıs ayında Türk basınında İsrail’le ve yaşanan siyasi-askeri olaylarla ilgili haberler değerlendirilmiştir. Bunun için ise temelde dönemin Ulus, Cumhuriyet ve Akşam gazeteleriyle birlikte Ayın Tarihi dergisinden yararlanılmıştır.

Makale böylesine geniş ve mühim bir konuyu derinlemesine incelemekten hayli uzaktır. Amacımız sadece dönemin olaylarını anlamaya çalışmaktır. Fakat altı çizilmesi gereken nokta şudur ki, tarihsel süreç derinlemesine incelenmeden bölgede yaşanan problemleri anlamak ya da anlamlandırmak kabil olmayacaktır. Bu anlamda, halihazırdaki sorunlar ancak bu tarihsel süreç iyi analiz edilerek anlaşılabilir ve ancak bu tarih bilinciyle bölgede sağlıklı çözümler üretilebilir.

Birinci Bölüm: Devlete Giden Yol

Adını Kudüs’ün eski Sion tepelerinden alan Siyonist hareket [1] yani tüm Yahudilerin Filistin’e dönüp, burada bağımsız bir devlet kurmaları 1897 Macaristan doğumlu bir Yahudi gazetecisi olan Theodor Herzl’in İsviçre’nin Basel kentinde ilk Dünya Siyonist Kongresi’ni toplamasıyla başladı. Birinci Dünya Savaşı sırasında hareketin önderliğini üstlenen Chaim Weizmann etkin çalışmalarının sonucunda İngiliz politikası üzerinde etkili olmayı başardı. 1917 tarihli Balfour Bildirisi ile Filistin’de Yahudiler “ulusal bir yurt” sözünü aldı ve burada Milletler Cemiyeti’nin manda yönetimini sağladı. [2]

İleride Yahudilerin bölgeye yerleşme koşullarını detaylı şekilde anlatacağımız gibi bölgede toprak satın alınması da bu yerleşimde etkili olmuştur. Örneğin, Baron de Rothschild gibi zengin Yahudilerden toplanan paralarla 60.000 Yahudi Arap toprak ağalarından aldıkları topraklar üzerinde Filistin’e yerleşmeye başladılar, bunlar Birinci Dünya Savaşı sonunda 50.000 metrekarelik Filistin toprağına sahip oldular Hitlerin iktidara gelmesiyle Almanya’dan Yahudi göçü hızlandı ve sayıları 1928’de 150.000’den, 1937’de 400.000’e çıktı. İkinci Dünya Savaşı başladığında Filistin nüfusunun 1/3’ünü Yahudiler oluşturuyordu. Böylece Yahudi göçü sorunun boyutları değişti. Önceleri bireysel toprak satın alma durumu söz konusuyken şimdi bin yıldır Arapların oturduğu bir bölgede başka bir devletin kurulması tehdidi ortaya çıktı. [3]

Ilan Pappé İsrail’in bölgeye yerleşmesinin ne denli sistematik ve acımasız olduğunu “The 1948 Ethnic Cleansing of Palestine” [4] adlı makalesinde çok net bir şekilde irdelemektedir.

Ona göre, Siyonistler Filistin’de yerleşebilmek için etnik temizlik (ethnic cleansing) uygulamışlardır.

Filistin’in köylerinde ve şehirlerinde uygulanan etnik temizleme işlemi temelde Siyonist ideolojiye sahip Yahudilerin Filistin’deki varlığından ve -ileride göreceğimiz gibi- İsrail militanlarının saldırılarından usanmış İngiltere’nin Filistin’in durumunu Birleşmiş Milletleri’ne havale etmesiyle gerekli ortamı (context) ve bahaneyi(pretext) bulmuşlardı.

Temizleme operasyonu 6 ay içersinde tamamlandığında, Filistinlilerin yarısından fazlası, 750.000’den fazla insan, yerinden edilmiş, 531 tane köy enkaz haline getirilmiş, 11 kent yerleşimi boşaltılmıştı. Tüm bunlar yapılanların tam bir etnik temizleme olduğunun göstergesiydiler.

Pappé, hangi uygulamalara etnik temizleme denilebileceğini tarihsel örneklerinden yola çıkarak tespit etmeye çalışmakta ve temel kriterleri ortaya koymaktadır. Örneğin U.S. State Department, etnik temizlemeyi “ belli bir bölgeden, bir etnik grubun o bölgenin etnik kompozisyonunu değiştirmek için sistematik zor kullanılarak uzaklaştırılmasıdır.” Yine O etnik temizlemenin iki unsura sahip olduğunu belirtmektedir, bunlar: 1) büyük şehirlerde sivil halk üzerinde sniper’ların ve ağır silahların kasıtlı olarak kullanılması, 2) Sivil halka kaşı baskının, sistematik ev yıkımları, mülklerin talan edilmesi, tartaklama, seçici ve rastgele öldürmeler ve kitlesel kıyımlardır.

İlan Pappé tüm bu şartların İsrail’in uygulamalarıyla örtüştüğünü söylemekte ve bu konudaki şaşkınlığını şu şekilde ifade etmektedir:

“1948 Filistin’de yapılanların etnik temizleme olduğunda şüphe yoktur, fakat modern tarihin bu formatif olayı neredeyse tamamıyla kolektif hafızadan sökülüp atıldı (eradicated) ve dünya vicdanından silindi (erased).”

Bu sistematik planı uygulamak için Siyonistler militarist yapılanmaya gittiler. İlk para militarist organizasyon Filistin köyleri arasındaki Yahudi kolonilerini korumak amacıyla 1920 yılında kuruldu. Fakat bu organizasyon daha sonra Filistin’de etnik temizlemeyi uygulayacak bir militarist güç şekline transforme edildi.

Bu militarist güç, Filistin halkı üzerindeki gücünü çok sistematik bir şekilde kullanıyordu. Bu minvalde Yahudi Ajansı Hebrew Üniversitesi’nin önde gelen Tarihçilerinden olan Ben-Zion Luria ile birlikte Arap köylerinin tarihsel kayıtlarını, planlarını hatasız bir şekilde uygulamak için, kullandı.

Siyonistleri hedeflerine ulaştıran bir diğer araç ise, 1901 yılında 5. Siyonist Kongre’sinde kurulan Yahudi Ulusal Fonu (the Jewish National Fund -JNF)’ydu. Bu Fon, siyonistlerin Filistin’deki kolonizasyon hareketinin en temel araçlarındandı. Manda yönetimi yıllarında Filistinlilerden toprak satın alma ve satın alınan topraklara Yahudileri yerleştirme işlevini gördü. İsrail Devleti’nin kurulmasından sonra ise bu organizasyon farklı alanlardaki görevlerini yerine getirmeye devam etti.

JNF’nin tüm gayretlerine rağmen istenilen başarı elde edilememişti. Bunun sebepleri arasında; kaynakların sınırlı olması, Filistin halkının mukavemeti ve İngilterinin sınırlandırıcı tutumu sayılabilir. Buradan da anlaşıldığı üzere bazılarının iddia ettiği gibi Filistinlilerin topraklarını İsrail’e satarak kendi sonlarını hazırladığı yönündeki abartılı görüş pek gerçeği yansıtmamaktadır. Bunun en büyük kanıtı ise Manda yönetimi sona erdiğinde İsrail’in satın aldığı toprakların Filistin topraklarının sadece % 5.8 oranına tekabül ediyor olmasıdır. Zira hareket tam olarak hedefine tacir kisvesi ile ulaşamayınca hareketin lideri olan Yossef Weitz’in de direktifiyle bu projeden vazgeçilecek “ulus inşa projesine yönel inecektir.

Burada Siyonist planlar uygulanırken ne denli sistemli hareket edildiğine dair bazı örnekler vermek istiyorum. Siyon hareket Hebrew Üniversitesi Kartografya Bölümü’nde adeta seferberlik ilan ederek Filistin köylerini ve şehirlerini haritalama işine koyuldu. Bir çok topografik çalışmalar yürütüldü. Tüm profesyonel fotoğrafçılar bu projeye davet edildi. Tel Aviv’den Yitzhak Shefer ve Margot Sadeh de bu projeye dahil oldular ve ikincisinin evinde film laboratuarı kuruldu ve bu daha sonra, 1947 yılında, Haganah’ın Tel Aviv’deki merkezine taşındı.

Bu topografik ve oryantalisttik gayretler sonucunda her bir köyün ayrı ayrı dosyaları oluşturuldu.1940’ların sonlarına yaklaşıldığında arşivleme işlemi nerdeyse tamamlanmıştı. Tüm ince ayrıntılar bu dosyalarda yer alıyordu, örneğin; her bir köyün topografik yerleşkesi, kullanılabilir yolları, toprak kalitesi, su kaynakları, temel gelir kaynakları, sosyo-politik kompozisyonu, dinsel bağlantıları, muhtarların isimleri, diğer köylerle ilişkileri, erkeklerin yaş ortalaması ve daha fazlası bu dosyalarda yer alıyordu. Gene bu dosyalarda 1936-39 yıllarında Arap Ayaklanması’nda Yahudilere gösterilen düşmanlık derecesine göre aileler ve köyler fişlenmiş ve daha sonra bu aranan (wanted) kişiler teker teker infaz edilmeye çalışılmıştır.

Bu arada I. Dünya Savaşı sonunda İngiltere’nin mandasına verilen Filistin Yahudilerle Araplar arasındaki çatışmalar yüzünden İngiltere’nin başına dert olmaya başlamıştı. Savaş arası dönemde İngiltere’nin Araplarla Yahudileri uzlaştırmak için harcadığı çabalar bir netice vermediği gibi Filistin topraklarını bu iki millet arasında taksim etmek istemesi de bir çözüme ulaşmadı. Yalnız ne var ki, İngiltere, Filistin’deki durumun daha kötüye gitmesini önlemek için 1939 yılında Filistin’e Yahudi göçlerini çok sınırladı. Fakat bu sefer Avrupa’nın çeşitli yerlerinden Yahudiler Filistin’e kaçak olarak girmeye başladılar. Bu kaçak göçleri Haganah adlı gizli bir teşkilat organize ediyordu. Filistin’deki İngiliz kuvvetleri bu kaçak göçleri önlemeye çalışınca İngiliz askerleri ve Yahudiler arasında silahlı çatışmalar çıktı. Bu çalışmalara Irgun adlı Yahudi tedhiş teşkilatı aktif bir rol oynamaktaydı.

II. Dünya Savaşı bittiğinde Filistin’in durumu buydu. İngiltere bir süre uğraştıktan sonra, Filistin’de yakasını kurtarmaya karar verdi ve 2 Nisan 1947’de meseleyi Birleşmiş Milletlere götürdü. Meseleyi ele alan Genel Kurul, iki haftalık müzakerelerden sonra Filistin meselesine bir çözüm bulması için özel bir komisyon kurdu. Bu komisyona büyük devletler sokulmamıştı. [5]

Komisyonun teklifleri Genel Kurul’un Kasım 1947 toplantısında tartışıldı. Netice de Genel Kurul 27 Kasım 1947’de Filistin Komisyonunun çoğunluk teklifi benimsedi ve 13 aleyhe 10 çekimsere karşı 33 oyla Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında taksimine karar verildi. Fakat karara göre Filistin’de kurulacak olan Yahudi ve Arap devletleri arasında bir ekonomik birlik kurulacak ve Kutsal Kudüs şehri de milletlerarası statüye sahip olacaktı.

Komisyon görüşmelerinde Türkiye Arapları destekledi, Türkiye’nin bu desteği, Filistin Özel Komisyonu’nun hazırladığı raporun Genel Kurul’da görüşülmesi sırasında da sürdü. Taksim kararının oylanmasında Türkiye aralarında 6 Arap ülkesinin de bulunduğu 12 ülkeyle birlikte ret oyu kullandı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Arap devletlerinin en yakın destekçilerinden olan SSCB’nin bile taksimden yana oy kullandığı bir ortamda, Türkiye’nin Arap dünyasına verdiği destek, Araplar tarafından şükranla karşılandı. Batılı yayın organları Türkiye’nin bu desteğini “Müslüman Kardeşliği”nin bir yansıması olarak değerlendirdiler. Hâlbuki aşağıda ele alınacağı gibi Ankara Araplara duyduğu bir sempatiden ötürü değil, bölünmenin bölgeye getireceği iktidarsızlığın verdiği endişeyle bu tavrı yeğlemişti. [6]

1947’de iki milyona yaklaşan Yahudi’ye Filistin’de yurt verilirken bin yıldır bölgede oturmakta olan Arap’ların oyuna başvurulmuş değildir. İkinci olarak, Filistin’e gelen

Yahudiler “Siyonizm davasının emperyalist savunucuları olarak bu topraklara yerleşmişlerdir. Üçüncü olarak, Yahudiler Arapların kendilerine karşı bağımsızlık mücadelesi verdikleri emperyalist Avrupa devletlerinin kanadı, koruyuculuğu ve teşvikiyle Filistin’e gelmişler ve her bunalımda, ABD dahil, bu güçlere dayanmışlardır. -Bu durumun geçerliliğini koruduğu son Mavi Marmara olayları akabinde süper güçlerin İsrail’e olan tutumlarında da görülmüş bu yüzden olacak ki Başbakan Erdoğan yaşanan olaya tepki gösterirken bu durumdan yakınmış ve açık bir şekilde İsrail’in hami ülkeler tarafından kayrıldığına dikkat çekmiştir-. Son olarak, ekonomik girişimi, zenginliği ve toprakların elinde bulunduran Yahudiler karşısında Araplar, kendi yurtlarında “ikinci sınıf yurttaş” durumuna düşmüşlerdir, İşte temel çelişki burada yatmaktadır. [7]

BM kararı üzerine İngiltere yaptığı bir açıklamada, 15 Mayıs 1948’den itibaren Filistin’deki bütün kuvvetlerini çekeceğini ilan etti ve Nisan 1948’den itibaren kuvvetlerini çekmeye başladı. İngiliz manda yönetimi sonuna yaklaşılırken çatışmalar şiddetlenmeye başladı. 1948 Nisan’ında Yahudilerin aşırı İrgun ve Stern grupları, Deir Yassin adlı bir Arap köyünü yerle bir ettiler ve halkın çoğunu öldürdüler. Ben Gurion olayı nefretle karşıladıysa da Deir Yassin katliamı Filistinlilerin davalarının haklı bir gerekçesi ve evsiz kalanların simgesi durumuna geldi. Bu olay aynı zamanda “Filistin mültecileri” sorununun da kökenidir. Yurtsuz kalan Filistinliler Arap devletlerine sığındılar. [8] Bu çekme işinin tamamlanmasından bir gün önce de David Ben Gurion başkanlığında 14 Mayıs 1948 günü Telaviv’de toplanan Yahudi Milli Konseyi, İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan etti. [9]

Fakat Milli Konsey bu kararı yapılan tartışmaların ardından alabilmişti. Ve Yahudiler İsrail Devleti’nin ilan edilip edilmemesi ya da bir süre ertelenmesi konularında görüş birliği içinde değillerdi. Konuyu tartışan Yahudi Geçici Ulusal Konseyi 14 Mayıs’ta yani mandanın sona ermesinde birkaç saat önce beşe karşı altı oyla İsrail Devleti’ne kurulmasına karar verdi, ve saat 16:00’da Ben Gruion İsrail’in kurulduğunu açıkladı. Yeni devlet 16:30’da ABD, 17:00’de Sovyetler Birliği tarafından tanındı. 18:00’de manda yönetimi bitti. [10]

Türkiye Filistin’de bir Arap devleti olmaksızın kurulan İsrail Devletini endişe ve temkinle karşıladı. Hükümet, kamuoyuna yansıyan şekliyle iki temel nedenden ötürü İsrail Devletinin kurulmasına karşı çıkmaktaydı:

Birincisi, Filistin Sorunu MC ve BM sistemleri içerisinde uzun yıllardır çözüme çalışılmış fakat giderek içinden çıkmaz bir hal almıştı. En karmaşık noktaya ulaştığı dönemde, Arapların tüm muhalefetine rağmen Yahudilerin bir devlet kurması, Araplardan desteğini esirgemeyen Türkiye, baştan beri karşı olduğu bir sonucun çıkmasını memnuniyetsizlikle karşılamaktaydı.

İkincisi, Türkiye, kendisine çok yakın bir coğrafi bölgede kurulan İsrail’in İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşmaya başlayan iki bloktan hangisi içinde yer alacağı konusunda derin şüpheler taşıyordu. Devletin kurulmasında büyük payı olan Yahudi terör örgütlerinin SSCB ile yakın ilişkiler içinde olmaları, Çek yapımı silahların 1946’dan itibaren SSCB’nin yardımıyla bölgeye sokulması, komünistlerin denetimi altındaki doğu Avrupa Yahudilerinin yine SSCB yardımıyla Filistin’e gitmelerine izin verilmesi ve manda yönetimi sırasında Yahudi yerleşim birimlerinde sosyalist anlayışla işletilen kooperatif çiftlik ve atölyelerin kurulmuş olması gibi olgular, yeni devletin Ortadoğu’da bir Sovyet uydusu olacağı endişesini doğurmuştu.

İsrail’in bağımsızlık kararının hemen ardından Mısır, Suriye, Ürdün ve Irak orduları Filistin’e girdiler. Sayıca İsrail kuvvetlerinden üstün olmalarına rağmen tecrübesiz ve eşgüdümden yoksun Arap orduları önemli bir başarı sağlayamadılar. Bu arada BM Güvenlik Konseyi 22 Mayıs 1948’de tarafları askeri hareketten kaçınmaya ve ateşkese çağırdı. Bu kararı 29 Mayıs’ta alınan ve taraflara dört haftalık bir ateşkes öneren Güvenlik Konseyi kararı izledi. 1 Haziran’da İsrail ve Arap devletlerinin bu karara uyacaklarını açıklamalarıyla çatışmalar bir süre kesildi. Fakat Ekim ortalarından itibaren güney Filistin’de İsrail ve Mısır kuvvetleri arasında tekrar çarpışmalar başladı. İsrail kuvvetleri Mısır ordusuna büyük bir üstünlük sağlayarak, Mısır topraklarının bir bölümünü işgal ettiler. BM Güvenlik Konseyi 29 Aralıkta derhal ateşkes ilan edilmesini istedi. Mısır ve İsrail Ocak 1949 başında bu çağrıya uydular. İsrail 1949’un ilk yarısında Mısır, Ürdün, Lübnan ve Suriye ile ayrı ayrı ateşkes anlaşmaları imzaladı.

Savaş devam ederken BM Genel Kurulu, 12 Aralık 1948’de ABD, Fransa ve Türkiye temsilcilerinden oluşan Filistin Uzlaştırma Komisyonunun kurulmasına karar verdi.

Komisyonun bu üç devletten oluşmasının arkasında, ABD’nin Yahudi yanlısı, Fransa’nın tarafsız, Türkiye’nin ise Arap yanlısı bir tutum içine girerek komisyon çalışmalarının dengeli olmasını sağlamaları hedeflenmişti. Ancak, Arap yanlısı olmak bir yana, Arap devletlerinin karşı çıktığı bu komisyonun kuruluşunu destekleyen ve komisyon üyeliğini kabul eden Türkiye, İsrail’in bağımsızlığına ilişkin ilk tutum değişikliğinin ilk işaretlerini veriyordu.

Bu tutum değişikliğinin arkasında, Truman Doktrininin ilan edilmesi ve Marshall Planının yürürlüğe sokulmasından sonra Türk Dış Politikasının önceliklerinin değişmesi ve Batı’ya daha yakın bir çizgiye oturmasının payı büyüktü. Türkiye’nin Filistin Uzlaştırma Komisyonu üyeliği, Arap Devletleriyle uzun yıllar sürecek diplomatik soğukluğun başlangıç noktasını oluşturdu. Türkiye Komisyon üyeliği süresince, özellikle Filistin’in taksimi görüşmeleri sırasında yoğunlaştırdığı Arap yanlısı politikadan uzaklaşarak, tarafları uzlaştırmayı amaçlayan tarafsız bir yaklaşım içine girdi.

İsrail’in bağımsızlığını ilan etmesinden çok kısa bir süre sonra 30 Haziran 1948 „de Türkiye ile İsrail arasında bir posta anlaşması imzalandı. Telaviv’in ısrarlarına ve Dışişleri Bakanı Moşe Şaret’in Ankara’ya yolladığı rica telgraflarına rağmen Ankara İsrail’i henüz tanımaya yanaşmıyor, bekle ve gör politikası izlemeyi tercih ediyordu. İmzalanan posta anlaşması Arap ülkeleri tarafından protesto edilince, Ankara, İsrail’de 10.000 „in üzerinde Türk vatandaşının yaşadığını vurgulayarak, anlaşmanın yalnızca insani nedenlerle yapılmış olduğunu ifade etti.

Türkiye Filistin Uzlaştırma Komisyonu’ndaki görevinin devam ettiği bir sırada 28 Mart 1949’da İsrail’i resmen tanıyan ilk Müslüman ülke oldu. Tanıma kararının alınmasından bir süre önce Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak Türkiye’nin Komisyondaki görevini tarafsız olarak yürütebilmesi için, o tarihe kadar 30 devlet tarafından tanınan İsrail’e bakışının değişmesi gerektiğini ifade ederek kararının gerekçesini açıklamıştı. Fakat, bu gerekçenin yanı sıra; İsrail’in tanınmasında üç temel neden daha vardı:

Birincisi, Türkiye’ni İkinci Dünya Savaşı sonrasında izlemeye başladığı Batı yanlısı dış politika, bu kararın alınmasını gerektirmekteydi. Dışişleri Bakanı Sadak’ın sözünü ettiği İsrail’i tanıyan 30 devlet arasında SSCB ve Doğu Avrupa ülkeleri de yer almakla birlikte, ağırlık Batılı devletlerdeydi. Kurtuluş çalışmaları devam eden Nato’ya üye olmayı arzulayan Türkiye, dış politikasını muhtemel müttefiklerinin dış politikalarıyla uyumlaştırmayı zorunlu görmekteydi. Ayrıca Sadak, Nisan başında Washington’da Başkan Truman ile bir görüşme yapacaktı. ABD’den daha fazla siyasi ve mali destek bekleyen Ankara, katıksız bir İsrail yanlısı tutum sergileyen Truman’a bir jest yapmayı düşünmüştü.

İkincisi, İsrail’in kuruluşundan sonra yaşanan gelişmeler bu devletin bölgede bir Sovyet uydusu olabileceği yönünde Türkiye’de dile getirilen endişelerin yersiz olduğunu gösterdi. İsrail, SSCB’nin gizli bir müttefiki olmadığını, ABD ile kurduğu yakın ilişkiyle ortaya koydu. Sıkı bir anti- Komünist olan Hüseyin Cahit Yalçın bile İsrail’e yaptığı geziden sonra Türk gazetecilere” Herhangi bir yabancı devletin İsrail’e etkide bulunduğuna dair hiçbir gösterge yoktur” şeklinde açıklamalar yapabiliyordu.

Üçüncüsü, Türkiye’de devletçi-seçkinci aydınlar, hükümetin Arap yanlısı politikasına giderek artan biçimde eleştiriler getirmekteydiler. Özellikle 1916’da başlayan Arap ayaklanması sırasında Türk askerlerinin arkadan vurulmasının yarattığı psikolojik etkinin izleri hala silinmemişti. Türk aydınlarına göre, İsrail’in Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki düşmanlarıyla çarpışarak kurulmuş olması, Ortadoğu diplomasisinden yüzyıllardır geçerli olan “düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışı çerçevesinde bu devletle sıcak ilişkiler kurulmasını gerektiriyordu. Öte yandan Türk kültürünün ve toplumunun Arap motiflerinden temizlenmesi süresince, aydınlar arasında Arap devletine karşı oluşan olumsuz bakış açısı da İsrail’in tanınması kararının alınmasında etkili oldu. [11]

İkinci Bölüm: Türk Kamuoyundaki Yansımalar

İsrail Devleti’ne giden süreci ve Türk Dış Politikası’nın bu süreçteki tutumunu makalemizin birinci bölümünde özetlemeye çalıştık. Bu bölümde ise sürecin Türk yazılı basınındaki yansımalarını tahlil edeceğiz. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi bu bölüm hazırlanırken temelde dört kaynaktan yararlanılmıştır bunlar; dönemin Akşam, Cumhuriyet ve Ulus Gazeteleri ile Ayın Tarihi dergisidir.

İsrail Devletinin kuruluşu öncesi ve sonrasıyla uzun bir süreci ifade eder. Elbette bu süre zarfında Türk basınında bir çok haber yer almış olabilir, fakat vakit darlığından dolayı biz bu sürecin yansımalarını 1948 Mayıs ayına münhasıran takip edeceğiz. Bu ay içersinde manşetlere yansıyan Filistin meselesi hakkındaki yorumları aktaracağız.

1 Mayıs 1948

Cumhuriyet gazetesi manşetini “Beş Arap Devleti Harekete Geçiyor” şeklinde atarken Filistin’deki durum şöyleydi:

Yafa’da hüküm sürmekte olan sükun Abubekir Arap ileri karakollarından gelen ve Telaviv’in civar mahallelerine tevcih edilmiş otomatik silah ve havan toplarının ateşleriyle bozulmuştur. Yahudiler mukabelede bulunmuşlar ve ateş teatisi devam etmiştir.

Yahudiler Kudüs’e karşı yaptıkları taarruz sırasında bilhassa yeni bir silah olan 30 libre ağırlığında füzeli bir obüsle Arapları gafil avlamışlardır. Bu obüsler Avrupa’nın en modern silahlarından birisi olduğu muhakkak bulunan 6 pusuluk havan topları ile atılmaktadır.( Ayın Tarihi)

Bu olaylar yaşanırken Ürdün kralı Abdullah, Suriye ve Lübnan başbakanları ile Amman’da toplayarak gizli bir konferansta nutuk atmıştır. Kral Abdullah’ın nutku Filistin’in çok yakında Arap orduları tarafından kurtarılmasına ve Siyonist meselesinin ilk ve son olarak tasfiyesi konusunda idi.(Ayın Tarihi)

1 Mayıs 1948 tarihli Vatan Gazetesi’nde “Filistin’de Çarpışan Menfaatler” başlığı altında Mümtaz Faik Fenik Filistin’de olup bitenler hakkında önemli tespitlerde bulunmuştur.

Filistin hadiselerinin gün geçtikçe dünya barışını daha çok tehdit eden korkunç bir mahiyet aldığını söyleyen Fenik İsrail’e karşı oluşan Arap birliği hakkında da dikkate şayan tespitte bulunmakta:

“Filistin hadisesinin bugünkü şekline bakacak olursak, Arap devletleri arasında bir tesanüt olduğunu görüyoruz. Fakat bu tesanütün hakiki olduğunu iddia etmek güçtür. Haşimi Ürdün’le Suudi Arabistan’ı müşterek bir Arap ideali uğrunda birleştirmeye imkan var mıdır? Nihayet Ürdün kralı Abdullah’ın Suriye, Lübnan ve Filistin’i de içine alacak büyük Suriye davası peşinde koştuğu bilinmez miydi? Mısırın büyük Suriye’yi kendisi için bir tehlike telakki ettiği dünyaca malum değil midir? Ve nihayet Irak’la Suriye arasındaki anlaşmazlık bugünün mevzuu değildir. Kral Abdullah’ın büyük Suriye için yazdığı beyaz kitap, Suriye’ye sokulmamıştır. Suriye seçimleri zamanında büyük Suriye davasını tutanlar Şam’da hiyanet-i vataniyeyle suçlandırılmışlardır. Arap devletleri arasında sadece Suudi Arabistan’la Mısır arasındaki münasebetlerde hafifi bir iyilik vardır. Onun dışındaki münasebetler tam bir Arap saçıdır.”

Bu satırlar Arap birliklerinin yeni kurulmuş devlet karşısında neden başarısız olduklarının en güzel ifadesidir.

Fenik, Orta Doğu’da Rusya menfaatlerine izin verilip verilmeyeceğini sorgulamakta ve son günlerde Antony Eden’in petrol ve mazot ikmallerinin nasıl yapılacağını tespit etmek için bölgeyi ziyaret ettiğine dikkat çekmekte ve meselenin özüne nüfuz etmektedir: “ Harbin vasıtası Yahudiler ve Araplarsa stratejisi sadece petroldür.”

Türkiye’de İsrail’in Rus nüfuzu altında kalıp kalmayacağı endişenin hakim olduğu bu dönemde, Faik Fenik bu endişe hakkında basiretli bir tespitte bulunmuştur:

“Ruslardan yardım gören Yahudilerin komünistleşeceği asla iddia edilemez. Çünkü Yahudiler komünistlerle kendi davasına hizmet ettikleri müddetçe dostturlar. Hiçbir zaman sermayelerini tehlikeye koymak istemezler. Esasen Almanya’dan kaçan ve büyük sanayi kuran Yahudiler Filistin’i ihya etmişlerdir. Fakat komünizmin bu sanayi bölgesindeki işçiler arasında genişlemesi de mümkündür”

Son olarak Fenik, genel olarak Filisin meselesi konusunda bu gün de geçerliliğini koruyan bir noktaya dikkat çekmektedir:

“Görülüyor ki Filistin meselesi, uzaktan görüldüğünden daha karışık, daha içinden çıkılmaz bir davadır. Onun içindir ki şimdiye kadar akla gelebilen hal çareleri arasında hiçbiri derde deva olamamış, bilakis çare diye ileri sürülen tedbirler, bu işi büsbütün karıştırmıştır. Sade Orta Şark değil, belki bütün dünya barışını korumak isteyenler , Filistin hadiselerini büyük teyakkuzla takip etmek mecburiyetindedirler.”

5 Mayıs 1948

5 Mayıs 1948 tarihli Yeni Gazete’de Asım Us “Kudüs’ü Araplar mı yoksa Yahudiler mi işgal edecek?” başlıklı makalesinde İngiliz mandasının sonuna gelindiği günlerde Birleşmiş Milletlerinin tutumundan bahsetmekte ve manda sonrası Filistin hakkında tahminlerde bulunmaktadır;

“Filistin’deki İngiliz kuvvetleri 15 Mayıs’ta mutlaka Kudüs’ten çekilmiş bulunacak. Fakat şimdiye kadar BM tarafından bir polis kuvveti

gönderilmediğine göre İngilizler çekilirken Kudüs’ü mutlaka ya Araplara yahut Yahudilere teslim etmek zorunda kalacak. Acaba Filistin’de İngiliz komutanı bunlardan hangisini tercih edecek ? ”

Us bu soruyu sormakta ve yaşanan menfi olaylarda BM’nin yapması gerekeni yapmadığından yakınmaktadır:

“Milletlerarası ihtilaflarda Güvenlik Konseyi tarafından bir polis kuvveti teşkili meselesinin prensibi halledilmiş olsaydı Filistin meselesi bugünkü hale düşmezdi. Hatta Yunanistan’da iç harp felaketi bugünkü şeklini alamazdı. Onun için Filistin’den İngiliz işgali kalkınca Araplar ile Yahudilerin silahlı kuvvetleri karşı karşıya kalacak ve bu dava da yine silahça kuvvetli olan tarafın lehine halledilecektir. Bununla beraber Kudüs’te bulunan İngiliz kuvvetleri çekilirken Araplarla Yahudilerden birini tercih ederek mukaddes şehrin anahtarını o tarafa vermesi de tabidir”

Evet, Us’un da belirttiği gibi İngiliz kuvvetleri çekilirken yerine birini bırakacaktı fakat bu kim olacaktı? Asım Us bu sorunun da cevabını vermekte ve nedenleriyle birlikte tahminini ortaya koymaktadır:

“Vaziyet bu bakımdan mütalaa edildiğinde Kudüs’teki İngiliz komutanının Kudüs’ü Yahudilere değil, Araplara teslim etmesi ihtimalini kuvvetlendiren birkaç sebep var:

1-Filistin’deki silahlı Yahudi kuvvetlerinden hiçbiri milletlerarası bir nizam ordusu olarak tanınmamıştır. Bunlar birbirlerinden ayrı bir takım gizli ihtilal teşekküllerine bağlı kuvvetlerdir. Bundan başka, son zamanlarda Filistin „deki Yahudi kuvvetlerinin milletlerarası Bolşevik ihtilalı için uğraşan komin form ile birleştikleri, bu kuvvetler kendi hallerine bırakıldığı taktirde Ortadoğu memleketlerini karıştırmak için Filistin’İ bir fesat ocağı haline getirilecekleri anlaşılmıştır.

2-Arap’lara gelince Ürdün Kralı Abdullah’ın Başkomutanlığı altında hareket eden Arap ordularından her biri Birleşmiş Milletler camiasına dahil memleketlerin nizam kuvvetleridir. Bu ordular Araplık alemi adına olduğu kadar Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi adına da hareket edebilirler. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde yarın evirilecek olan kararın icra vasıtası olabilirler.

3-Ürdün Kralı Abdullah Filistin meselesinde Arap Birliği adına hareket etmekle beraber İngiltere’nin müttefiki olan bir devleti temsil etmektedir. Bu itibarla Kudüs’te karşılaşılacak İngiliz ordusu ile Ürdün Kralı Abdullah’ın komutası altında olan Arap ordularının silahlı bir çarpışmaya varmaları mümkün değildir.

İşte bu gibi sebepler göz önüne getirilinde Kudüs’teki İngiliz işgal kuvvetlerinin çekilirken yerlerini Arap ordularına terk etmeleri tabii bir hadise gibi görünüyor.”

Bu öngörü belli gerçeklikler göz önünde tutularak yapılmakla birlikte yukarıda Faik Fenik’in altını çizdiği bir gerçekliği ihmal ettiğinden başarılı olmamıştır. Bu ihmal edilen nokta ise yukarıda da söylediğimiz gibi Araplar arasındaki tesanüdün hakiki olmadığı gerçeğidir.

6 Mayıs 1948

6 Mayıs 1948 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Ömer Rıza Doğrul, “Filistin Meselesinin Anahtarı” adlı makalesinde kral Abdullah’ın Birleşmiş milletlere çektiği telgraf nameyi değerlendirmekte ve muhtemel Arap-Yahudi savaşının neticeleri hakkında öngörülerde bulunmaktadır;

“Kral Abdullah’ın Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne gönderdiği telgraf name, Arap Milletinin Siyonist’lerle barışmak için kabul edebilecekleri ilk ve son şartları anlatıyordu. İlk şart Arap hakimiyetini kabul etmek, yani Filistin’in bir Arap Devleti olduğunu tanımak, bu devletinin tabası olarak yaşamaya razı olmaktır. Son şart da bu esası kabul eden Yahudilere bir takım bölgelerde hatta otonomiye varan mümtazlıklar temin etmek ve böylece Filistin’de bir Yahudi yurdunun kurulmuş olduğunu zımnen sağlayarak Synonistlerin arzı ve isteğini de gerçekleştirmek olmak. Fakat bütün bunlar Arap hakimiyetine ve Filistin’in Arap hürriyetine zerre kadar tesir etmeyecektir. Kral Abdullah’ın Siyonistlerle barışmak için ileri sürdüğü şartlar bunlardır. Fakat onun telgrafı yalnız bunları ihtiva etmiyor. Onun tasvir ettiği manzara yürekler acısıdır. Araplarla Siyonistler arasındaki düşmanlık ve kin o dereceye varmıştır ki bu şartlar dairesinde barışı sağlamak hakikaten çok güçtür. Çünkü Kral Abdullah tarafından anlatıldığı gibi Siyonistler Deir Yassin vakıasında gebe kadınların karınlarını deşecek derece de ileri gitmişler ilki millet arasında sönmez kinler doğuracak vahşetler irtikap etmişler ve bu vahşetleri irtikap ettiklerini açıklamaktan dahi çekinmemişlerdir. Buna rağmen Kral Abdullah’ın bu şartlar dairesinde barış kurmayı kabul etmesi büyük bir mesuliyeti yüklenmek mahiyetindedir. Fakat kendisi müstesna bir gayret sarf ederek bu barışı korumayı üzerine almakta ve Birleşmiş Milletlerin maksat ve gayesine büyük bir hizmet ifa etmeyi deruhte etmektedir. Acaba Birleşmiş Milletler Kurulu barışseverliği her şeyden üstün tutan bir endişenin son gayreti ile yapılan bu teklifi kabul edecek ve Siyonistleri yola getirebilecek mi?”

Bu satırlardan Rıza Doğrul’un Kral Abdullah’ın barış teklifinden pek memnun olmadığı sezilmektedir. Peki ona göre asıl çözüm ne olmalıydı? Bunun cevabını aşağıdaki satırlarda açık bir şekilde görmekteyiz

“Hiç zannetmiyoruz. Onun için Kral Abdullah’ın telgrafında işaret ettiği diğer şık, yani müdahale şıkkı ister istemez gerçekleşecek ve mesele ancak silah kuvvetiyle hallolacaktır.

Şimdiki halde bütün Arap milletlerinin üzerinde çalıştığı ve tekemmül ettirmeğe uğraştığı şık budur. Bu yüzden Mısır’da yapıldığı gibi Amman’da ve Şam’da da mühim toplantılar yapılmış ve mühim kararlar verilmiştir. Şimdi de Suudi Arabistan’ın baş şehri olan Riyad’ın aynı mühim toplantılara sahne olacağı anlaşılıyor. Demek ki Araplar fırsattan istifade ederek aralarındaki bütün ayrılıkları tasfiye etmekte ve Filistin Hadisesi Arap Birliği’ni kat kat sağlamlamak bakımından en büyük rolü oynamaktadır.

Filistin’i birlikte kurtarmak için hazırlanan Arap milletleri arasında tam anlaşmanın ve sarsılmaz bir birliğin kurulmuş olması, muhakkak ki zaferin kazanılmasını temin edecek ve bu sayede bir taşla iki kuş vurulmuş, hem Filistin kurtarılmış, hem Arap Birliği daha fazla temelleşmiş olacaktır. Hadiselerin takip ettiği bu seyre bakarak Lübnan başbakanı Riyaz Bey gibi Arapların yüzü güleceği günün yakın olduğunu söylemek isteriz çünkü Arapların yüzü güldüğü bütün Orta Şark milletlerinin yüzü gülecek ve bu Arap zaferi Orta Şark’ın birliğini ve beraberliğini bir kat daha temelleştirecektir.Görülüyor ki Filistin meselesinin anahtarı Arap milletlerini müdahalesindedir ve bu müdahalenin tahakkuku ile mesele hal olunacaktır.”

Görüldüğü üzere Doğrul savaşın tek çözüm olduğuna inanmaktadır. Onu bu inanca iten bizce Doğrul’un da Arapların hakiki olmayan birliğine dayanmış olmasıdır. Arap – Yahudi savaşı ne Arapların başarısıyla sonuçlanmış ne de Orta Şark’a huzur getirmiştir. Bir diğer ifadeyle Doğrul’un „meselenin anahtarı’ olarak gördüğü savaş Filistin’deki beklenen umut kapısını açamamıştır.

15 Mayıs 1948

İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan ettikten bir gün sonra, 15 Mayıs 1948 tarihli Ulus Gazetesi’nde Sabah Can “Manda vefat ederken…” başlıklı makalesinde, Filistin’in Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz mandasına girdiğini ve Arapların bu süreçte Türkleri arkadan hançerlediklerini hatırlatmakta ve şunları eklemektedir:

“İşte meşhur İngiliz mandası da Filistin’e bundan sonra teşrif etti(!) o zamanki propagandalara göre manda, o sihirli hayırlı idare usulüdür ki geri milletlerde kendi haklarına sahip olmak alışkanlığını uyandırır. Böyle bir gelişme görüldükten sonra manda sahibi hükümet yerli halktaki tekamüle göre onu ya Büyük Britanya dominyonlarında birisi olmak şerefine müstahak görür, yahut doğrudan doğruya istiklale kavuşturur. İşin garibi Filistin’deki manda bu memleketi ikisine de değil, tedhişçi siyonistlerle kesif bir Yahudi kütlesine kavuşturdu. Önceleri fahiş fiyatla muhacir Yahudilere arazi satmaktan pek hoşlanan Arap dostlarımızın da aklı ancak memleket elden gitmek üzereyken geldi.”

Bundan sonra Filistin’in akıbetinin Araplara uygun ve pek kolay geri çevrilebilir görülmediğini ifade eden Can, aynı zamanda Manda idaresinin yönetimi Birleşmiş Milletlere bırakmasından sonra BM’nin verdiği kararı da eleştirmektedir:

“Birleşmiş Milletler Filistin’i iki millet arasında ve pek acayip şekilde taksim etti. Türkiye her meselede olduğu gibi Arap kardeşleri lehinde hareket ederek bu kararı kabul etmedi. İstinat ettiğimiz tez, cenuptaki komşularıma beslediğimiz muhabbet kadar kuvvetlidir; eğer Filistin’de üç bin sene evvel Ben-i İsrail taifesinin yaşamış olması yurdun Yahudilere peşkeş çekilmesini bir hukuk prensibi olarak kabul etmeyi icap ettirirse aynı tarihten evvel ya da sonra şarkta yahut garpta büyük ülkelere sahip olmuş milletlere hakkını vermek yüzündün dünya coğrafyasının bir hayli değişmesi lazım gelirdi. Yahudi dostlarımızın hayat haklarını inkara asla imkan yoktur, fakat bu başka bir milletin vatanını Yahudilere vermenin doğruluğuna ve zaruriliğine delalet etmez !”

Son cümleler İsrail’in devlet olarak ortaya çıkışının tasvip ve tecviz edilmediğinin en bariz ifadesidir. Can, olayın hukuki bir hülasasını yaptıktan sonra manda sonrası Filistin’deki manzarayı şöyle özetlemektedir:

1- Memlekette vaziyete hakim ve meşru bir idare olmadığı için her iki taraf istediği gibi muharebede serbest kalacaktır.

2- Filistin’deki BM Komisyonu elinde fiili bir kuvvet bulunmadığından hiçbir şey yapmaya muktedir değildir.

3- BM Konseyi muhtelif kıtalar teşkiline karar verirse zaten bugün kendileriyle işbirliği yaptıkları Yahudilerce itiraf edilen Ruslar herkesten evvel bu memlekete gelerek bütün Orta Doğu’yu altüst edeceklerdir.

16 Mayıs 1948

16 Mayıs 1948 tarihli Ulus Gazetesi’nde “Filistin Çıkmazı” başlıklı yazı Filistin’in o günkü hali ve geleceği hakkında önemli tespitlerde bulunmaktadır.

“Filistin’de İngiliz manda idaresinin sona ermesiyle bağımsız bir İsrail Devletinin kurulması, Ortadoğu’nun aslında çözülmesi güç bir siyasi problemini, büsbütün çıkmaza sokmuş bulunuyor. Washington’dan bildirildiğine göre Başkan Truman, yeni Yahudi Devleti’nin Birleşik Amerika tarafından tanındığını açıklamıştır. Eğer bu haber doğru ise bazı devletlerin de buna katılmalarını beklemek yerinde olur.”

Yazıda, gelinen son durumun ilgili tarafların karşılıklı anlayış zihniyetiyle hal olunamayacağını ifade edilmekte ve tek ihtimalinin silahlı mücadele olduğu belirtilmektedir. Filistin’de saldırgan tutumlarıyla hedeflerine ulaşmak isteyen siyonistler hakkında aşağıda sarf edilen sözler manidardır:

“2 Kasım 1917 tarihli Balfour Beyannamesiyle Filistin meselesinin siyasi bir ihtilaf konusu haline girmesinden beri, ifratçı Siyonist liderleri, davayı kuvvet ile kendi lehlerine halletmek hatasında ısrar ettiler. O bölgeye iki bin yılda beri fiilen tasarruf etmekte olan asıl ev sahibi Araplarla bir anlaşma yoluna gitmediler. Başka milletlerin yerleştikleri ve sahip oldukları bir yerde zorla bir Yahudi anavatanı yaratma dileğinin zararlı siyasi bir macera mahiyetini alacağını asla idrak etmek istemediler.”

Ayrıca yazıda dünya genelinde genel bir Yahudi sorunu olduğuna dikkat çekilmekte ve Filistin dahil olmak üzere sorunun halli hususunda şunlar ifade edilmektedir:

“Yahudi meselesinin dünya ölçüsünde ve bütün ilgilileri memnun edecek tek hal çaresi, her zaman ve memleket için Yahudilerle Yahudi olmayanlar arasında tahammül edilir müşterek bir hayat imkanı sağlayacak zemin ve vasıtaları hazırlamaktan ibarettir. Bunun içinde Yahudi liderleri, bütün dünyada olduğu gibi Filistin’de de, asıl ev sahiplerinin kabule yanaşmayacakları müfrit dileklerden vazgeçmelidirler. Bu takdirde bugün Filistin’de yerleşmiş olan Yahudilerin Araplarla birlikte yekdiğerine karşılıklı saygı besleyen hür vatandaşlar halinde yaşamaları imkan dahiline girer. Yoksa Filistin çıkmazı insanlıkla beraber Yahudi ırkını da felakete sürükleyecek önlenmesi imkansız daimi bir tehlikeye dönüşecektir.”

Yine aynı tarihte Cumhuriyet Gazetesi’nde “ Kan ve Ateş İçinde Doğan Bir Devlet…” başlıklı bir yazıda Abidin Dav’er İsrail’in kuruluşuna dair önemli tespitlerde bulunuyor ve İsrail’in muhtemel geleceği hususunda tahminler yürütüyor. Ona göre Filistin’de 2000 yıl sonra yeniden doğan Yahudi İsrail Devleti daha doğarken bir sürü İsrafil ile karşılanıyor; Yani Filistin’de kızıl kıyamet kopuyordu;

“14-15 Mayıs gece yarısında Filistin üzerindeki 27 yıllık İngiliz mandası bitmiş, Filistin siyonistleri, Arz-ı Mev’ud veya Mukaddes’te Yahudi Devleti’nin istiklalini ilan etmişler; aynı zamanda Arap Devletleri Birliği’nin orduları üç koldan Yahudi İsrail Devleti’ni yok etmek üzere Filistin topraklarına girmişlerdir. Yahudi devletinin ölü doğan bir çocuk vaziyetine düşüp düşmeyeceğini, yahut eksik doğmuş bir mahluk gibi bir müddet sonra ölüp ölmeyeceğini Arap-Yahudi harbinin neticesi tayin edecektir. Amerika Yahudi İsrail Devleti’ni tanımakta hiç tereddüt etmemişse de, Amerika’nın tanımasıyla bu devletin mutlaka yaşayabileceği kabul edilemez. Bu kanlı doğumla dünyaya gelen devletin yaşayabilmesi, Arap Birliği ordularının yapmaya başladıkları hamleye bağlıdır. Araplar Yahudileri mağlup ederlerse İsrail Devleti 2000 yıl evvelki gibi gene ortadan kalkar; harbi Yahudiler kazanırsa o zaman bu devlet yaşar.”

Bu iki şıktan ikincisi gerçekleşmiş kan ve ateş içersinde doğan devlet yaşama şansını elde etmişti. Kurulan bu devleti tanıma konusunda Truman Amerikacı ön ayak olmuştu. Dav’er’e göre Amerika’nın ön ayak olması daha ziyade Amerika’nın iç politikasıyla alakalıydı. Çünkü, Amerika’da pek çok Yahudi vardı ve bu Yahudiler Amerikan siyasetinde cumhur başkanı seçimlerinde mühim rol oynayacak kadar servete, nüfuz ve kudrete sahiptiler. New York 2 milyon Yahudi nüfusuyla en büyük Yahudi şehriydi. Fakat geçmişten günümüze kadar Amerika’nın İsrail’e karşı yaklaşımına baktığımızda bunun Amerika’nın salt bir iç politikası olmaktan ziyade kökleşmiş bir devlet politikası olduğunu görmek mümkündür. Son İsrail-Türkiye gerginliğinde İsrail bir çok dünya kurumları tarafından kınanıp dışlanırken Amerika İsrail’e karşı geleneksel tutumundan farklı bir tavır sergilememiştir.

Dav’er bu yeni doğan devletin bütün dünya Yahudilerinin desteğiyle yaşama şansının arttığını, zira İngiltere manda yönetiminin son bulmasıyla Yahudiler için engel olmaktan çıkmış ve Filistin’deki Yahudilere para, yiyecek, silah ve malzeme göndermenin önü açılmıştı. Bu yardımlar genel olarak deniz yoluyla yapılıyordu, ve Araplardan sadece Mısır küçük bir deniz kuvvetine sahipti dolayısıyla bu yardımların ulaşmasına mani olacak bir engel kalmıyordu.

Son olarak Dav’er Filistin meselesi konusunda sarf ettiği şu cümlelerle bir gerçeği tekrar vurgulamış oluyordu:

“Osmanlı İmparatorluğunun bir avuç jandarma ile gürültüsüz, patırtısız, kavgasız idare ettiği Filistin, 27 yıl süren İngiliz mandasından sonra nihayet bir harp sahnesi olmuştur. Bu harp bir din, ırk ve hatta ideoloji harbidir. Filistin aylardan beri devam eden kargaşalıklar ve savaşlar yüzünden yanıp yıkılmakta olduğu gibi bundan sonra büsbütün harap olacaktır. Birinci Dünya Harbi’nde işlenen hatalardan birinin de Filistin mandası olduğuna bu memleketin şimdi içinde bulunduğu felaketten başka delil ister mi?”

17 Mayıs 1948

17 Mayıs 1948 tarihli Yeni Gazete’de “Amerika, Yahudiler ve Araplar” başlık bir yazı yazan Asım Us, Amerika’nın İsrail’e karşı tutumlarındaki temel amilleri irdelemektedir.

Amerika’nın Filistin meselesi karşısındaki vaziyeti İsrail Devleti’nin ilanı ile tekrar değişiklik göstermişti; Filistin taksim planının BM çevresinde tatbik imkansızlığı anlaşılınca taksim düşüncesinden vazgeçmiş olan Amerika, İngiliz mandasının son bulmasıyla devletinin kuruluşunu ilan eden İsrail’i tasdik etmişti. Peki Amerika’nın bu tutum değişikliğine sebep olan etken ne idi?

Us’a göre, Amerika’nın Filistin’in taksimi düşüncesinden vazgeçmesi Beyaz Saray yönetimi ile İsrail’in kurucu kadrosunun arasını baya açmıştı. Bu durum Siyonist şeflerin Amerika’dan yüz çevirip Sovyetlere yönelmesine neden olmuştu. Filistin’deki silahlı Yahudi kuvvetleri arasında Rusya’dan gelmiş Bolşevik Yahudiler payda olmaya başlamıştı;

“Bir aralık ajans haberleri Filistin’de harp eden Yahudi kuvvetlerini Bolşevik ordusu gibi tasvir etmeğe başlamıştı. Şimdi Filistin’de yeni kurulan Yahudi Hükümeti içinde solcu unsurların çoğunlukta olmasına bakılırsa Sovyet Rusya’nın Arap – Yahudi mücadelesinde kendi hesabına nasıl faydalanmış olduğu anlaşılır. Amerika’nın taksim planından vazgeçtikten sonra İsrail Devleti’ni tanımakta istical etmesi Filistin’de harp eden Yahudi şeflerini bütün bütün Moskova’nın kolları arasına atmamak endişesi ile izah olunabilir.”

Us’a göre, Amerika’nın Yahudileri Sovyetlerden silah almak zorunda bırakması Filistin’i Orta Doğu’nun Yunanistan’ı haline getirecekti. Bunu fark eden Amerikan yönetimi yeni devleti tanıyarak ona silah yardımında bulunmayı makul bir siyaset olarak benimsedi. Fakat bunu yaparken Arpalarla arasını bozmamaya gayret etti.

Truman’ın bu tutum değişikliğinde Yahudi sempatisini kazanma düşüncesinin daha ikincil bir rol oynadığını aşağıdaki satırlar ifade etmektedir:

“Vakıa New York’taki iki milyon Yahudi’nin sempatisini kazanmak iktidar mevkiinde olan Demokrat Parti için ayrıca mühim bir meseledir. Bilhassa Amerika Cumhurbaşkanlığı seçimi için mücadelelerin çok hararetlendiği bugünlerde bu sempatiyi muhafaza etmeye Truman’ın ihtiyacı vardır. Fakat İsrail Devleti’ni tanımak bahsinde bu meselenin rolü ikinci derecede kalır. Eğer böyle olmasaydı Amerika bundan evvel taksim planından vazgeçmezdi. Taksim planından vazgeçmek Yahudileri Rusya tarafına meylettirmiştir. Amerika bu siyasette ısrar edecek olursa Bolşevikler ile Yahudilerin Birleşmesine fırsat vereceğini anlamıştır. Amerika’nın yeni Yahudi devletini tanımakla beraber Araplardan yüz çevirdiğine hükmet yanlış olur. Ona düşen vazife ve Orta Doğu’daki menfaatlerini koruyacak siyaset Arapları da kendisine hasım vaziyetine getirmektedir.”

19 Mayıs 1948

19 Mayıs 1948 tarihli Tasvir Gazetesi’nde Selim Sabit “Hiçbir Faydası Olmayan Tanımalar…” başlıklı yazısında yeni kurulan İsrail Devleti’nin Amerika ve Rusya gibi devletler tarafından tanınmasının anlamını irdelemekte daha doğru bir ifadeyle anlamsızlığını iddia etmektedir;

“Sovyet Rusya da İsrail Devleti’ni tanıdı. Birleşik Amerika Devletleri’nin de daha önce aynı şekilde hareket etmiş olması Rusların bu tanıma keyfiyetinden bekledikleri bütün neticeleri sıfıra indirmiş hiç değilse bir hayli zayıflatmıştır. Fakat bizce asıl üzerinde durulacak mesele şudur: bu tanımaların faydası ne olacaktır? Bu sualin cevabı ise gayet basittir. İsrail Devleti’nin bir mana ifade etmesi için bu tanınmanın evvela BM Kurulu, sonra da Arap Devletleri tarafından tasdik ve kabul edilmesi lazımdır. Halbuki BM Kurulunun böyle bir karara varması şüpheli görünmektedir. Arap Devletlerine gelince bunun bahsini etmek bile abestir.”

Yazar Amerika’nın taksim kararında önce vazgeçip daha sonra İsrail Devleti’ni tanıyan

ilk devlet olmasındaki tutum değişikliğini de farklı bir şekilde değerlendirmektedir:

“Amerika’nın her gün fikir değiştirdiğini, ne istediğini kendisinin de bilmediğini ileri sürüyorlar. Halbuki Amerikalılar istediklerini pek iyi biliyorlar. Filistin’in taksimi üzerinde ısrar etmemekle Yahudi Devleti’nin Birleşmiş Milletler teşkilatı çevresi dahilinde tanınmamasını temin etmiş ve bu suretle İngiltere ve diğer devletlerle kendi arasında çıkabilecek ve Birleşmiş Milletler Kurulu ve Batı tesanüdü için çok feci neticeleri doğurabilecek ihtilafları önleyebilmiştir. Yahudi Devleti’ni münferiden tanıyarak Amerika bu ihtilafı ber taraf etmiş ve hiç değilse vahametini bir hayli azaltmıştır.”

21 Mayıs 1948

Asım Us, 21 Mayıs 1948 tarihli Yeni Gazete’de, Filistin’in değişmekte olan demografik yapısından bahsetmekte ve değişen yapının Filistin’de barışın altını oyduğunu ve Filistin meselesindeki sorunların temelini teşkil ettiğini söylemektedir. Demografik yapının değişmesinde ise Balfour beyannamesiyle birlikte savaş öncesi kırk elli bin civarında olan Yahudi nüfusunun kat kat artması ve manda yönetimin sona ermesiyle sınırsız Yahudi muhaceretinin bu bölgeye yapılmış olması etkili olmuştur. Bu muhaceret dalgası Arapları yersiz ve yurtsuz bırakmış, insanlar baba topraklarından ayrılmak zorunda kalmıştır.

“Meselenin bu safhası madalyanın bir tarafıdır. Bu, sadece Yahudiler karşısında Filistin hududu içinde yaşayan Arapların hayat ve istiklaline taalluk eden tarafıdır. Madalyanın öbür tarafı ise daha geniş bir Yahudi ve Arap davasıdır. Zira Filistin, bütün dünyadaki Yahudilerin kayıtsız şartsız gelip yerleşebilecekleri bir memleket olduktan ve kısa bir zamanda burada birkaç milyon nüfuslu bir müstakil Yahudi Devleti kurulduktan sonra Arap – Yahudi mücadelesi bugünkü hudutlarını aşacak, bütün Orta Doğu memleketleri için bir rahatsızlık kaynağı olacaktır. İşte bugün İsrail Devleti’nin ilanı üzerine Arap Birliğine dahil olan devletlerin orduları ile harekete geçerek bu işe silahlı müdahalede bulunmalarının belli başlı sebebi budur.”

Yazar ayrıca Filistin meselesinin çözümüne dönük bir formül sunmaktadır:

“Filistin’i Ürdün Krallığı hudutları içersine ilhak etmek ve civardaki Yahudilere Birleşmiş Milletlerin himayesi altında tam muhtariyet vermektir. Kral Abdullah ordusuna hareket emri verirken neşrettiği beyanname Arapların böyle bir hal şeklini kabul edeceklerini göstermiştir. Bizce bu formül Filistin Yahudilerinin dahili işlerinde tam serbestiyete nail olmaları demek olacağı ve hürriyetleri BM teminatı altına alınmış bulunacağı için bugünkü haller ve şartlar içinde en makul bir hal şeklidir.”

27 Mayıs 1948

Cumhuriyet Gazetesi’nden Nadir Nadi “Yeni Doğu’nun Emniyeti” başlıklı yazısında Filistin’de yaşanmakta olara sorunları değerlendirmiş ve aslında bu sorunun Yahudi ve Arapları aştığını şu cümlelerle ifade etmiştir;

“Araplarla Yahudilere düşen rol, sadece ihtiraslara esir olmaktan ibarettir. Hadiselerin anahtarı pek kodaman devletlerin elinde bulunuyor. İki taraf ne kadar kendinden geçerse geçsin, dava mutlaka kodamanların dilediği gibi çözülecektir. Kodamanlar ise Filistin meselesini büyütmekte hiç niyetli görünmüyorlar”

Nadi’ye göre Filistin üzerinden bir dünya savaşının çıkması ihtimal dahilinde değildir, zira Rusya ve Amerika Filistin konusunda fikir ve tutum birliği içersindedirler. Fakat Filistin konusunda en güç duruma düşen ülke İngiltere olmuştur.

“Filistin işinde en güç durumla İngiltere’nin karşılaştığına şüphe edilemez. Birinci Cihan Harbi’nden sonra Balfour tarafından güdülen politika ile mukaddes diyarları bir nevi Yahudi Kabesi haline getiren bu devlet bir müddetten beri Arapları memnun etmek zorunda kalınca ne yapacağını şaşırmış gibidir. Bir yandan Arap iddialarını desteklemeye çalışırken öte yandan Amerika’ya uyarak İsrail Devleti’ni tanımaya hazırlanmak doğrusu kolayca yürütülür bir taktik olmasa gerektir. Fakat ne denir ki bu Filistin davası İngiltere’nin hiç yoktan yarattığı bir davadır.”

Nadi Yakın Doğu’da istikrarın sağlanması hususunda Türkiye’nin rolüne dikkat çekmekte ve bunu yaparken bu dönemdeki diğer yorumculardan hayli farklı bir söylem tarzı geliştirmektedir.

“Türk hükümeti söz ve fikir sahibi olmak, ayrıca ortalığa düzen verici bir rol oynamak durumundadır. Bizim kanaatimize göre, Arap milletlerinin bağımsız duygularını incitmeksizin, Filistin Yahudilerini de esir derecesine düşürmeksizin bu davayı çözecek formül bulmak imkansız değildir. Bir zamanlar birer Osmanlı vilayeti olan Cenup ülkeleri bizden ayrıldıktan sonra halkının hürriyet isteklerine karşı cumhuriyet Türkiye’sinin ne kadar yürekten bir ilgi gösterdiğini Arap dostlarımız herhalde takdir ederler. Bu itibarla, mesela muhtelif cenup halkları arasında içtimai, dini ve harsi realiteyi gözönünde eşit haklı bir federasyon kurmak teklifine karşı bunlar ilk ağızda neden hayır desinler? Böyle bir fikri niçin derhal ret etsinler”

Yukarıdaki satırlarda farklılık olarak nitelendirdiğimiz söylem, Nadi’nin bölgenin istikrarında Türkiye’nin rolüne dikkat çekip bu rolün icrasında Arapların bağımsız bir devlet olma hassasiyetinin zedelenmemesine vurgu yapmasıdır. Diğer bir farklılık ise  “Araplar bizi arkamızdan hançerlediler ve bu belaya müptela oldular” söyleminin aksine “Bir zamanlar birer Osmanlı vilayeti olan Cenup ülkeleri bizden ayrıldıktan sonra halkının hürriyet isteklerine karşı cumhuriyet Türkiye’sinin ne kadar yürekten bir ilgi gösterdiğini Arap dostlarımız herhalde takdir ederler.” Şeklinde Arapların bağımsızlığını saygıyla karşılamış olmasıdır. Bu satırlardaki diğer ilgi çekici bir nokta ise Nadi’nin Yakın Doğu bölgesinde bir birlikten bahsediyor olmasıdır. Böylelikle Yahudi ve Filistin sorunu birleşen Arap dünyasında mikro düzeyde kalacaktı ve hatta sorun olmaktan çıkacaktı. Nadi, dünya genelinde kurulan birliklerin önemine aşağıdaki satırlarda dikkat çekmekte ve Filistin sorununun halline dair önemli bir noktaya işaret etmektedir:

“Günden güne küçülen dünya, günden güne büyüyen siyasi birliklere gebedir. Bugün Batı Avrupa Birliği’ni gerçekleştirmek için ciddi gayretler harcanıyor. Yarın bütün Avrupa’nın bir idare altına girmesi bahis mevzu olacak, öbür gün de belki dünya devleti kurulacaktır. Her şeye kadir, kendi başına buyruk, etrafını hiçe sayan şoven milliyetçilik telakkisi faşizmle beraber artık ömrünü yaşamıştır. Tıpkı fertler arasında olduğu gibi insan toplulukları arasında da hürriyet ancak öteki cemiyetlerin hürriyetine riayet şartıyla bir haktır bu şartlar altında nasılsa Filistin’de yurt edinmiş bir milyona yakın bir Yahudi kitlesine kendi kendini idare edecek aynı zamanda Yakın Doğu milletleri arasında ayırıcı değil fakat tamamlayıcı bir rol oynayacak yaşayış şekli bulmak bizce tutulacak en doğru yoldur.”

Sonuç

Bu makalemizde İsrail Devleti’nin kuruluş sürecini ve kurulan bu yeni devlete Türk medyasının tepkisini incelemeye çalıştık. Makalenin birinci kısmında İsrail’in ne denli sistematik bir şekilde bölgeye nüfuz ettiğini ve nihayetinde kuruluşunu gerçekleştirdiğini gördük. Devletin kuruluşundan sonra Arap – Yahudi çatışmasında Türklerin nerede durduğunu ve süreç içersindeki tutum değişikliklerinin sebeplerini belirlemeye çalıştık.

İkinci bölümde ise, yeni doğan devlete Türk basının gösterdiği tepkileri tahlil etmeye çalıştık. Bu amaçla değişik gazetelerden yorumcuların yorumların alıntılar yaparak İsrail Devleti’ne karşı oluşan genel kanaati anlamaya çalıştık. Türk Basını’nın tepkilerini kabaca şöyle özetlemek mümkün:

1. Filistin Meselesi göründüğünden daha karmaşık bir mesele, sadece Ortadoğu barışını değil, dünya barışını isteyenler Filistin hadisesini büyük bir teyakkuzla incelemek mecburiyetindedirler.

2. Temelde böyle bir sorunun oluşmasına İngiliz manda yönetimi neden olmuştur. Manda yönetimiyle Filistin halkının kaderi Yahudilerin ellerine bırakılmıştır.

3. Birleşmiş Milletler Filistin’de yaşanan çatışmaları durdurmakta üstüne düşeni yapmamış, İngiltere’nin manda yönetimine son vermesinin ardından oluşan boşluğu güvenlik güçleriyle doldurmaktan aciz kalmıştır.

4. Arap – Yahudi mücadelesinde galip çıkacak tarafın Araplar olacağı kimi yorumlar arasında yer almakla beraber, Yahudilerin büyük devletlerin ve dünya Yahudilerinin desteğiyle başarılı olabileceği öngörülmüştür.

5. Kurulan İsrail Devleti’nin halkı adeta baba topraklarında söküp atarcasına, daha önce kendilerine yapılmış olan zulmü Araplara yapıyor olmaları Ota Şark bölgesine huzur ve istikrar getirmekten uzaktır.

6. Amerika ve Rusya yeni kurulan İsrail Devleti’ni tanırken iç ve dış hesaplara /menfaatlere göre hareket etmiştir. Amerika Yahudilerin Sovyetlere yaklaşmasını istememiş ayrıca kendi içersindeki sayıca fazla Yahudilerin sempatisini kazanmaya çalışmıştır.

Kaynaklar

  1. Baskın Oran, Türk Dış Politikası, İstanbul, İletişim Yayınları, 2002, Cilt I, s. 201
  2. Oral Sander, Siyasi Tarih, Ankara, İmge Yayınları, 2004, s. 297
  3. Oral Sander, a.g.e, s. 297
  4. Journal of Palestine Studies, Vol. 36, No. 1 (Autumn, 2006), pp. 6-20, http://www.jstor.org/stable/4486992
  5. Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul Alkım Yayınevi, 2007, s.484
  6. Baskın Oran, a.g.e, s. 637
  7. Oral Sander, a.g.e, s.299
  8. Oral Sander, a.g.e., s.299
  9. Fahir Armaoğlu, a.g.e, 485-486
  10. Oral Sander, a.g.e, s.300
  11. Baskın Oran, a.g.e, 639-41

Yusuf Ünal