Antoine Ignace Melling - Vue De L’Arsenal De Constantinople

İstanbul’da Jean Valjean: Galata Tersane Zindanı

“Adım Jean Valjean. Bir kürek mahkûmuyum. 19 yılımı zindanda geçirdim. Dört gün önce tahliye edildim. Gideceğim yer olan Pontarlier’ye doğru yol alıyorum.” (Victor Hugo – Sefiller)

Osmanlı Hukuku’na Kısa Bir Bakış

Hukuk; milletlerin ve medeniyetlerin kimliğidir. Hukuk; bir göçebenin atıyla yaşantısından, bir tüccarın borç çetelesinden, bir din adamının halka tebliğ ettiği kutsal kitaptan çıkmış ve insanları yöneten, yön veren ve şekillendiren tüm kuralların adıdır. Mustafa Avcı’ya göre, sosyal normlar içinde hukukun doğması, gelişmesi ve günümüze ulaşmasında gelmiş geçmiş büyük liderlerin, filozofların, hâkimlerin ve özellikle peygamberlerin büyük etkileri olmuştur (Avcı 25). Tüm milletlerde hukuk hemen hemen böyle oluşmuşken suç ve ceza kanunları hukukta önemli yer kaplar. “Suç ve ceza insanlık tarihi kadar eskidir. Âdem ve Havva yasak meyveyi yiyerek ilk suçu işlemişler ve bu suçları nedeniyle cezalandırılmışlardır. Suç ve ceza olgusu, zaman içerisinde insanlık tarihindeki yerini almış; bazı dönemlerde cezalandırma yöntemleri işkence ve azap çektirme adı altında bir meslek, hatta sayısı hiç de az olmayan bazı sadist yöneticilerin de desteği ile sanat olarak algılanabilmiştir”(Kanat 7).

Osmanlı Devleti’ne baktığımızda kadim geçmişin getirdiği hukuki birikimin neticesinde vaz edilmiş suç ve ceza kanunlarını görmekteyiz. Bir başka deyişle, bir tarafta eski Türklerden gelen daha sonra adına örf û âdet denilen Türk hukuku diğer tarafta İslam dininin husule getirdiği kanunlar bütünü (şeriat) vardır. Osmanlı hukuku gerçekte bu iki kaynaktan beslenmiş olduğu halde bir de kadim Roma ve Bizans hukukundan etkilenmeler de söz konusu olmuştur. Gerçekte tamamıyla özel koşullar altında gelişen Osmanlı Devleti, şeriatı aşan bir hukuk düzeni geliştirmiştir. Bu yolu açan prensip ise, örf, yani hükümdarın kendi iradesine dayanarak şeriatın şümulüne girmeyen alanlarda devlet kanunu koyma yetkisidir. Çünkü 9. yüzyılda büyük İslam uleması, ictihad kapısının kapandığını ilan etmiş ve bütün sosyal yaşantıyı düzenleyen tek bir kanunun (Şeriat) olduğunu beyan etmişlerdi. Böylelikle İnalcık’ın beyanına göre “İslam devletlerinde hükümdarlar kanun koyucu değil kanun koruyucu vasfına bürünmüşlerdi. Bütün bunlara rağmen Müslüman Türklerde, devlet çıkarları ve bürokrasinin üstünlüğü neticesinde, hükümdar, devlet nezdinde mutlak bir mevki kazanmıştır. Müslüman Türk devletlerinde, Şeriatın yanında örfi hukuk da gelişmiştir. Osmanlılarda örf-i sultani olarak adlandırılan bu kanunlar, padişahın toplumun hayrı için şeriatın dışında sırf kendi iradesine dayanarak çıkardığı kanunlardır” (İnalcık 27).

Suç-Ceza İşleyişi ve Zindanlar

A) Suç ve İnfaz

Osmanlı ceza hukukunda suçları, bireylere karşı işlenen suçlar ve devlete karşı işlenen suçlar olarak iki kısımda tasnif edebiliriz. Ayrıca suçların çeşitlerine göre değişen ceza ve infaz hükümleri vardır. İnfazlar, genellikle kadı ve onun atadığı görevlilerce (cellâtlar) uygulanırdı. Bazı suçlar İslam şeriatının belirlediği şekilde (had cezaları) cezalandırılsa da genellikle örfi hukukun yaptırım tarzları tercih edilmiştir. Özellikle ridde, anayasa ihmali veya kısaca devlete karşı işlenen suçlarda örfi hukuk ağırlıkla uygulanmış ve verilen cezalar da bu hukuka göre olmuştur. Devleti ilgilendiren ve fıkhın cevap vermediği suçların cezaları padişahın çıkardığı siyaset-i sultanî veya yasag-ı padişahî dediğimiz bütün örf kanunlarının adı “kara kaplı kitab”a göre hüküm verilmiş ve cezalandırılmıştır. Örfi hukukta herhangi bir suça verilecek mücazat belirlenmiş olsa da bu durum devlet adamları tarafından değişikliğe uğramıştır. Bazen de devlet adamları kendi uydurduğu cezalandırma usulleriyle mahkûmları infaz etmişlerdir. Örneğin Kuyucu Murad Paşa’nın Anadolu asilerine karşı uyguladığı cezalandırma şeklinde olduğu gibi. Yine bu duruma bir başka örnek Bostancıbaşı Ferhat Ağa’nın top cezası vardır. Ferhat Ağa, bir imamın nikâhlı genç karısını kandırıp kaçırarak yanında belli süre alıkoyan yeniçeriyi yakalatmış ve önce onu çırılçıplak soymuş ve bilek, dirsek, diz ve ayak mafsallarını demir çekiçlerle kırdırıp zavallıyı yağlı paçavralara sararak bir havan topunun namlusuna gülle gibi tıktırmıştır. Sonra top ateşlenmiş ve mahkûm havada parçalanmıştır (Koçu 33).

İnfazda aynı zamanda suçluya suçunun cezasını çektirilirken topluma da ibret olması amaçlanır. Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde Avrupa’da halkın önünde sergilenen devlet suçlularının infazını anlatırken aslında infazın yukarıdaki özelliğine dikkat çekmiştir. Hemen her devletin sicilinde “işkence” diye tabir edilen ama belli amaca hizmet eden cezalandırma vakıalarına rastlamaktayız.  Scott’a göre işkence:”bir zulüm biçimi veya devlet tarafından onaylanan ve adli otoriteler tarafından atanmış görevlilerce uygulanan bir eziyet etme yöntemidir”(Scott’an aktaran Kanat 38). C. Kanat, işkencenin nedenini şöyle açıklar: “İşkence, genellikle intikam ve devlet tarafından otoritenin sağlanması için suçluları cezalandırmak amacıyla uygulanır. Aslına baktığımızda işkence bir çeşit cezalandırma biçimidir. Genelde ölüm cezası öncesi veya ölüm cezasının içerisinde işkence uygulanmaktadır. Bazen de suçluyu konuşturmak ve itirafa zorlamak için de işkence tercih edilmiştir.”(Kanat 38-39) Eski Türklerden Osmanlı’ya birçok devlet, işkenceyi yukarıdaki sebeplerden ötürü uygulamak zorunda kalmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu tarihinde de on binlerce suçlu veya masum insan cellât pençesinde can vermiştir; kimi işlediği cinayetin veya devlete ihanetinin cezasını görmüş, kimi bir entrikanın, bir iftiranın, bir kinin kurbanı olmuş, kimi de kurunun yanı sıra yanmıştır; kimi bir kement veya satırla bir anda yok edilmiş, kimi işkenceler altında inim inim inlemiştir (Koçu 30). Osmanlı cephesine geldiğimizde emperyal gücün bu gerekliliğini görmekteyiz. Birbirinden farklı toplulukları içinde barındıran bu imparatorluk kendi hukukunu ayakta tutabilmek, rakiplerine karşı caydırıcı olabilmek ve kendisine karşı olması muhtemel isyan teşebbüslerine gözdağı vermek maksadıyla genellikle halk önünde teşhir edilen işkence tarzı cezalandırmaya gitmiştir. Osmanlı devlet tarihine baktığımızda siyasi mahkûmlar kementlerle boğulduktan sonra kafası kesilerek ya ibret taşının üstüne konulur ya da sarayın şehre açılan kapısının önüne atılırdı. Burada amaç cezayı, ibret alınması için halka teşhir etmektir. Askerler ve yeniçerilerin kafası kesilir ve ayağına taş bağlayarak denize atılırdı.

Osmanlı’da işkence ve idam üç farklı stilde uygulanmaktaydı: çengel, çarmıh ve kazık. Çengel ve kazık cezaları korsanlara ve eşkıyalara tatbik edilmiştir. Çarmıh, eşkıyaya ve bilhassa casuslara uygulanmıştır (Koçu 31-33). Dikkat edilirse bu ağır cezalar, toplum huzurunu ve devletin menfaatini tehlikeye atan suçlulara tatbik edilmiştir.

Yukarıdaki idam cezaları Devlet-i Aliyye’de sıklıkla görülen uygulamalar değildi. Çünkü İslam Şeriatında suçlardan ve günahlardan tevbe ve pişmanlık (nedamet) ve af unsurlarının herşeyin üstünde olduğu gerçeğiyle beraber suçluların affedilmesi ve topluma yeniden kazandırılması da teşvik edilmiştir. Böylelikle Osmanlı’da mahkumlara verilen ekseri cezalandırma kürek mahkumiyeti, sürgün ve zindana atma şeklinde tatbik edilmiştir. Belki de Osmanlı’da suçların infazında en çok tercih edilen ceza, zindana atmaktır. Zindanlar ise devletin genellikle suçludan intikam aldığı ceza şekliydi.

B) Bir İnfaz Mekanı Olarak Zindanlar

Osmanlı’da yenileşme dönemine kadar hapishane olarak kullanılan mekânlara zindan denilmiştir. Zindan, karanlık, nemli ve havasız olması nedeniyle Farsçada karanlık, sıkıntı verici ve dehşete düşürücü yer anlamına gelir (Koloğlu 43). Osmanlı’da zindanlar, genellikle tersaneler, şehir surları ve kalelerden oluşmaktadır. İstanbul’da Bizans döneminde var olup sonra Osmanlı döneminde de işlevine devam eden zindanlar vardır. Anemas, Baba Cafer ve Yedikule Zindanları bu gruba girer.  Osmanlı döneminde en çok kullanılan zindanlar Yedikule, Baba Cafer ve Tersane Zindanlarıdır.

Yedikule Zindanları hakkında ünlü seyyah Josephus Grolet:

İstanbul’u fetheden II. Mehmed, kapıdaki dört kuleye üç tane kule daha ekleterek burayı sağlam bir kale haline getirdi. Amacı kendisinin ve haleflerinin hazinelerinin büyük bir bölümünü bu kalede korumaya almaktı. Yapı uzun süre amacına uygun şekilde kullanıldı. Ama geçmişte padişahların devlet hazinelerini sakladığı Yedikule artık seçkin mahkûmlarla ve diğer devlet mahkûmlarının kapatıldığı kibar bir hapishane işlevi görmektedir. Hıristiyan bir mahkûm için şapelde rahiplerin missa ayini yapmasına ve dinsel işlemlerini yerine getirmelerine izin verilir. Eğer mahkûm çok önemli biriyse nezaret altında şehri birkaç günlüğüne gezdirilmesine izin verilirdi” demiştir (Grolet 65).

Bizans döneminde misafir devlet adamlarının kalması için inşa edildiği rivayet edilir. Yedikule, Osmanlılarda II. Mehmed’in İstanbul’u alışından sonra yukarıdaki seyyahın belirttiği gibi devlet hazinelerinin korunması için tasarlanmıştır.  Uzun yıllar devlet hazinesinin saklandığı bu zindan aynı zamanda da devletin en önemli hapishanesi durumuna gelmişti. Yedikule hisarına, Osmanlı Devleti’nin savaş halinde olduğu devletlerin İstanbul’daki elçileri, yüksek rütbeli devlet adamları ve esirler kapatılıyordu. II. Osman da bu zindanda hayatını kaybetmiştir.

Rumeli Hisarı da Osmanlılarda zindan olarak kullanılmış yapılardandır. Hisarın Saruca Paşa kulesine Kara Kule veya Siyah Burç denmesinin sebebi bu yüzdendir (Yılmaz 561-562). Kara Kule’de belli süre hapis kalmış olan Roma Germen İmparatorunun elçisi von Kreckwitz’in[1] maiyetinde olan Friedrich Seidel:

Kule yuvarlak, geniş ve yüksektir, duvarları 30 ayak kalınlığında taşlardan örülmüştür. Üst üste yüksek tavanlı odalardan müteşekkil 9 katlıdır. Kulenin duvarlarının arasından salyangoz gibi kıvrıla kıvrıla yukarıya çıkan üstü tonozlu geçitten bütün katlara ulaşılabilmektedir. Her katın girişindeki küçük hücrelerde nöbetçiler kalır, yanındaki odaların pencereleri olduğundan içeri hava ve ışık girer, bir de ocak yeri vardır ve bu yüzden bu odaya zaman zaman kayrılan tutsaklar yerleştirilir. Bu oda dışında kulenin içi zifiri karanlıktır,”

demiştir. Eserin ilerleyen bölümlerinde hücrelerin ahvalinden bahseden Seidel, bu Kara Kule’de yüksek rütbeli tutsakların, kontların, soylu şövalyelerin kapatıldığını belirtir (Seidel 54).

Osmanlı’nın bir diğer zindanı da Baba Cafer’dir. Genellikle borçluların kaldığı bu zindan Osmanlı’ya Bizans’tan tevarüs etmiştir. Evliya Çelebi’de de geçen bir rivayete göre Abbasi Halifesi Harun el-Reşid’in elçisi Seyyid Cafer, Bizans’a gönderilmiştir. Ancak imparator onlara iyi muamele göstermediği gibi Seyyid Cafer’i de şehit etmiştir. Elçinin öldürüldüğü kuleye daha sonra Baba Cafer ismi verilmiştir. Bu zindan Eminönü’nde olup bugün sadece bir kulesi kalmıştır. Zindan hakkında sağlıklı bilgilere ulaşılmasa da İstanbul’u gören seyyahlara göre iki kulesinin var olduğuna kanaat getirilmiştir (Yılmaz 562).

Bir sonraki bölümde daha geniş olarak anlatacağım bir diğer zindan ise Tersane Zindanıdır. Galata Zindanı olarak da bilinen bu zindan diğerlerinden farklı olarak Osmanlı döneminde kurulmuştur. I. Süleyman döneminde kurulmuş olan bu zindan, yalnız padişaha ait esirlerin tutulduğu yerdir. Bu sebeple İstanbul’daki mevcut diğer zindanlardan farklıdır. Bir sonraki bölümde de daha ayrıntılı değineceğim üzere bu zindandaki mahkûmların çoğunluğu aynı zamanda tersane işçiliği de yapmaktadır.

Tersane veya Galata Zindanı

A) Tarihçesi

Fatih, İstanbul’u fethettikten sonra Haliç’te gemilerin barınması için Aynalıkavak’ta birkaç gözden mürekkep Galata tersanesini vücuda getirmiştir (1462). Tersane inşaatına II. Bayezid döneminde devam edilmiştir. Önceden Osmanlı donanmasının merkez üssü Gelibolu’yken I. Selim döneminde Galata tersanesi genişletilerek donanmanın merkezi haline getirilmiştir. Veziriazam Piri Mehmed Paşa, donanmanın geliştirilmesinde önemli roller üstlenmiştir. Yıkılışa kadar Galata tersanesi Osmanlı’nın merkez donanma üssü işlevini görmüştür. I. Selim döneminde, büyük donanma inşa etmek amacıyla 300 gözlük tersane kurulması hedeflendiyse de I. Süleyman dönemine kadar süren inşaatta sadece 200 gözü tamamlanabilmiştir. Tersane alanı içinde bulunan yapılardan, mahzenleri, atölyeleri, amirallere ait daireleri, yönetim binasını, camiyi, zindanı sayabiliriz. Ayrıca Azap kapısından Hasköy’e kadar Haliç’in doğu kıyısını kaplayan tersane, iskele, divanhane, mahzenler, tersaneler ve tersane bahçeleri ve meydan mevcuttur. Kaptan-ı Deryalığın ihdasıyla bu Tersane büyük gelişme göstermiştir. (Bostan 1-4)

Genellikle her tersanede olduğu gibi Galata tersanesinin zindanı vardır. I. Süleyman döneminde inşa edilen zindan, 1585, 1663-64 ve 1681 senelerinde olduğu gibi zaman zaman tamir görüyordu. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Kaptan-ı Deryalığı ve İmadüddin Efendi’nin tersane eminliği zamanında zindan yeniden inşa edilmişti. Veziriazam Fazıl Ahmed Paşa’nın buyruğu üzere 1664 yılında zindana gelerek teftişte bulunmuşlar ve eskisinden daha geniş ve daha büyük bir zindan kurulmuştur.(Bostan 12) Daha sonra II. Mahmud dönemi yenileşme hareketleri neticesinde zindanlar hapishanelere çevrilince bu zindan da işlevini kaybetmiştir. Kasımpaşa’da veya Galata’da olduğu tahmin edilen bu zindana ait günümüzde hiçbir ize rastlanılmamaktadır.

Zindan hakkında Evliya Çelebi:

Tersane-i amire Süleyman Han binasıdır. Barudhane (kulesi ve yetmiş kapudan mahzenleri) ve kürekhane ve yedi adet kurşumlu mahzenler ve divanhane-i cedid cümle Süleyman Hanın hayratıdır. Ve San Pavla zindanı ve cirid meydan kasrı ve şahkulu kapusu ve meyyit iskelesi kapusu cümle Süleyman Hanındır…

Ve (?) adet tersane gözlerin eyle mamur edip her birinin takları tak-ı kehkeşandan nişan verip her bir göze birer dideban ve San Pavla zindanına üç yüz azebistan nevbetçi her şeb ta’yin edüp tersane kapudanlarının otuz beşi tersane gözlerinde sabaha dek kol dolaşalar ve otuz beş kapudan askeriyle şehirde kol dolaşalar. Zira Süleyman Han asrında Galata kulesi ve Tersane zindanlarında otuzbir bin ecnas-ı mahlûkat kefere-i fecereden esir var idi.

Ve mahpushaneleri olan San Pavla zindanı bir tarh üzre bina olunmuşdur kim bir vech ile andan beni âdem reha bulmak mümkün değildir. Ve murg-ı zeyrek dahi bu kafese girse revaz urmak muhaldir. Zira ka’r-ı zemini bile kat-ender-kat azim mermerler döşenmişdir kim lağım dahi mümkün değildir.”(Dankoff 205).

Evliya Çelebi de zindanın I. Süleyman döneminde yapıldığını teyit etmekle beraber tersanenin diğer müesseselerinden de kısaca bahsetmiştir. Zindandaki nöbetçi ve içerideki esir sayısını da veren Evliya, nöbetçi sayısında mutedil bir sayı belirtse de esir sayısı(otuzbir bin) için mübalağalı adet bildirmiştir. Ayrıca zindanın mimari özelliklerini de ekleyerek oradan kaçmanın mümkün olmadığının altını çizmiştir.

Tersane-i Amire Zindanı, Evliya Çelebi’nin eserinde Sanbola(San Pavla) Zindanı, batılı yazarların eserlerinde Bagnio[2] denmiştir (Marmara 54). Hatta burada belli süre kalan Friedrich Seidel bu zindan için “bagnio del gran Turco” adının verildiğini söylemiştir (Seidel 40).

B) Zindanın Mimarisi

Eserinde Osmanlı Devleti hakkında yer yer olmusuz tablo çizen Rinaldo Marmara’ya göre Osmanlılar zindan (banyol) modellerini Rodos ve Malta’dan almış ve asıl sahiplerine beğendirecek bir hale koymuştu (Marmara 54). Mehmet Zeki Pakalın’a göre ise “Portekiz, İspanya, Fransa, Cenova, Malta, Sicilya, Napoli, Venedik banyoları (zindanları) arasında İstanbul’dakiler cennetti (Pakalın’dan aktaran Marmara 54). Her ne kadar Marmara, Osmanlı’nın zindan modellerini Rodos’tan aldığını iddia etse de Bizans etkisini göz ardı etmemek gerekir. Hem İstanbul’dan Bizans’tan tevarüs gelen zindanların hala kullanılır olması hem de Osmanlı’nın Rodos’tan önce Bizans’la tanışmış olması bu nazariyeyi destekler.

Zindan, üç bölümden müteşekkildir. Birinci bölümde gemi inşasında çalıştırılan sanatkârlar, ikinci bölümde hiçbir sanatı olmayan ve donanmada kürek çekmeye mecbur olanlar kalıyor, üçüncü bölüm ise hastane olarak kullanılıyordu. Etrafı yüksek duvarlarla çevrili olan ve dışarıdan sadece içindeki binaların çatıları görünen zindanın duvarlarında pencere olmayıp, ışığı tepede bırakılan camlardan alıyordu (Bostan 12). Evliya Çelebi ise bu zindan duvarlarının kat kat mermerden yapılmış olduğunu ve lağım dahi kazılmasının muhal olduğundan bahseder. Zindan aynı zamanda mescid, fırın, mutfak, hamam, çeşme (Bostan 12) ve bir Hıristiyan mabedine sahiptir (Marmara 54).

Seidel tersaneyi ve zindanı şöyle tarif etmektedir:

Galata veya Pera denen semtin bitiminde ve denizin tıpkı bir kese gibi karanın içine sokulduğu yerde Türk hükümdarının gemi tersanesi bulunmaktadır. Hemen yanında da şehir surlarına benzeyen üstünde nöbetçi kulübeleri bulunan yüksek duvarlarla çevrili geniş meydan vardır. Bu meydanın büyük kapısında gece gündüz Türk nöbetçilerle birlikte sakatlanmış ya da özürlü köleler nöbet tutarlar. Avluya girince sağ tarafta yüksek ve kalın duvarlı ve tıpkı büyük koyun ağıllarında olduğu gibi üstü sadece çatı ile örtülü bir bina bulunur. Bu bina üç hapishaneye bölünmüştür ve her birinin dışarıya açılan kendi kapısı vardır. Hapishanenin birinci bölümüne “la magistranza”, ikincisine “bagnio grando” üçüncüsüne “all Santo Paolo” adı verilmektedir. Alla magistranza denilen denen bölümde belli bir işte uzmanlaşmış zanaatkârlar ve ustalar, örneğin demirciler, urgancılar, duvarcılar, gemiciler ve benzerleri kalırlar. Bunların her birinin kapısının kapatabilecekleri bir odaları vardır ve diğer tutsaklara kıyasla daha rahattırlar, daha hoş tutulurlar. Diğer bölümde ise niteliksiz mahkûmlar bulunmaktadır. İşte biz gariban altı aydan uzun bir süre burada kaldık.”

Seidel bu bölümde şapel ve tavernaların olduğunu söylemektedir. Daha sonra Seidel, üçüncü bölümün hastane olduğunu ve nasıl işlediğini anlatmaktadır.(Seidel 42-46)

C) Mahkûmlar ve Zindanda Hayat Şartları

Bu zindanda kalanlar, genellikle kadırga işlerinde çalıştırılırdı. Esir ve mahkûmlardan eli iş tutan veya bir sanata sahip olanlar genellikle -yukarıda bahsedildiği gibi- birinci bölümde kalarak gemi yapımında çalıştırılmaktadır. Bu bölümde kalanlar diğerlerine nispeten daha rahat yaşarlar. Diğerleri kabaca güçlü kuvvetli olanlar ağır işlerde(kereste taşıma gibi) çalışmaktadır. Geri kalanları ise kürek çekmeye gönderilirdi. Bu zindanda mevcut esir sayısı zindan tutanaklarına göre sadece yüzlerle ifade ediliyordu. Belki bazı zamanlarda binleri bulmuş olsa da 1803’te 200 köle bulunuyordu (Marmara 56). Seidel ise daha yüksek rakam vermektedir. Sadece ikinci bölümde 500 600 tutsağın bulunduğunu söylemektedir. Gerçi Evliya Çelebi mübalağayla 31 bin esirin olduğunu söylese de o dönemde bu kadar esiri tutacak zindan mevcut olmadığı gibi 17. yüzyılda İstanbul nüfusuna oranla çok mahkûm çıkmaktadır. Ancak yukarıdaki bilgilerin ışığında yalnız yüzlerle ifade edilebilir. Evliya Çelebi ve Seidel de zindanı koruyan asker sayılarından bahsederken iki veya üç haneli sayılar vermektedir.

Zindanda mahkûm olanlara baktığımızda çoğunluk gayri-müslimlerdedir. Genellikle korsanlıkla yakalanan esirler olduğu gibi, Osmanlı’nın savaş açtığı devletin elçileri de olabilmektedir.

Zindandaki yaşam şartlarına gelince esirler, sabah erkenden kaldırılır ve çalıştığı yerlere nakledilirler. Orada taş, kereste, kireç ve buna benzer malzemeleri taşıtırlar. Yemekler düzenli olarak çıksa da kalite bakımından bir zindan ayarındadır. Her akşam yoklama yapılır. Zindanda mescid olduğu gibi, Hıristiyanlar için de mabet vardır ve kendi dinlerince düzenli olarak ayin yapılmaktadır. Tavernalarda parası olanlar kendi çevrelerinde eğlenmeye çalışırlar. Orada mahkûmlar kendi aralarında masa oyunları veya kumar oynarlar. Genelde mahkûmlar zincire çifter bağlandıkları için zincir arkadaşlığı oluşur. Ama aynı zincirdekiler birbiriyle uyuşmazlarsa onların zamanı daha sıkıntılı geçer. Zaten hayal edilebileceği gibi zindan içinde kavgalar eksik olmamıştır. Zindanın hastane bölümünde ise hastalar kerevet üstünde yan yana yatarlar. Belli yemekler verilen mahkûmlar iyileşince tekrar işe koyulurlar. Eğer mahkûm ölürse zindanın yakınlarındaki mezarlığa gömülür. (Seidel 43-46)

Mahkûmlar için en zoru kadırgada çalışmaktır. Kürek çekmek uzun ve haftalarca süren seferlerde kürek çekmek insanüstü bir enerji isteyen bir şeydir. Kürek çekmenin yanında Seidel’in de iddia ettiği gibi denize atma, kancaya asma, şişleme, deri yüzme ve kirişle boğma gibi cezalandırmalar da vardır. (Seidel 47) Gerçi bütün bunlara rağmen Osmanlı zindanında esirler azap içine düşmüş gibi değildir. Hatta Grelot’un da bahsettiği üzere Yedikule zindanlarına düşen bazı asiller şehri periyodik olarak birkaç günlüğüne gezebilirler ve hava almak için dışarı çıkarlardı (Grelot 66).

Zindan sadece duvarlar arasında mahkûmların olduğu başlarında berbat kıyafette korku salan nöbetçilerin olduğu bir yer değildir. Ayrıca mahkûmların boş boş zincirlere bağlı sadece inlediği ve umut veya ölümü beklediği bir yer de değildir. Daha önce Tersane zindanındaki mahkûmların durumlarından bahsettim. Şimdi zindanda kalan Seidel’e tekrar kulak vereceğiz:

Sonraları o yörede yaşayan Türkler, aramızda hekimlerin, berberlerin ve başka zanaat sahibi kimselerin bulunduğunu öğrenince, birçok hasta erkek ve kadın akıl danışmak ve yardım istemek için bize geldiler… Hastalara bakmak için bazı mahkûmlar gardiyanların gözetimi altında serbest bırakılıyordu… Ben de eczacı olduğum için yardım ediyordum… Böylece insanlar akın akın bize gelmekteydi, özellikle kadınlar bazen 16 veya daha çok kişilik gruplar halinde geliyorlar ev her biri başka bir dertten yakınıyordu. Kadınları, dertlerini rahatça anlatabilmek için ayrı odaya alıyorlardı. Böylece berberimiz hacamat yapıyor, merhemler sürüyor, yakılar yapıştırıyorken ben de şuruplar hazırlayıp kaynatıyordum…”(Seidel 56-57)

Osmanlı’nın diğer zindanlarındaki bu iyi vaziyet diğerlerinde de aynıdır. Osmanlı döneminde Rumeli Hisarı’nda kalan Rainbard Lubenan, aylıkların kesintisiz olarak ödendiğini, ayrıca herkese yılda bir kere giyecek dağıtıldığını bildirir. Gayrimüslimler esirler de bu zindanlarda rahatça ibadet edebiliyorlardı. Tıpkı Tersane zindanında bahsedildiği gibi Yedikule zindanında da bir adet şapelin bulunduğu bilinir. Rumeli zindanında da kalan Seidel de yukarıdaki bilgileri doğrulamaktadır. 19. yüzyılda Yedikule Hisarında bir süre tutuklu kalan Fransız elçisi Pourqueville yüksek şahsiyetler ve soylu yabancılardan oluşan tutukluların savaş esiri değil rehin muamelesi gördüklerini yazar. Ayrıca isteyen tutuklular hisar içindeki mahalleden ev kiralayabildiği gibi bir elçinin kefaleti altında şehirde de dolaşabiliyordu (Yılmaz 562). Bütün bu bilgilere rağmen Osmanlı zindanları, Avrupalılar için hep kötü nitelemelere maruz kalmıştır. Osmanlıs’da zindanlar Avrupalıların resmettiği veya kalemle karaladığı korkunç karanlıklardan beriydi. Zindanlar böyleydi fakat bu mekânlara nasıl girilir veya devlet her gördüğü suçluyu zindana mı atmaktaydı?

Zindan Duvarlarının İçinde

A) Duvarlar Arasında Kalma

Hapsetme ve hapishane cezası, Türklerde orta çağlarda oluşmaya başlamıştır. Bu dönemdeki Türk devletlerine ait kaynakların pek çoğu değişik sebeplerle hapis cezasından söz etmektedir. İlk dönemlerde çoğunlukla ıssız ve ücra köşelerdeki kalelerin bu iş için kullanıldığını biliyoruz. Genellikle ortamı sağlıksız olduğu için mahkûmlar burada adeta ölmeye terk ediliyordu. Kale zindanlarının hapishane olarak kullanılmasından başka büyük kuyuların da hapishane amaçlı kullanıldığını görüyoruz.  Suçlular zaman zaman kalelerdeki zindanlara ya da bu tür kuyulara özellikle açlıktan ölmeleri için hapsedilirdi. Bazı suçlular ise bu tür hapishanelerde zincire vurulmak suretiyle hapiste tutulurdu.(Kanat 35)

Zindan kültürü tam olarak geç ortaçağ ve erken yeniçağ dönemlerinde gelişmiştir. Osmanlı Devleti, emperyal bir yapıya ulaştıktan sonra, gerek Bizans’tan gerek kendisine yakın coğrafyadaki memleketlerden (Rodos gibi) örnek alarak gelişmiş bir zindan ve hapishane sistemini oluşturmuştur. Yenileşme dönemine kadar İstanbul’da farklı fonksiyonlarda zindanlar mevcuttu. Daha önce de bahsedildiği gibi Yedikule’de genellikle üst kesim devlet adamlarının kaldığı yerdir. Fatih döneminde Çandarlı Halil Paşa Yedikule’ye bağlantılı Altın Kapı’da hapsedilmişti. Padişah Genç Osman’ın da burada öldürüldüğü hepimizin malumudur. II. Mahmud ve II. Abdülhamid dönemlerinde yenileşme ve batıya uyum hareketleri sürecinde zindanlar tek tek yerini modern hapishanelere bırakmıştır. Batıyı örnek alarak oluşturulan yargılama ve hukuk sistemi neticesinde kâbuslara konu olan zindan hayatları artık bitmiştir.

Genellikle Osmanlı’da en tercih edilen ceza şekli zindan atmadır. Zindana atılan bir insandan –eğer casusluk ve devlete ihanetle suçlanmış ise- halen bilgi alma imkânı olduğu gibi zindan hayatını da düşündüğümüzde verilecek en ağır cezalardan olduğunu da eklemek gerekiyor.

Şimdi Tersane Zindanı’nda kalan esirlerin durumuna baktığımızda korsanlık sebebiyle tutuklananlar olduğu gibi yabancı devlet görevlileri de vardı. Akdeniz sularında korsanlık yapanlar veya Devlet-i Aliyye ile harp halinde olan ülkelerin gemilerinden esir edilenler tersane zindanlarına atılırdı. Bu esirler, durumuna göre daha önce de bahsettiğim gibi gemi işlerinde kullanılırdı. Osmanlı’da Tersane Zindanı’na baktığımızda hem Osmanlı arşivleri hem de batılı kaynaklar bu zindandaki mahkûmların ezici çoğunluğu gayri-müslim tebaadan olduğunu gösterirler. Ayrıca ceza tatbiki için farklı eyaletlerden bu zindana suçlu nakli yapılmaktaydı. Bazen de casusların konuşturulması için de bu zindan tercih edilmiştir.

Avrupalılar ise Osmanlı’nın bu zindanını bir esir toplama merkezi gibi görmektedir. Mesela Benedetto Palazzo: ”tüm müslüman kentlerde fakat özellikle İstanbul’da çok sayıda Hıristiyan köle vardı. Türklerin Avrupa devletlerine karşı açtığı durmak bilmeyen savaşları ve korsanların denizde ve İtalya, Fransa, İspanya kıyılarındaki talanları, her yıl binlerce esirler sağlıyordu… Güçlü olan esirler kadırga ve kürek işlerinde dağılım yapan Sultan’a veriliyordu.”(Palazzo’dan aktaran Marmara 55) Daha sonra yazar bu esirlerin zindanda kaldığını ve işleri olduğu zaman dışarı çıkarıldığını belirtir. Yine aynı kitapta yazar, Türklerin sürekli Avrupa kıyılarını vurarak esirler getirdiğini ve bunları gemi işlerinde kullanmak için tersane yakınlarındaki zindanlara konulduğunu söylemektedir.

B) Hürriyet Yolları

Büyük çoğunluğun gayri-müslim olan bu zindandan serbest kalma durumlarını incelediğimizde mahkûmların önünde birden fazla seçenek vardır.

İlk olarak hiçbir gerekçe yokken aff-ı şahane ile Sultan’ın veya bazen sadrazamın bizzat affetmesidir. Bu durum tamamen padişahın kararına bağlı olmakta ve sebep aranmamaktadır. İkinci yol eğer mahkûm zengin bir aileye veya çevreye sahip ise onun çevresinden birilerinin Devlet’e fidye ödeyerek mahkûmu serbest bırakmasıdır.  Üçüncü yol esirler genellikle yabancı ise mahkûmların bulunduğu devletin elçiliğinin bizzat Devlet nezdinde girişimleri sonucunda esiri serbest bırakmaktır.  Anılarından yararlandığımız F. Seidel ise üçüncü yolla kurtulmayı başarmıştır.  Ayrıca Osmanlı Devleti, bazı ülkelerle karşılıklı esir değiş tokuşu anlaşması yapmaktadır. Avrupalı bir devletin elinde mahkûm bulunan Türk ve Müslüman esirlere karşılık Osmanlı’da Tersane’de bulunan mahkûmlar değiştirilmiştir. Yine bu gibi anlaşmalarda bazı zamanlarda Osmanlı, elindeki esirleri koşulsuz salınmaktadır. Bazen de müslüman olan gayri-müslimler serbest kalmaktaydı. Sayıca az da olsa zindanlarda müslüman olanlar çıkmaktaydı. Gerçi zindanlarda hem papazlar hem de müslüman din adamaları faaliyetler yapmakta ve mahkûmlarla sürekli iletişim halinde olmaktaydı. Ayrıca zindandan kurtulmanın başka bir yolu da kaçmaktır. Hemen her zindanda olduğu gibi Osmanlı zindanlarından kaçmayı başarabilen ve böylelikle infazdan kurtulan mahkûmlar mevcuttur. Seidel de bu minvalde bir teşebbüste bulunmuş olsa da sadece hayalde kalmıştır.

Diğer zindanların aksine Tersane Zindanı Avrupa’da çok tanınmış zindandır. Yedikule Osmanlı’nın bir numaralı zindanı olsa da Tersane Zindanında kalan Avrupalılar burada yaşadıklarını kâğıda döktükleri gibi bazı Katolik mezheplerin zindandaki faaliyetlerden ötürü hem zindan hem de burada kalan mahkûmlar hakkında sağlıklı ve birinci dereceden bilgilere ulaşmaktayız. Rinaldo Marmara’nın kitabında yayınlanan zindan kütüklerine[3] baktığımızda genellikle Maltalı, Venedikli, Fransız, Alman gibi Osmanlı’yla deniz üzerinde temas kuran devletlerin uyruklarıdır. Şimdi bu mahkûmların akıbetlerine baktığımızda tutanaklara göre çoğu mahkûm zaten zindanda senelerce esir vaziyettedir. Bu esirlerin çoğu fidye karşılığı serbest kalmıştır. Bu fidyeler genellikle mahkûmun kendi cebinden veya daha önce de bahsedildiği gibi yakınlarının sayesinde bir de bağlı olduğu kiliselerin ve cemaatin sadakalarıyla ödenmekteydi.  Marmara, eserinde ayrıca esirlerin zindandan kurtulmaları için kurulmuş vakıflardan da bahsetmektedir. Parayla kurtulan esirlerin yanında sayıca az olsa da değiş tokuş sayesinde de kurtulan esirler vardır. Bir de özürlü hale gelmiş (örn. kör olmuş) esirler de kadırga kaptanları tarafından serbest bırakılmaktaydı. Sayıca az olsa da sonradan müslüman olanlar da serbest kalmaktaydı.  Yine tutanaklarda rastlanılan başka bir serbest kalma yolu da mahkûmun bağlı olduğu cemaatin papazlarının girişimleriydi. Kaçanların da olduğu bu listede hürriyetine kavuşanların büyük kısmı fidye ile kurtulanlardı. (Marmara 24-51)

Sonuç

Osmanlı’da Batılılaşma döneminde hapis cezalarına standartlık gelmesiyle ve şartları zindanlara göre daha iyi olan hapishanelerin kurulup yaygınlaşmasıyla zindanlar da artık tarihe karışmıştır. Halk arasında hakkında bolca efsaneler üretilmiş olan bu zindanlar, uzunca bir dönemde suç-ceza mefhumunun karakteristik özelliği olmuştu. Ancak zindanların içinde yaşanan vakıalar da o duvarların arkasındaki karanlıklarda kaybolup gitmiştir. Geriye elinde makinelerle fotoğraf çeken turistlerin baktığı küflü duvarlar ve 21. yy humanitasına göre acımasızca ortaya atılan yargılar kalmıştı.

Ayrıca Osmanlı hukuku üzerinde önemli çalışmaları bulunan Mustafa Avcı, yabancıların Osmanlı hukukunu “insanın hayat hakkına, vücut bütünlüğüne, mal varlığına, bireysel şeref ve haysiyetine çok az değer veren suçluyu acele, keyfi ve zalimane cezalandıran, yargılamada şüpheyi delil olarak kullanan, kaçan bir suçlunun peşini bırakmaktansa iki masum insanı -suçlunun cezalandırılmasının suçlu için de emsal ve ibret teşkil etmesi için- kesmeye karar veren, bu özellikleriyle kötülüklerin anası sayılan sistem” olarak gördüğünü ifade etmiştir (Avcı 19). Yerliler ise bu iddianın aksini savunmuşlarsa da Osmanlı hukuku incelenirken kadim hukuklar ile (Roma ve İslam gibi) mukayese yapılmasının elzem olduğu aşikardır. 600 yıl boyunca binlerce farklı insan üzerinde etkide bulunan bu hukuk, vücud parçalarının kesildiği acımasız bir ceza hukuku mu yoksa padişahların dahi yargılandığı bir adalet düzeni miydi?

Kaynakça

  1. Avcı, Mustafa, Osmanlı Hukukunda Suçlar ve Cezalar, Gökkubbe Yayınları, İstanbul, 2004
  2. Bostan, İdris, Osmanlı Bahriye Teşkilatı, XVII. Yüzyılda Tersane-i Amire, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1992
  3. Dankoff, Robert, Kahraman, Seyit Ali, Dağlı, Yücel, Evliya Çelebi Seyahatnamesi 1. Kitap, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2011
  4. Grolet, Josephus, İstanbul Seyahatnamesi, (çev. Maide Selen), Pera Turizm ve Ticaret, İstanbul,1998
  5. İnalcık, Halil, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayınları, İstanbul, 2000
  6. Kanat, Cüneyt, Ortaçağ Türk Devletlerinde Suç ve Ceza, Küre Yayınları, İstanbul, 2010
  7. Koçu, Reşat Ekrem, Tarihimizde Garip Vakalar, Varlık Yayınları, İstanbul, 1971
  8. Koloğlu, Orhan, “Kara Kaplı Kitap Ne Diyorsa O!”, Atlas Tarih Dergisi, sayı 12, Nisan-Mayıs 2012
  9. Marmara, Rinaldo, İstanbul Deniz Zindanı 1740, Denizler Kitabevi, İstanbul, 2005
  10. Seidel, Friedrich, Sultanın Zindanında, (çev. Türkis Noyan), Kitap Yayınevi, İstanbul, 2010
  11. Yılmaz, Hayri Fehmi, “Zindanlar”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı Yayınları ve Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1994

[1] F. von Kreckwitz, 16. Yüzyılda Habsburglar tarafından Osmanlı’ya gönderilmiş olan elçidir.  III. Murad dönemine rast gelmiş olan elçi, Avusturya ile savaşmak isteyen Vezir Sinan Paşa tarafından Osmanlı’ya ihanet ettiği gerekçesiyle tutuklanır. Elçinin maiyetinden F. Seidel’in notlarından oluşan bu derleme o dönem Osmanlı’nın saray hayatı, gibi bazı hususi konuları yansıtmaktadır.

[2] Bagnio: banyo anlamına da gelmektedir. Eski söylenişle banyoldur. İlk İtalyan zindanları eski hamam yerlerine kurulduğundan dolayı bu isimle anılmıştır. Avrupalılar, İstanbul, Trablus, Tunus ve Cezayir zindanlarına bagnio(banyo) derlerdi.

[3] Marmara’nın kitabında mevzubahis kılınan zindan kütükleri, Hıristiyan Katolik papazlarının zindandaki faaliyetlerini ve oradaki kişileri notlarından oluşmaktadır. Bu notlar 1740-75 yıllarını içermektedir. Bu notlar, belirlenmiş yıllar arasında Tersane Zindanı’nda mahkûm olan gayri-müslim esirlerin tek tek isimleri ve milletleri ve akıbetlerinin ne olduğu hususundaki tutanaklardır.

Osman Süreyya Kocabaş