1 Mayıs 1977 Taksim

Jön Türk Devriminden Kemalist Cumhuriyete Türkiye Solunun Portresi

Türkiye’de sol cereyanların ilk nüvelerini Osmanlı Meclis-i Mebusanı’ndaki Taşnak mensubu Ermeni milletvekillerinden, Osmanlı sosyalistlerine ve 1908 Devrimi öncesi Selânik’te başlayan ve İstanbul’a yayılan işçi hareketlerine kadar götürmek mümkünse de bu hareketlerin mevcudiyetlerini 23 Temmuz 1908’de gerçekleşen Jön Türk Devrimi ile ilân ettiklerini söyleyebiliriz.

Jön Türkler İsviçre’de kendileri gibi mülteci konumunda bulunan Rus devrimcileriyle gerçekleştirdikleri diyaloglarla sosyalizm hakkında bir şeyler öğrenmiş olsalar da sosyalizmi tam manada kavradıkları ve benimsedikleri söylenemez. Zaten kafaları oldukça karışık olan bu kadronun vizyonu II. Abdülhamid’i 1876’da ilga ettiği meşrutî rejime tekrar dönmeye ikna etmek ve Kanun-ı Esasi’yi yeniden yürürlüğe sokmaktan ibarettir. Bu yüzden onlardan fikir veya ideoloji sahibi bir kadro olarak bahsetmek güçtür.

Devrim gerçekleştikten sonra hâsıl olan “göreli” özgürlük ortamından sol görüşlüler de istifade ettiler ve 1910’da Sosyalist Hilmi diye bilinen Hüseyin Hilmi liderliğinde Osmanlı Sosyalist Fırkası’nı kurdular. Ayrıca yine Hüseyin Hilmi’nin çıkardığı İştirak ve Beşeriyet gibi gazetelerle, basın-yayın organlarını kullanarak topluma ulaşmak için gayret sarf ettiler. Ancak bu gayretleri 1913 yılında İttihatçıların gerçekleştirdiği Bab-ı Ali Baskını adıyla  anılan hükümet darbesiyle sekteye uğradı ve İttihatçıların tüm muhalif unsurları sindirme operasyonundan Osmanlı Sosyalist Fırkası da nasibini aldı. Yönetimi tamamen ele geçiren İttihatçılar baskıcı bir rejim oluşturdular ve 1914 Ağustosu’nda aldıkları ani bir kararla I. Dünya Savaşı’na Almanya saflarında katıldılar.

Savaş sürerken 1917 Ekimi’nde Rusya’da sosyalist bir devrim gerçekleşti ve bu devrim yaydığı sloganlarla dünyayı sarstı. Savaş sona erdiğinde Rusya’nın yakın komşusu Türkiye de gerçekleşen bu devrimin tesir alanına girecekti. Zira devlet cihan harbinden yenilgiyle çıkılmış ve elde kalan son toprak parçası olan Anadolu dört bir yandan Batılı İtilâf Devletleri tarafından paylaşılmıştı. Uzun yıllardır bir şekilde Batılı devletlerin elinde oyuncak olmuş bir devlet ve ulus, son ölüm-kalım mücadelesine hazırlanmaktaydı. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunan işgaline uğramasıyla yurdun dört bir yanında biriken tepki bir anda boşaldı ve Türkiye ulusunun yeni bir mücadele azminde olduğu açığa çıktı. Aynı dönemde Anadolu’ya geçmiş olan eski bir İttihatçı ve başarılı bir asker olan Mustafa Kemal, biriken bu tepkiyi bir merkeze kanalize etmek amacındaydı. 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla mücadele için meşru bir zemin oluşturmayı başlayan Mustafa Kemal, ortak düşman konumundaki Batılı güçlere karşı Sovyet rejiminin desteğini alabilmek için girişimlerde bulundu.

Aynı dönemde Rusya da Batılı güçlerin desteklediği çarlık rejimi yanlısı Beyaz Ordu’ya karşı mücadele vermekteydi. İlişkilerin koordinasyonu İttihatçılar ve komünistlerce sağlandı. İttihatçıların lideri Enver Paşa bu dönemde Orta Asya’da bir Türk-İslâm Devleti kurmak amacıyla Sovyetlerin desteğiyle İngilizlere karşı mücadele vermekteydi ve İttihatçı kadrolar Moskova’da yoğunlaşmıştı. Diğer grup olan komünistler ise Mustafa Suphi’nin liderliği altındaydılar.

Mustafa Suphi,  eski bir İttihatçıydı ve İttihatçıların muhalif sesleri susturma harekâtından o da payına düşeni almış ve Sinop’a sürülmüştü. Birkaç arkadaşıyla beraber bir tekneyle Rusya’ya kaçmayı başaran Mustafa Suphi, orada komünist düşüncelerle tanışmış ve özellikle Rusya’daki Türk savaş esirleri üzerinde faaliyet göstermişti. Kendisini destekleyen Türk gruplarıyla Rus İç Savaşı’na da katılan Mustafa Suphi, o dönemde Türkiye’de kurulacak bir komünist rejimin müstakbel lideri konumundaydı.

Mustafa Suphi ve arkadaşları 10 Eylül 1920’de Bakü’deki Doğu Halkları Kurultayı’na katıldılar ve Anadolu’ya yönelik faaliyetlerde bulunmaya karar verdiler. Bu amaçla Türkiye Komünist Partisi’ni kurdular. Mustafa Kemal ise hem Sovyetlerle ilişkilerin sürmesini sağlamak hem de Mustafa Suphi’nin Anadolu’daki faaliyetlerini engellemek maksadıyla kendisinin ve yakın çevresinin de üyesi olduğu bir Türkiye Komünist Fırkası tesis etti (18 Ekim 1920). Ardından da Mustafa Suphi’yi Ankara’ya davet etti. Bakü’den yola çıkan Mustafa Suphi ve 14 arkadaşı Trabzon’da şüpheli bir biçimde öldürüldüler (28/29 Ocak 1921). Bu cinayetin sol cereyanları kesin manada elinde tutmak isteyen Mustafa Kemal ve kadrosu tarafından gerçekleştirilmesi yüksek bir ihtimaldir. Ayrıca bu cinayet SSCB’ye de açık bir mesajla rejim ihracı yapmamaları konusunda bir gözdağı olarak da değerlendirilebilir. Bu cinayetle SSCB’nin Anadolu’daki Milli Mücadele’ye yönelik soru işaretleri çoğalmışsa da Türkiye’nin Batılı güçlerle uzlaşmalarının olumsuz sonuçları düşünülerek Milli Mücadele hareketinin desteklenmesine devam edilmiştir.

Milli Mücadelenin kilit isimlerinin komünizm ya da sosyalizm gibi akımlara sempatisi olmamıştır. Sovyetlerle kurulmuş olan yardımlaşma ilişkisinin gereği olarak pragmatik bir politika izlenmiştir ki Sakarya Meydan Muharebesi kazanıldıktan sonra Milli Mücadele hareketinin milliyetçi ve Batıcı bir karakterde olduğu açığa çıkacaktır. Zafere ulaşıldıktan sonra hareketin özüne paralel, somut adımlar atılacaktır. Dış politikada Türkiye’nin Batılı, kapitalist sisteme entegrasyon amacındaki bir ülke olduğu vurgusu yapılacak, iç politikada ise milli burjuvazi, azınlıklardan arındırılmış homojen ulus-devlet yapısı, hedeflerine yönelik adımlar atılacaktır. Böylece 1919’da Milli Mücadele hareketine ilk destek verenlerden olan Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası lideri Şefik Hüsnü’nün dikkat çektiği nokta gerçekleşecek ve sınıfsız-kaynaşmış bir toplum yaratma amacındaki Kemalist rejimin devrimleri başlayacaktır.

Devrimler sürecinde sosyalistlerin Kemalist rejimi desteklediğini görürüz. Sosyalistler Kemalist rejimin gerçekleştirmekte olduğu devrimleri, özünde sosyalizmle alakalı olmamasına rağmen Türkiye’de ileride gerçekleşebilecek proleter devriminin bir basamağı olarak görmüşlerdir. Kemalist devrimlerin pozitivist, modern yönleri sosyalistleri heyecana gark etse de özellikle Cumhuriyetin ilan edildiği 1923 yılından itibaren literatüre “komünist tevkifatı” olarak geçen dönem başlayacak ve sosyalistlerin Kemalizme tabi olmadıkları sürece illegal sayılacakları bir devrin sayfası açılacaktır.

Özellikle cumhuriyet döneminde Kemalizmin hegemonik söylemi karşısında teslim olan Türkiye solu, kaderini Kemalizmle birleştirme yoluna gidecek ve Cumhuriyetin yılmaz savunucuları haline geleceklerdir. Devrimlerin karşısında olan kitlelere Kemalizmin verdiği suflelerle seslenecektir. Öyle ki Kemalizmin halktan kopukluk hastalığı Türkiye soluna da sirayet edecek ve kendisiyle çelişen elitist-seçkinci bir sol oluşmaya başlayacaktır. Kemalizmle bütünleşen sol, halk nazarında da yanılgıya sebebiyet verecek ve bazı kavramların (CHP= SOL gibi) Türkiye’de ters oturmasına yol açacaktır. Tabii bu tür algılamalarda diğer yazımızda bahsedeceğimiz cumhuriyetin “resmî solcuları” nın payı da gözden kaçmamaktadır.

İbrahim Tolga Kara

4 Yorum