Bowles and Carver - A General View of the City of Constantinople

İstanbul’un Fethi Sonrası Akdeniz’de Değişen Dengeler

Osmanlı Devleti’nin 1400- 1600 tarihleri arasında yaşamış olduğu genişlemeyi ekonomik açıdan anlamak için öncelikle Akdeniz coğrafyasında yaşanan ticari hayat ve Osmanlı Devleti’nin İstanbul’u fethiyle Akdeniz coğrafyasının yaşamış olduğu ekonomik değişimler incelenmelidir. Osmanlı Devleti’nin yeniden revize edeceği Akdeniz coğrafyası ve kuzey-güney ve doğu-batı yönlü bölgesel ticaret İstanbul’un konumunu yükselteceği gibi oluşacak olan yeni düzende Osmanlı İmparatorluğu ve İstanbul merkez olacaktır. Bunun yanında eski başkentler Bursa ve Edirne de gelişim gösterecektir.

Karadeniz ve Akdeniz’i egemenliği altına alan Osmanlı Devleti, Balkanlarda da aktif bir ticari hayatın doğmasında ve fetihten sonra Asya ve Avrupa arasında oluşacak muazzam bir ticari sürekliliğin oluşumunda kilit rol oynayacaktır. Osmanlı İmparatorluğu, bu süreçte genişleyecek ve nüfus yoğunluğu artacaktır. Bu makalede genel olarak İstanbul’un fethinin ardından yaşanan değişimleri ekonomik olarak işleyerek Osmanlı gücünün arka planında yer alan müthiş ekonomik hareketliliği ve oluşturulmuş ticari düzeni anlatmaya çalışacağım.

I.  İmparatorluk Başkenti ve Bölgesel Ekonominin Merkezi

A. İstanbul ve İmparatorluk Ekonomisi

İstanbul’un 1453 yılında II. Mehmet tarafından fetholunmasının ardından Anadolu ve Balkanlarda İstanbul merkezli ekonomik bir Osmanlı düzeni kurulmaya başlamıştır. İstanbul’un alınması, Fatih’e Doğu Roma’nın tekrar canlandırılması hakkını kendinde görmesini sağlamıştır. Yeni başkent, Fatih için bir tutku, cihan imparatorluğunun simgesi olmuştur. Fatih, fethettiği yerlerde izlediği istimalat politikasının yanında İstanbul’u bir metropol yapma çabasındaydı. Ticari hayatı canlandırmak için eski kente büyük bir kapalı çarşı, Liman civarına ve Fatih’e küçük pazarlar kurdurmuştu. Bizans döneminde nüfusu maksimum 50 bin olan İstanbul, Fatih döneminde 70 bin civarındaydı. Fatih’in halefleri yönetiminde İstanbul hızla büyüyecek ve fetihten yüzyıl sonra ise 400 binlik bir nüfusuyla Orta Doğu ve Avrupa’nın en büyük şehri olacaktı.[1] Daha önceden başkentlik yapmış olan Bursa ve Edirne şehirleriyle birlikte İstanbul’un bir ticaret merkezi olarak yükselişi, İstanbul’u Akdeniz coğrafyasının merkezi konumuna getirdi. Artan nüfusla birlikte canlanan ticaret, Orta Doğu ve Balkanların yeni bir ekonomik yapıya bürünmesini sağladı. Örneğin Bursa, İran ipeğinin Avrupa’ya açıldığı merkezdi. Bunun yanında artan nüfusun getirdiği bir takım meseleler de vardı.

1. Kentin Beslenmesi

Osmanlı ekonomik zihniyeti, merkezî hazinede olabildiğince çok kıymetli maden biriktirmeyi amaçlıyordu. Külçe veya para halindeki altın devlet maliyesini ve hükümdarın iktidarını güçlendiriyordu. Bu nedenle askeri güç, bu zenginliklere ulaşmakta kullanılan bir araçtı. Osmanlı fetih ve imparatorluk inşası sürecinin dinamikleri, bu iki kavramın içeriğinden kaynaklanıyordu.[2] Her ne kadar bu iki kavram, Osmanlı ekonomisine bu dönemde bolluk yaşatsa da İslam kentlerinde, özellikle de İstanbul’da ekmek yüzünden çıkan halk ayaklanmaları oluyordu. Başkent, kuzey-güney ticaret anayolunun merkezindeydi. Hem Avrupa kökenli mamulleri hem de Doğu’nun mamullerini ithal ediyordu. Uluslararası ticaretin yanında bölgesel kuzey-güney Karadeniz ticareti çok önemliydi. İstanbul’dan sonra Kefe, Kili ve Akkerman büyük transit merkezleriydi. Fakat tüm bu olumlu jeopolitiğinin haricinde artan nüfusla gelen bazı sorunlar yok değildi. İmparatorluk yönetiminin başlıca sorunlarından biri, İstanbul’un muazzam nüfusunun ihtiyaç duyduğu temel yiyecek maddelerinin kesintisiz akışını sağlamaktı.[3] Devlet erkânı halka karşı sorumluydu. Padişah tebaasını doyurmakla yükümlüydü. Bu nedenle İstanbul’un her gün kesintisiz ve makul fiyatlarla ekmek teminini sağlamak en öncelikli meseleydi. Bu sebeple çarşı Vezir-i Azam tarafından her hafta denetlenirdi. Ciddi kıtlık dönemlerinde fahiş fiyat uygulayanlar saltanatın altını oymakla suçlanırdı. Sultan halka, onların günlük ekmeklerini kendine kaygı edindiğini göstermek zorundaydı.[4] Bunun yanında hükümet buğday piyasasını belirleyen aktif bir tüccar gibi yeri geldiğinde ucuza tohum, yeri geldiğinde ise avans vererek üretimi denetliyordu. 18. yüzyıl başlarında İstanbul’un günlük tahıl tüketimi yaklaşık 200 ton olarak hesaplanmıştır.

2. Havzalar ve Limanlar

İstanbul’un tahıl kaynakları, Tekirdağ limanı aracılığıyla Trakya Ovalarını;  Braila/İbrail, Isaccea/İsakçı ve Constanta limanları aracılığıyla Tuna havzasını; Burgaz’dan yüklenen Bulgar hububat mahsulünü; Dobruca’dan Don Nehri’ne kadar uzanan step kuşağının Kili, Akkerman, Azak ve Kefe’den yüklenen ürününü; iskelesi Volos/Kuluz olan Taselya Ovası’nı; Foçalar ve İzmir üzerinde Batı Anadolu’yu; nihayet  Dimyat ve İskenderiye üzerinden ihraç edilen Mısır tahıl ve bakliyatını karşılıyordu. Başka bir deyişle, bütün bu bölgelerle İmparatorluk başkenti arasında kolay ve hızlı bir deniz bağlantısı söz konusuydu.[5]

İstanbul şehrinin jeopolitik konumu İmparatorluğun yükselişinde kilit rol oynamaktaydı. İstanbul’dan kalkan bir gemi, Karadeniz sahilini dolaştıktan sonra İbrail’e pamuklu ürünler, ipekliler, sof, incir, limon, vb. mallar götürürken; sonra da Niğbolu ve Vidin gibi Tuna iskelelerinden İbrail’e gelen tahılı orada yükleyip İstanbul’a taşıyordu. Bu ticaret arz talep dengesi içerisinde süreklilik kazanmıştı. Ayrıca bu yol en ucuz ve en kolay yoldu. Gelen ürünün maliyeti bu sayede makul oluyordu, fakat çok düşük maliyetli üründen iç piyasa dengelerini bozmaması için ya yüksek gümrük alınır ya da her sancak için ayrı ayrı fiyat saptanırdı.

3. Tahıl İkmali ve Avrupa

Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut sisteminde değerli maden akışı için ordunun sefere çıkması önem arz etmekteydi. Bu seferlerin ikmali de bir o kadar önemliydi. İmparatorluğun zaten yüksek olan tahıl ihtiyacı, sefer dönemlerinde daha da yükseliyordu. Bunun yanında hayati önem taşıyan buğday ikmal kaynakları, İtalya’nın tahıl talebinden ve İtalyan kentlerinin ödemeye razı olduğu daha yüksek fiyatlardan da kuvvetle etkilenmekteydi.[6] Dubrovnik arşivlerinden yararlanan Braudel’in Akdeniz’inde nüfus baskısıyla açıklanan bu tahıl talebini, Osmanlı arşivlerinden de yararlanan Barkan daha detaylı olarak incelemiştir. Barkan’a göre Osmanlı Devleti sadece sistemde alıcı rolünde değil aynı zamanda satıcı rolündedir. Çünkü 1352-1500 döneminde Doğu Balkanlara gerçekleşmiş olan iskân ve göç neticesinde bu bölgenin ağırlıklı nüfusunu Türkler oluşturmaktadır. Bunun yanında Braudel’in 1520-1535 arası 12,5 milyon nüfus tahmin ettiği Osmanlı İmparatorluğu Barkan’ın yaklaşımıyla 16. yy sonu ilhak edilen bölgelerle 30 – 35 milyon olarak verilir. Artan nüfusun devlet üzerinde açık bir etkisi olmuştur.

a. Venedik – İstanbul Rekabeti

Osmanlı İmparatorluğu ve Venedik arasında özellikle Levant’ın bütün tahıl kaynakları üzerinde bir rekabet vardır. Bu rekabetin yanı sıra Venedik’in Osmanlı Devleti’nden tahıl ithal ettiğini ve  1564 – 1600 yılları arasında bu ithalatın düştüğünü görüyoruz. Bunun nedeni artan nüfusun baskısıyla İmparatorluğun, tahılı iç piyasada  tüketmesidir. Ayrıca tahıl ticaretinde yaşanan oynamalar, savaşlar, hükümet politikaları ve iklim bu ithalatın düşmesinde etkilidir. Yine daha ilginç bir veri olarak Venedik ve İstanbul arasında yaşanan kıtlık ve bollukların birbiriyle ters orantılı olduğunu, yani İstanbul bolluğu yaşarken Venedik’in kıtlık çektiğini görüyoruz. Eğer ki Osmanlı Devleti, Batı üzerine sefere çıkacaksa sancaklara haber salıp Venedik’e tahıl ihracını durdurmalarını isterdi. Fakat kıyı bölgelerinden Venedik’le kaçak tahıl ticareti yapıp fahiş fiyatlarla ürününü satarak zenginleşen kişiler de vardı. Hatta bu kaçak ve kârlı ticaretle uğraşanlar sancakbeyi, yeniçeri ve ulemadan olabilmektedir.

B. Uluslararası Ticaret

Braudel’in Akdeniz’inde Akdeniz, Doğu ve Batı yani İspanyol ve Türk Akdenizi olarak ikiye bölünmüştür. Fatih, İstanbul’u aldıktan sonra büyük bir şehir kurmak istiyordu. Fakat karşılaşacağı zorlukları önceden tecrübe etmişti. İstanbul Karadeniz tarafından besleniyordu. Bu ticaret ucuz ve kolaydı. Fatih, kuşatma sırasında bu ticareti engelleyebilmek için Rumeli Hisarı’nı yaptırmıştı. Fetihten sonra bu ticareti tekrar canlandırmak istedi ve derhal seferlerine başladı. Bu amaçla önce Karadeniz’in, ardından da Akdeniz’in Türk egemenliğine girmesiyle Osmanlı İmparatorluğu Akdeniz coğrafyasında hâkim güç oldu. Herhangi bir ülkenin Levant ticaretinde işlerinin iyi gidip gitmemesi de Babâli’nin siyasi lütuf ve kararına bağlıdır.[7]

1. Kapitülasyonlar

Osmanlı Devleti’nin 16. yüzyılda artan deniz gücü ve elde ettiği topraklar Avrupalı devletlerin özellikle de Cenevizlilerin, Venediklilerin ve Rodos Şövalyeleri’nin mevcut çıkarlarına terstir. Fatih, Karadeniz ve Ege’de hâkimiyet kurmak istediğinden donanmasını harekete geçirince Venedik, Ege’deki kolonileri için kaygılanmaya başlamıştır. Papalık, duruma Haçlı düşüncesiyle müdahil olduktan sonra Osmanlı Devleti, siyaseten bu birliği bozma düşüncesiyle ve siyasi avantajlar koparmak için harekete geçmiştir. Bu amaçla kapitülasyonlar verilmiştir. Ayrıca bu ticaret ayrıcalığından mahrum kalanlar, ya bu hakkı elde etmiş bir devletin bayrağı altında ya da Ceneviz, Venedik ve Dubrovniklilerin (Raguza) aracılığıyla Akdeniz’de faaliyet gösterebilmişlerdir. Buradan da anlaşılacağı üzere Osmanlı ve ayrıcalık tanıdığı ülkeler haricinde, bu ülkelerin başka devletlerle yaptığı anlaşmalarla Osmanlı coğrafyasında ticaret yapmalarına vesile olduklarını görüyoruz. Asıl önemli nokta ise Osmanlı Devleti’nin bu ticari faaliyetleri değiş tokuşun yanında altın ve gümüş karşılığı yapması, fakat bunu yaparken de bu değerli madenlerin ithaline izin verip ihracını sınırlamasıdır. Ayrıca Osmanlı için askeri ve sosyal önemi olan kalay, kurşun, çelik, barut ve kimyasal maddeler, altın ve gümüş eşyalar, mücevherat, kristal eşyalar, kalite yünler, aynalar ve saatler elde ediliyordu. Gümrük gelirleri ve resimlerden sağlanan gelir de Osmanlı hazinesi için önemliydi. Avrupa devletleri içinse Habsburglara ve Papalığa karşı Osmanlı Devleti’nin dostluğu, stratejik bir hamleydi.

2. Yabancı Tüccar Toplulukları

Osmanlı Devleti, Bizans’ın yaptığı hatayı yapmayarak tüccarlara koloni kurma ve toprak edinme hakkı vermemiştir. Fakat daha sonraları bu tüccar toplulukları Konsoloslar gibi dokunulmazlık hakları elde ettiler. Özellikle de 17. yüzyılda İngiliz ve Fransız tüccarlar bundan yararlandı. İstanbul, bu tüccarların toplandığı aktif bir pazardı; fakat İzmir’de, Sayda’da,  Halep ve Kahire’de milletlerin çoğunluğunu oluşturanlar bu tüccarlardı. Bunun yanında kapitülasyonlarla birlikte yabancı tüccarların zararları ve mirasları Osmanlı Sultanı’nın güvencesinde oldu. Örneğin Tebriz – Bursa hattında ticaret yapan bir tüccar ilk vergisini Tokat’ta, ikincisini ise Bursa’da İpek Han’da verirdi. Daha sonra bu yolun Tebriz – Bursa – İzmir hattına kaymasıyla üçüncü bir vergi eklenmişti. Yine şehir pazarlarından vergi alınırken köylerden bu vergi alınmaz, sadece resimlik alınırdı. Taşınan mal, askeri ihtiyaç içinse ne vergi ne de resimlik alınırdı.

Osmanlı Devleti’nde yaşanan bu süreçlerin ardından para ve kredi gibi kavramlar ekonomide daha fazla yer aldı. Örneğin krediyle alınan İran ipeği, Bahreyn incisiyle takas edildi. Bu, aslında Osmanlı ekonomisine zarar veriyordu. İnci gibi kolay saklanabilen bir maden gümrükten kaçıyordu. Yine bu dönemde kredi transferleri yani havale dediğimiz işlemler Osmanlı ekonomisinde mevcuttu. Yahudi ve Rum tüccarlar bu işlemleri sık yapıyorlardı.

3. Bursa ve İpek Ticareti

İpek ve Baharat Yolu şüphesiz ki en çok duyduğumuz iki ticaret yoludur. Fakat özellikle İstanbul’un fethine kadar bu yollarda bazı değişimler yaşanmıştır. Öncelikle 11. ve 12. yüzyılda yaşanan Haçlı Seferleri’yle Batı, ipeği tanımış ve ondan etkilenmiştir. Bu dönemler Çin’in ipek ticaretinde etkin olduğu zamanlardır. Fakat yaşanılan Moğol istilasından sonra İran ipeğine göre ucuz olan Çin ipeği, piyasalardaki yerini İran ipeğine bırakmıştır. Osmanlı Devleti’nin bu konjonktürde Karadeniz’e hâkim olup, Cenevizliler ve Venediklileri aradan çıkarmasıyla İpek Yolu, Osmanlı etkisine girmiştir. Kaliteli İran ipeği, Tebriz – Bursa üzerinden Avrupa’ya ihraç edilmektedir. İpek her zaman sahip olduğu incelikle insanları büyülemiş ve zenginlik kaynağı sayılmıştır. Bu noktada İnalcık’ın sözünü hatırlamak gerekir: ” Ticaret ekonomiyi döndüren çarktır fakat bunu moda ekonomiyi döndüren çarktır diye değiştirmeliyiz.” Gerçekten de İpek, bu modanın baş tacı olmuştur.

Osmanlı Devleti’nde İpek; Bursa, İstanbul, Diyarbakır ve Mardin’de işlenebiliyordu. Avrupa’da ipekli kumaş kullanımının yayılması ve sanayisinin oluşması ise Osmanlı ve İran ekonomilerinin gelişmesini sağlamıştır. Bu süreçte Osmanlı Devleti gümrük gelirleri ve gümüş getirisini ipek aracılığıyla Avrupa’dan sağlamıştır.

C. Dubrovnik ve Balkanlar

Dubrovnik, Osmanlı üst otoritesini kabul ederek Osmanlı Devleti’yle ticari ilişkiler kurmuştur. Coğrafi olarak Adriyatik Denizi’ne kıyısı vardır. Bugünkü Hırvatistan sınırları içerisinde bir şehir olarak varlığını sürdürür. Raguza Cumhuriyeti olarak Osmanlı kaynaklarına giren Dubrovnik, sahip olduğu maden kaynakları ve İmparatorlukla yaptığı sürekli ticaretle Osmanlı ekonomisi için çok kıymetlidir. Balkanlar, Osmanlı Devleti’nin yiyecek ve hammadde ihtiyacını karşılaması bakımından bir nevi ekonominin belkemiğini oluşturuyordu.

…Balkanların kuzey kesimlerinde Semendire, Vidin, Niğbolu, Silistre, Rusçuk ve Kili gibi Tuna iskeleleri, Edirne ve İstanbul’a bağlanarak Bogdan, Polonya, Erdel (Transilvanya) ve Macaristan ticaretinin önemli transit merkezleri haline gelmişti. Dubrovnik, Avlonya, Ston ve Nova eşi görülmedik bir büyümeden geçiyordu. Bu merkezlerin hinterlantlarında Edirne ve Tuna iskeleleri ve Adriyatik limanları arasındaki kervan yolları üzerinde kalan kent ve kasabalar da gelişerek bakımlı ve zengin ticaret merkezlerine dönüşüyordu.[8]

Balkanlarda İtalya ile aktif bir ticari hayat içerisinde olan Dubrovnik, Osmanlı egemeliğine girdikten sonra bu ticaretini Osmanlı Devleti ile yapmaya başlamıştır. 14. yüzyıldan beri Anadolu ile ticari faaliyet yürüten Dubrovnik için Osmanlı otoritesini kabul etmek sosyo-ekonomik olarak avantajlıydı. Dubrovnik, Balkanların kesişim noktasıydı ve bu şehrin Osmanlı’nın Balkanlarda yaptığı ticaretin merkezinde yer alması hem Osmanlı için hem de Dubrovnik için bir ortak payda yarattı. Dubrovnik gibi küçük bir cumhuriyetin, Avrupa gümüş ticaretinde oynadığı rol Fatih’in dikkatinden kaçmamıştır.

1. Dubrovnik’in Osmanlı’ya Etkisi

Dubrovnik deri, çeşitli yağlar, yün, peynir, balık, bal, balmumu, kürk ve köle ihraç etmekteydi. Bunun yanında Levant bölgesinden baharat ithal ediyordu. İstanbul’un fethinden sonra maddi kaynak arayışına giren ve ilk etapta Karadeniz ticaretini canlandıran Fatih, İtalya’nın Dubrovnik’in zengin gümüş madenlerinden yararlandığının farkındaydı. İtalya, Macaristan ve Osmanlı Devleti Dubrovnik’in gümüş ihracatı üzerinde rekabet halindeydiler. Fatih İstanbul’un fethinden sonra ilk seferini Sırbistan’ın gümüş üretim bölgelerine yapmıştır. Balkanlarda 15. yüzyılda yaşanan ilerlemelerle Dubrovnik hem bölgesel hem de ekonomik olarak Osmanlıya bağımlı hale gelmişti.

a. Novobrdo ve Srebniça

Dubrovnik, 1400 – 1600 döneminde Balkanların İtalya ile ticaretinde transit bir merkezdi. Bunun en önemli nedeni ise sahip olduğu gümüş üretim merkezleridir. Novobrdo’da yıllık 5 ton, Srebniça’da ise 9 ton gümüş çıkıyordu. Yeni bir metropol kurma hedefindeki Fatih bu iki madeni hedeflemiştir. 1458’de yeni bir ahdnameyle Dubrovnik’e Osmanlı egemenliğini kabul ettiren Fatih, 1459’da Sırbistan ve 1463’de Bosna’yı alarak hem gümüş madenlerinin hem de bölge ticaretinin hâkimi oldu. Fatih Osmanlı piyasasındaki tüm gümüş sikkeleri toplatıp yeni gelen maden akışıyla 218 milyon yeni akçe kestirmiştir. Bu noktada fiyat devriminden bahsetmeyi yararlı görüyorum. 17. yüzyıl sonlarında fiyat devrimi yaşandığında Osmanlı Devleti olan bitenden habersizdir. Braudel, Akdeniz’i bir bütün olarak görür. Yaşanan şehirleşme, İtalya’yı Levant’tan buğday ithaline zorunlu kılmıştır. Bunun sonucunda İtalya’dan Osmanlı’ya müthiş bir gümüş akışı yaşanmıştır. Braudel Akdeniz’inde şöyle der: “Akdeniz Türkiye’si Hıristiyan Akdeniz’le aynı ritimle solumakta ve yaşamaktadır.” Barkan’ın, Braudel’in fiyat devrimi düşüncesine yaptığı eklemeleri aktaran İnalcık ise Avrupa’da yaşanan fiyat artışının 1580’lerde Osmanlı’da etkili olmaya başladığını belirtir. Aslında olay, Amerika’nın keşfinin küresel ekonomiye etkisidir. 1570’lerde İtalya, Amerikan-İspanyol gümüşünün bolluğunu yaşar. Gümüş, Batı’da ucuzlamaya başlar; fakat Doğu’da halen zenginliğin simgesidir. Batılı tüccarlar bol miktarda akan gümüşü Doğu’da altınla değiştirmeye başlayınca Osmanlı iç piyasası İspanyol riyalleri ve Flemen rixdal’leriyle dolup taşmıştır. Sonuç olarak Osmanlı kıtalar arası cereyan eden muazzam bir enflasyondan kendini kurtaramamış ve elindeki altından olup, gümüş değer kaybedince de güç kaybetmiştir.  Barkan, Braudel’in sahip olduğu bu düşünceye ek olarak nüfus artışının buna neden olduğunu savunmaktadır. Barkan bunu sadece gümüşe değil, artan nüfusa, hızlanan para dolaşımına, artan tüketim faaliyetlerine bağlamaktadır. Pamuk ise yaşanan gelişmeleri Osmanlı para düzeni ve Avrupa’daki sınır bölgelerine bağlamaktadır.[9]

2. Balkan Ticaretinin Gelişmesi

Öncelikle Balkan ticaretinin canlanmasıyla Dubrovnik’in ekonomik canlılığının paralel olduğunu söylemeliyiz. Savaşlar her çağda büyük bir ekonomi doğurduğu için 16. yüzyıl Venedik-Osmanlı savaşında tarafsız kalan Dubrovnik, transit -daha doğru bir ifadeyle kesişen bir nokta- olduğu için müthiş bir ekonomik refah yaşadı. Bunun bir diğer nedeni ise Osmanlı’nın Venedik tacirlerine karşı Dubrovniklileri desteklemesiydi. Diğer taraftan Dubrovnik’in Osmanlı egemenliği altına girmesi, İtalya için ilk anda sorun teşkil etmese de Osmanlı Devleti’nin Dubrovnik’ten altın ihracını yasaklamasının ardından İtalya ve Macaristan, Amerika’dan gelecek değerli madenlere kadar ekonomik olarak zor duruma düşmüşlerdi. Yine Osmanlı egemenliğindeki Balkan ticaretinin Balkanlara verdiği katkıyı anlamak için Dubrovnik’in toplam değeri 700 bin düka altını bulan -okyanuslara dayanıklı büyük gemiler bakımından- dünyanın üçüncü büyük donanmasına sahip olduğunu söylemek yerinde olacaktır.

Balkan ticaretinde etkili ticari değeri olan ürünlere gelirsek tuz ve deri ticaretini öne çıkarmak gerekir. Öküz ve manda derileri Sırbistan’dan geliyor; öte yandan Raguza tüccarı, Doğu Balkanlarda Trakya’dan (Yörüklerin, yani Anadolu’dan gelme Türkmen hayvan otlatıcılarının yerleştiği) Dobruca’ya kadar uzanan alanda topladıkları büyük miktarda yünü ve koyun derilerini, çoğunlukla Varna ve Tekirdağ üzerinden ihraç ediyorlardı.[10] Avrupa ile Osmanlı arasında bir köprü olan Dubrovnik, Osmanlı Devleti için Avrupa’ya açılan bir kapıydı.[11] Bunun yanında Dubrovnik, Osmanlı Devleti için istihbarat kaynağıydı. 1390’larda top gibi teknolojik gelişmeler, 16. yüzyılda ise Avlonya ve Gelibolu tersaneleri için gemi yapım ustaları Dubrovnik kanalıyla Osmanlı’ya gelmişti.

Dubrovnik’in karşısında ise 1463’te ilhak edilen Bosna güçlenmekteydi. Bosna ürettiği tuz ve buğday’ı Dubrovnik’e ihraç ederken Osmanlı egemenliğinde ekonomik olarak yükselmeye başlamıştı. Osmanlı nüfuzu Adriyatik’e doğru yayılmaya başlayınca Saraybosna, hem askeri hem de ekonomik olarak bir merkez haline geldi. Bursa, Edirne ve İstanbul’u Adriyatik’e bağlayan Saraybosna 40 binlik bir nüfusa ulaşmıştı. Bosna tüccarı, Raguzalı tüccarla Doğu ürünleri üzerindeki rekabette başarılı oldu. Bunun en önemli nedeni ise şüphesiz Osmanlı uçbeylerinin kendi tebaasını koruyup kayırmasıydı. Diğer bir nedeni ise 16. yüzyıl Venedik-Osmanlı savaşlarının barışla bitmesi ve Dubrovnik’in savaş ekonomisinden yoksun kalmasıydı. Ortaya çıkan Osmanlı-Venedik ticaretinde aktif rolü Bosnalı Müslüman tüccar oynayacaktı. Son olarak, Venedik ile sağlanan barışla Dalmaçya limanlarının önem kazanıp özellikle Split’in aktif bir transit liman haline gelişiyle Saraybosna’nın, Dubrovnik’in yerini aldığını görüyoruz. Sonuç olarak Balkanlarda Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğinde oluşan ekonomik düzende Osmanlı ile Balkan devletleri, ekonomik olarak gelişmişlerdir. Modern ekonomik sistemde win-win game theory olarak adlandırılan bu sistemi, Osmanlı Devleti uyguladığı politikayla 16. yüzyılın ikinci yarısında oluşturmaya başlamış ve bunda başarılı olmuştu.

II. Karadeniz ve Doğu Avrupa

İstanbul’un fethinin ardından Fatih, Karadeniz için planlar yapmaya başlamıştı. İstanbul gibi devasa bir şehrin ekonomisinin sürekliliğini sağlayabilecek en kısa ve kolay yol Karadeniz ve Doğu Avrupa’ydı. Karadeniz ve Ege’nin arasında sağlanacak yoğun bir ekonomik birlik İmparatorluk için gerekliydi. Karadeniz’den sağlanacak düşük fiyatlı et, tuz ve buğday yeni kurulacak metropol için en acil ihtiyaçtı. Galata semti Osmanlı’nın Avrupa’ya açılan yüzü oldu. Avrupalı sefaretler ve tüccarlar buraya yerleşerek kültürel etkileşim başlattılar. Bunun yanında Osmanlı Pera’sı genişledi. Kasımpaşa’da bir tersane kuruldu ve burada ticari hayat için bedesten ve kapalı çarşı yaptırıldı. Karadeniz havzasıyla yapılacak kuzey-güney ticareti için altyapı oluşturulmuştu. Kefe, Kili, Akkerman gibi Karadeniz limanlarının Osmanlı egemenliğine girmeleriyle bu ticaret süreklilik kazandı.

A. Cenova Kolonileri, Osmanlılar ve Kırım

İstanbul’un alınmasını Cenova Pera’nın Osmanlı egemenliği kabul edişi izlemiştir. Cenevizlilerin Karadeniz’de kurdukları ticaret ağının merkezi Kırım’da bulunan Kefe liman kentiydi. Buradan hem İran ipeğini hem de Karadeniz ürünlerini ithal eden Cenevizlilerle Altın Ordu yetkisi altında bulunan bir vali tarafından yönetilmekteydi. Kentin nüfus ağırlığı ise Tatarlardan yöneydi. 1475 yılında Hacı Giray’la işbirliği yapan Fatih, Kefe’yi almakla Karadeniz ticaretinin denetimini eline alarak hem İpek yolunun değişmesini hem de Karadeniz kıyısında yapılan ticaretin Osmanlı kontrolüne geçmesini sağlamıştır. Bu fethin ardından Osmanlı donanması sürekli olarak Karadeniz’de devriye geziyordu. Ayrıca Kırım’dan Osmanlı Devleti’nin sağladığı en büyük gelir Köle ticaretindendi. 17. yüzyılın ilk yarısında bu gelir, 700 bin akçeyi bulmuştur. İslam ülkelerinde, özellikle de Osmanlı toplumunda köleler hayatın vazgeçilmez bir parçasıydı.[12] Yeri gelmişken Osmanlı Devleti’nin diğer köle merkezinin ise Mısır olduğunu söyleyelim. Mısır-Antalya arasında aktif bir köle ticareti yaşanmaktaydı. Bunun yanında Karedeniz’de kuzey-güney ticaretini sağlayacak güvenli ticaret güzergâhları oluşmaya başlamıştı.

B. Kefe – Kiev – Moskova

Kürk Yolu denen bu güzergâh aslında eski Tatar yoludur. Yoğun olarak Kürk, ayıbalığı dişleri ve cıva ithal edilir. Yine bu yol üzerinde ipekli kumaş ihraç edilirdi. Cenova hâkimiyeti döneminde önem arz eden bu yol, özellikle Akkerman-Lviv güzergâhının Osmanlılar tarafından revize edilmesiyle önemini yitirmeye başlamıştı. Kuzey-güney ticaretinde doğudan gelen ipek ve baharat, Dinyeper Nehri üzerinden Kiev’e ulaşırdı. Burada devreye Rus tüccarlar girer ve bu malları değiş tokuş yaparak Moskova’ya ulaştırırdı. Fatih’in Kefe’yi 1475’te alışının ardından Akkerman’ın da alınması bu güzergâhın Boğdan yoluna doğru kaymasına neden olmuştu. Ayrıca bu yolun önem kaybetmesinin nedenlerinden biri de Osmanlı-Kırım ilişkileri nedeniyle Kırım’ın Osmanlı-Moskova iş birliğine soğuk bakmasıydı.

C. Bursa – İstanbul – Kili – Akkerman – Lviv

İstanbul’un fethinden sonra Akkerman-Lviv yani Boğdan yolu en aktif ticari yoldur. 15. yüzyıl boyunca Kili üzerinde rekabet eden Osmanlılar ve Macarlar bu yola hâkim olmayı amaçlamışlardır. Eflak üzerinde sağlanacak hâkimiyet ise Kili-Akkerman-Lviv hattını güvence altına almayı sağlamaktadır. Çünkü Doğu Orta Avrupa ile Karadeniz arasında kilit rolü üstlenen Kili’dir. Anadolu’dan gelen ve Bursa-İstanbul aracılığıyla Kefe, Kili, Akkerman gibi kuzey Karadeniz limanlarına giden büyük miktarda ipek, pamuk, kenevirden mamul kumaşların ihracının karşılığında bu yoldan tarım ve hayvancılık ürünleri ithal ediliyordu.[13] Boğdan yolunun önemini kavramak açısından Lviv belgelerinde kayıtlı olan ticari malları kategorize etmek gerekir.

Üç ayrı kategori olarak açıklanabilecek bu ticaret yolunda Boğdan, Kili, Akkerman yöresinin buğday, balık, havyar, büyükbaş hayvan deri ve postları ile balmumundan oluşan doğal ürünler vardır. İkinci kategoriye “doğu emtiası”, yani esas olarak karabiber, Bursa ipeklileri, Ege şarapları, pamuk, halı ve kilimler dâhildi. Üçüncü mal kategorisi ise Flandr’ın, İngiltere’nin, Floransa’nın, Silezya’nın ve Polonya’nın iyi kalite yünleri ile gene İç Orta Avrupa ve Güney Almanya’da imal edilen madeni eşyayı içermekteydi. Bunlar Osmanlıların yüksek bedel biçtiği belli başlı ürünlerdi.[14]

Bu dönemde Avrupa’da Venedik ve Macar altınlarının yanında Osmanlı akçesinin geniş bir dolaşım alanı bulunuyordu. Ducatin veya Turchis diye anılan Osmanlı altını Lviv’de yaygındı. Yani Osmanlı Devleti tüm bu ticari etkinlikte başrolü oynuyordu. Kili ve Akkerman’ın 1484’te alınmasının ardından Osmanlı egemenliği altındaki Karadeniz muazzam bir ticari etkinlik kazandı. Büyük gemiler İstanbul’dan başlayıp sırasıyla Sinop, Kefe, Akkerman ve Kili’ye uğrayarak Karadeniz’i turluyor ve tekrar İstanbul’a dönüyordu.[15] Kili’ye kuru üzüm, şarap, incir, fındık, ceviz, pamuk gibi ürünler geliyordu. Dönüşte ise Kili’den fıçı ile molina ve mersin balığı salamurası geliyordu. Akkerman’dan ise büyükbaş hayvan ve derileri İstanbul’a getiriliyordu. Bunun yanında Karadeniz kıyıları ile karşı kıyı arasında da aktif bir ticari hayat sürülüyordu.

D. Bursa – Braşov

Osmanlı Devleti’nin Tuna egemenliği sonucunda Bursa ipeği, pamuklu dokumalar ve baharat Avrupa’ya yayıldı. Eflak-Transilvanya sınırındaki Braşov bu transit ticaretin merkeziydi. Osmanlı’nın Karadeniz hâkimiyetinin ardından Cenova ve Venedikliler Doğu emtiasını Bursa üzerinden temin etmeye başladılar. Buna Edirne’den kervanlara yüklenip Tuna iskelelerine ulaştırılan Levant bölgesinin buğdayı da dâhildir.

Braşov, bu ticari hareketlilikte Venedik aracılığıyla Doğu emtiasını Orta Avrupa ile buluşturan hayati bir kavşak olmuştur. Zamanla Kili ve Akkerman’ın etkinliğinin artmasıyla bu yol önemini kaybetse de genel olarak buradan demir araç gereçler, Styria yapımı bıçaklar ithal edilirken yine yünlü kumaş, baharat, halı, pamuk, sof, safran gibi ürünler ihraç edilmektedir.

E. Macaristan

Osmanlı Devleti, Doğu’dan aldığı baharatı iki yoldan Macaristan’a ihraç etmektedir. Bu yolun ilki Venedik-Pozsony, ikincisi ise Bursa-Braşov’dur. Bu ticaretin ana maddelerini karanfil, zencefil, safran, tarçın, Hindistan cevizi oluşturur. Yeri gelmişken baharatların sofraya kattığı lezzetin yanında sağlık alanında kullanıldığını da belirtmeliyiz. Günümüzdeki aktarları, lokmanları ve benzeri -hatta onlardan çok daha büyük ve aktif “baharcı” adı altında modern eczane diyebileceğimiz- dükkânların ilaç yapmak için baharata ola ihtiyacı yüzyıllarca bu ticareti doğu-batı, kuzey-güney yönünde aktif kılmıştır. Bunun yanında Osmanlı Devleti, Macaristan’dan at, sığır, metal ithal ediyordu. Bunların Osmanlı’ya gelişi ise Tuna üzerindeki Semendire’dendi. Buda, Peşte, Estergon, Vac ve Kuvin iskeleleri yine önemli merkezlerdi. Ayrıca Osmanlı, Macarlardan talep ettiği dokuma, deri ve madenî askeri eşya ihtiyaçları nedeniyle Macar ustaların gelişmesine vesile oldu. Bu serhad beylerbeyliğinde köle ticaretinin de aktif olduğunu söylemek gerekir.

III. Hindistan Ticareti ve Akdeniz

Baharat Yolu üzerinde yaşanan Moğol ve Memlük rekabetinden sonra Osmanlı-Venedik rekabetine de sahne olan bu yol yüzyıllardır önem arz etmektedir. Kahire ve Bağdat gibi iki önemli şehrin Moğol döneminde yaşanan kaymalar sonucunda yerini Tebriz’e bırakması kuzey ticaretini önemli kılmakla birlikte Azak, Trabzon, Kefe, Sinop gibi Karadeniz limanlarına canlılık getirmişti. Osmanlı döneminde ise bu ticaret tekrar güneye kaydı. Bu yüzden Akdeniz egemenliği önemli bir meseledir. Osmanlı’nın baharat, kökboyası ve safrandan elde etiği gümrük devletin ekonomisi için kıymetliydi. Cidde’ye gelen Hint kervanları, Mekke kervanlarıyla Şam’a; oradan Halep-Konya-Akşehir ve Kütahya üzerinden Bursa’ya ya da Cidde-Mekke-Şam üzerinden Beyrut limanına veya Tur-Kahire üzerinden İskenderiye Limanı’na ulaşıyordu.

A. Portekiz’in Girişi ve Kızıldeniz Mücadelesi

Osmanlı Devleti’nin Levant bölgesinin üretimini elinde tutması Avrupalı devletleri yeni ticaret yolları arayışına itmiştir. Vasco da Gama’nın Ümit Burnu yoluyla Hindistan’a ulaşması ise milat olmuş ve Avrupa’ya baharat taşınmaya başlanmıştır. Değişen ve azalan gelirler karşısında en hızlı reaksiyonu gösteren Venedik ve Mısır tüccarları, Memlük Sultanı’ndan iç pazarları Portekizlere kapatması yönünde isteklerde bulunmuşlardır. Fakat Sultan, gümrük gelirlerinde yaşanan büyük düşüşlere kadar ciddi önlemler almamış ve Portekizlilerle savaşmamıştır. Hindistan ticareti Portekiz kontrolüne girdiğinde sıcak savaş yaşansa da Memlük gücü buna yetmemiştir. Hac ve ticaret gemilerine yapılan saldırılar sonrasında Memlük isteği üzerine Osmanlı’dan gemi ustaları ve çeşitli ekonomik yardım Süveyş’e gitmiştir. Süveyş’te oluşturulan Osmanlı ve Memlük donanmasıyla mücadele halindeki Portekizliler başarılı olmuşlar ve Kızıldeniz mücadelesinde öne geçmişlerdir. Memlük Devleti, Mercidâbık’da yıkılınca bu mücadele doğrudan Osmanlılar tarafından verildi. Gucerat ve Açe ile işbirliği yapan Osmanlılar, Orta Doğu ile Hindistan arasındaki yolu güvene almak istiyorlardı. Nitekim Süleyman Paşa Süveyş’te güçlü bir filonun gerekliliğini biliyor ve Süveyş kanalını açmak istiyordu. Fakat Batı ile uğraşan Osmanlı Devleti, Hindistan seferini erteliyordu. Venedik 1530 yılında Mısır’dan alacak baharat bulamaz hale gelmişti. Osmanlı Devleti ile Portekiz arasında yapılan barış görüşmeleri ise ticari çıkarlara dayalıydı. Portekizliler atılan her adımı Lizbon’dan takip ediyor, Osmanlı Devleti’nin batıda kazandığı başarılardan çekiniyordu. İlginç olan nokta ise Kızıldeniz’de yaşanan Portekiz üstünlüğüne rağmen Osmanlı’nın bunu yaptığı ittifakla aşmasıdır. Gucerat her ne kadar ikili oynasa da Açe ile birlikte Osmanlı Devleti’nin müttefikiydi. Kaldı ki Osmanlı Devleti’nin Hicaz, Aden ve Yemen’e hâkim olması Hint antreposunun güvenliğini sağlamak içindi. Basra ve Hürmüz gibi Hindistan yolunu açan iki önemli fethin yapılması ise Lizbon’da telaş uyandırdı. Osmanlılar bunu Bahreyn gibi muazzam inci üretimi olan bir fetihle tamamlama gayretindeydiler fakat başarılı olamadılar.

Basra-Halep kervan yolu ise halen aktifti ve Basra-Bağdat-Ana-Hit-Halep yolundan baharat, ilaçlar, çivit ve Hint kumaşı gelmeye devam ediyordu. Bunun yanında Venedik gibi Levant bölgesinde kolonileşmiş ticari bir unsurun yeni ticaret yollarına karşı cephe alması ve nispeten ucuz olan Lizbon’dan gelen ithal baharatı iç piyasasında yüksek gümrüklendirmesi, Orta Doğu üzerinden yapılan baharat ticaretini yeniden canlandırmıştı. Braudel 1570’ten itibaren Hint Okyanusu’nda ibrenin artık kesinlikle Portekizlilerden yana kaydığı görüşündedir.[16] Fakat Portekizliler uzun vadede bunu denetlemeyi başaramadılar. Sonuç olarak bu durum Akdeniz’e belirli bir bütünlük ve tutarlılık kazandırmaya devam edecek, söz konusu bütünlük ancak Kuzey Avrupalı devletlerin müdahalesiyle çözülmeye başlayacaktı.[17] Bunun yanında Trablusşam ve Basra gibi baharat ticaretinin iki antreposunun Lizbon ile Avrupa piyasasında 16. yüzyılda hala rekabet halinde olduğunu söylemeliyiz.

B. İngilizler ve Osmanlı Yakınlaşması

II. Felipe döneminde hem Batı Akdeniz’in hem de Anterp-Lviv ticaret yolunun İspaanyol kontrolüne geçmesi, İngilizleri Levant ticaretine yöneltti. İngiliz gemilerinin Akdeniz’de Venedik’e karşı üstünlüğü vardı. Akdeniz’de güçlenen İspanya’ya karşı İngiliz-Osmanlı yakınlaşması ortaya çıktı. İspanya, Kraliçe ve Sultan arasındaki yakınlaşmayı kaygıyla izliyordu.[18] 1580’de ise İngilizlere tam kapitülasyon hakkı verilmişti. İngilizler Halep, İzmir ve İskenderiye’de konsolosluk kurarak Levant bölgesinde aktif ticaret yapmaya başladı. Almanya-Polonya-Boğdan üzerinden geçen kuzey yolu ile Sakız’dan geçen Akdeniz yolunun ticareti canlanmıştı. Kuzey yoluna Kehribar Yolu da denir ve adını eski çağlardan beri Kuzey Denizi ve Baltık Denizi’nden çıkarılan kehribar taşlarından alır. Aslında bölgenin ürünleri güneye, Adriyatik Denizi’ne ve Akdeniz’e birçok ticaret yoluyla taşınır ve bu yollara genel olarak Kehribar Yolu denir. İngilizler, bu yollardan kalay ve kurşun ihraç ederken; Levant bölgesinde, Bursa ve İstanbul’dan, Ege kıyılarından kumaş, şarap, çivit ve kuşüzümü ithal ediyorlardı. Sanayileşen İngiltere’nin yünlü hammadde talebi büyüktü.

Osmanlı Devleti’nin 17. yüzyıl sonlarındaki altın ihtiyacına bir nevi kaynak oluşturan İngiliz ticaretinin yanında Hollanda’nın bu dönem Levant bölgesinde ticari faaliyet gösterdiğini görüyoruz. Osmanlı imparatorluk ekonomisi bu dönemde sikke halindeki değerli madenlerden gümrük vergisi alınmaması sonucu iç piyasayı istila eden Hollanda kalıp sikkesiyle zor duruma düşmüştü. Amerika Kıtası’nda yaptığı sömürüyle değerli maden stoklarını bollaştıran, İspanyol, İngiliz ve Hollandalı tüccar, Osmanlı Devleti’nde fiyat devrimi yaşanmasına, fiyatların aşırı yükselmesine ve gümüşün değer kaybına neden olmuştur.

Sonuç

İstanbul’un fethinden sonra bir bütün olarak düşünebileceğimiz Akdeniz coğrafyası, muazzam bir ekonomik canlılığa kavuşmuştur. Karadeniz ve Ege’yi ayrılmaz bir bütün olarak gören Osmanlı Devleti, dış politikasını Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de ticari yolların denetimini ele geçirme amacı doğrultusunda tasarlamıştır. Bunun yanında, oluşturulan ekonomik sistemin merkezi İstanbul kılınarak İmparatorluk ekonomisi şekillendirilmiştir. Balkan ticaretiyle ve Karadeniz ile kuzey-güney ticaret yollarını egemenliği altına alan Osmanlı, zengin gümüş madenlerini fethederek ekonomisini güçlendirmiştir. İran devlet geleneğinin de etkisiyle fethe ve değerli madene dayalı oluşturulan İmparatorluk, bu amaçla güçlü bir donanma kurmuştur. Osmanlı egemenliği altında bulunan Balkanlar ise muazzam bir dönem yaşamıştır. İstanbul’un fethinden sonra ekonomik olarak değişen dengelerle birlikte Osmanlı Devleti, ticaret yollarını yeri geldiğinde değiştirmiş yeri geldiğinde ise revize etmiştir. İstanbul, Avrupa şehirlerinin en büyüğü konumuna gelerek göz kamaştırmıştır. Osmanlı Devleti; kurduğu sistemde egemenliği altında olan Akdeniz, Karadeniz ve Balkan coğrafyasından değerli maden ithal ederken, buralara ihraç ettiği Doğu emtiası ve Anadolu ürünleriyle aynı zamanda doğu-batı ticaretini geliştirmiştir. İpek ve Baharat Yollarının yanında Karadeniz bölgesi ve Doğu Avrupa ile ucuz, kolay, güvenli ve sürekli ticari canlılığı sağlamayı başarmıştır. Bunun sonucu olarak artan nüfus, genişleyen bir devlet, büyüyen bir ekonomi ortaya çıkmıştır. Diğer yandan tüm ticari faaliyetlerin Osmanlı egemenliğine girmesi Avrupalı devletleri keşiflere itmiştir. Başta Colomb, Hindistan’a ulaşma gayesiyle Amerika Kıtası’na ulaşarak Amerika’dan Avrupa’ya bol maden akışını sağlamıştır. Bu keşifle bollaşan değerli maden küresel çapta bir enflasyon yaratırken bundan en çok etkilenen yine Osmanlı Devleti olmuştur. Ümit Burnu’nun aşılması ise kısa vadede etkili olmasa da İngilizlerin Hindistan’da egemen olmalarıyla Osmanlı ekonomisini küçültmüştür. Sonuç itibariyle, Akdeniz coğrafyası bir bütün olarak İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğindedir. Bu açıdan İstanbul’un fethi hem Osmanlı Devleti hem de Avrupalılar için çağ açmıştır. İstanbul; İmparatorluğun kalbi, Akdeniz’in ise nefes alan akciğerleridir.

Kaynakça

I.

  1. Braudel, Fernand, II. Felipe Dönemi’nde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası I-II, İmge Yay., Ankara, 1993
  2. Emecen, Feridun M., İstanbul’un Fethi Olayı ve Meseleleri, Kitabevi Yay., İstanbul, 2003.
  3. İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu Toplum ve Ekonomi, Eren Yay., İstanbul, 1996.
  4. İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi I-II, Eren Yay., İstanbul, 2004.
  5. Pamuk, Şevket, Osmanlı Ekonomisi ve Kurumları, Tükiye İş Bankası Yay., İstanbul, 2010.

II.

İnalcık, Halil, “Kristof Kolomb ve Haçlı Politikası.” Türk Denizcilik Tarihi, 2002, ss. 119-126

“Türkler ve Balkanlar.” Balkanlar, Eren Yay.,İstanbul, 1993, ss. 9-32

“Osmanlı İpek Ticareti, Madencilik ve Ziraatinde Yük (Himl), Türk Dünyası Araştırmaları, Cilt: XVI, 1984,  ss. 9-27

“Modern Avrupa’nın Gelişmesinde Türk  Etkisi.” Osmanlı ve Dünya, Osmanlı Devleti ve Dünya Tarihindeki Yeri, 2000, ss. 79-93

“Osmanlı Deniz Egemenliği.” Türk Denizcilik Tarihi, 2002, ss. 49-65

“Fatih ve Ege Denizi” Türk Denizcilik Tarihi, 2002, ss. 91-98

“Fatih, Boğazların Tahkimi, Karadeniz, Bir Osmanlı Gölü.” Çanakkale Savaşları Tarihi, Cilt: I, 2008, ss. 45-52

“The Ottoman Survey of 1455 and The Conqueror’s Istanbul” 550.Yılında Bildiriler, TTK, Ankara 2007, s. 1-14


[1] İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi I, Eren Yay., İstanbul, 2004 s. 54

[2] A.g.e, s. 81

[3] A.g.e, s. 227

[4] A.g.e, s. 227

[5] A.g.e, s. 228

[6] A.g.e, s. 231

[7] A.g.e, s. 237

[8] A.g.e, s. 311

[9] Ayrıntılı bilgi için bkz: Pamuk, Şevket, Osmanlı Ekonomisi ve Kurumları, Tükiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2010

[10] Carter’dan aktaran İnalcık a.g.e, s. 320

[11] A.g.e, s. 321

[12] İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu Toplum ve Ekonomi, Eren Yay., İstanbul, 1996, s. 112

[13] İnalcık, (2004) s. 331

[14] A.g.e, s. 346

[15] A.g.e, ss. 350-351

[16] Braudel, Fernand, II. Felipe Dönemi’nde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası I, İmge Yay., Ankara, 1993, ss. 554-56.

[17] İnalcık, (2004) s. 405

[18] Braudel, (1993) s. 625

Kerim Sert

2 Yorum