Jean Baptiste van Mour - Prozession des Sultans in Istanbul

Kadızadeliler Hareketi

Günümüz Sosyo- ekonomik ve politik ortamını şekillendirmesi açısından ve ortaya çıkmaya devam ettikçe bizi daha da aydınlatacak olması bakımından Osmanlı Devleti Tarihi, ilmi araştırmalarda bir kenara atılamayacak kadar önemli olaylara sahne olmuştur. Bu olayların ve durumların bir kısmına ulaşabilmekle beraber, bir kısmı hala açığa çıkarılmayı bekleyen bir deryadır. Biz de bu makalemizde günümüz fikir ve düşünce hayatına oldukça etkisi olduğunu düşündüğümüz, 17. yy’da bir Osmanlı fikir hareketi olarak doğan, fakat daha sonra siyasi bir kimlik kazanan ‘Kadızâdeliler Hareketi’ni ele alacağız.

Öncelikle belirtmek gerekir ki 17. yy.’a damgasını vurmuş olan Kadızâdeliler hareketi birçok yerli ve yabancı tarihçiye merak konusu olmuş, bu konuda çalışmalar yapılmıştır. Ahmet Yaşar Ocak, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Fahri Unan, M. Hulusi Lekesiz, Semiramis Çavuşoğlu, Hüseyin Akkaya, Cengiz Gündoğdu, Madeline C. Zilfi, Necati Öztürk, Dina Le Gall vs. bu konuda çalışmaları bulunan tarihçilerdir. Ayrıca dönemin müellifleri olan Kâtip Çelebi ve Naima da bu konuyu ele almışlardır.

Nedenlerini geçmişte arayarak şimdiyi anlamaya çalıştığımız, geleceği idrak edebilmemiz için de bize yol gösterecek olan tarihi bir bakış açısıyla hareket ederek, daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle Kadızâdeliler hareketinin fikri temellerine bakmanın yararlı olacağını düşündük. Bu fikri temellerin anlaşılmasından sonra, Kadızâdeliler hareketinin nasıl bir ortamda ortaya çıktığını, nedenlerini, süreçleri ve sonuçlarını değerlendirmeyi uygun bulduk.

I. Kadızadeliler Hareketinin Fikri Temelleri

A. İbn-i Teymiyye Mektebi

İbn-i Teymiyye Mektebi, Osmanlının kuruluşundan XVI. yy’ a kadar merkezi yönetimde etkili olan Fahr-i Râzî Mektebi[1]ne karşı bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle taşra uleması ve cami vaizleri arasında taraftar toplamıştır. Adını İbn-i Teymiyye’den alır. Bu şahsiyet 1328 yılında hapiste dayak yiyerek ve işkence görerek ölmüştür. Osmanlı devleti onun düşüncelerini ve ibadet şekillerini sistemsiz ve basitleştirilmiş bir şekilde almıştır. [2]

Bu mektep, Fahr-i Râzî mektebinin uygulamalarının İslam’a uygun olmadığı görüşünde olup, bu eğilimin Osmanlı’da yerleşmesini sağlayan asıl kişi Birgivî Mehmet Efendi’dir.

B. Birgivî Mektebi

Birgivî Mehmet Efendi günümüzde de etkilerini devam ettiren bir İslam anlayışı ortaya koymuştur. Bu anlayışa göre dinin esasında olmayıp sonradan çeşitli sebeplerle dine karışmış olan uygulamalar (bid’at) kaldırılmalıdır. Amelde Hanefî mezhebine bağlı olan Birgivî, îtikâdî konularda zaman zaman Ahmed b. Hanbel tarafından kurulan ve daha sonra İbn Teymiyye tarafından hararetle savunulan Hanbelî mezhebinin fikirlerini benimsemiştir[3] Birgivî Mehmet Efendi’nin Osmanlı’nın kuruluşundan bu yana etkili olan Fahr-i Râzî mezhebine tepki olarak bu düşünceleri ortaya atması, onun ilmi kişiliğinden kaynaklanmaktadır.

Birgivî Mehmet Efendi’nin asıl adı, Takıyyüddin Mehmet’tir. 1523’te Balıkesir’ de doğmuştur. Babası Pîr Ali, müderristir. Babasının yanında Arapça ve mantık öğrenmiş, Kur’an’ı ezberlemiştir. Daha sonra İstanbul’a gelip Haseki Medresesi’nde, sonra da dönemin tanınmış âlimlerinden olan Ahîzâde Mehmet Efendi’den, Kızıl Molla lakabıyla tanınmış Rumeli kazaskeri Abdurrahman Efendi’den ders almıştır. Abdurrahman Efendi’den icazet alıp müderrisliğe başlamıştır. Kanunî döneminde Edirne kassam-ı askerî’si[4] olmuş, bu süre zarfında ders vermeye, camilerde vaaz vermeye devam etmiştir.[5]

Birgivî vaazlarında insanları Kuran’a ve sünnete uymaya davet etmiştir. Ona göre dine sonradan giren uygulamalar (bid’at) dinin yapısını bozmaktadır. Arapça olarak yazdığı kitaplarından en meşhuru ‘et-Tarikatu’l-Muhammediyye ’de dini, ahlaki ve tasavvufi olarak bu konu işlenmiştir. Bid’atları tek tek yazıp açıklamıştır. Birgivî’ye göre Bid’at küfür ve sapkınlık arası bir yerdedir. Kabirlerin üzerine türbe yapılması, mum yakılması, para karşılığı Kuran okutulması, rüşvet, batıl itikadlar, zengin çocuklarına parayla ilmi unvanlar verilmesi gibi konular caiz değildir.[6] Birgivî’nin bid’at olarak nitelendirdiği diğer bir konu da vakıflardır. Birgivî’ye göre para vakfetmek caiz değildir. Çünkü o paranın nasıl kazanıldığı bilinmemektedir. Yani helal olup olmadığı meçhuldür. Birgivî, vakıfların cevazına fetva veren dönemin şeyhülislamı Ebusuud Efendi ve Kadı Bilalzâde’ye reddiye olarak bir risale yazmıştır.[7] Fakat dönemin ilim adamları ve tarikat ehli böyle düşünmemektedir. Onlara göre bid’at-ı hasene(iyi, güzel) ve bid’at-ı seyyie(kötü, çirkin) vardır.

Daha sonra Birgivî, II. Selim’in hocası olan Ataullah Efendi’nin Birgi’de kurduğu medreseye müderris olmuş ve hayatına burada devam etmiştir. Ömrünün son dönemlerinde tekrar İstanbul’a gelmiş, Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’ya memleketteki adaletsizlikler konusunda nasihatte bulunmuştur. Devlet idarecilerini ve devletin durumunu tenkit etmiş, bu konuda büyük bir cesaret göstermiştir. Hiçbir eserini bir devlet büyüğüne ithaf etmemiştir.[8] Kendi görüşlerine ve bakış açısına göre dönemin siyasi, ekonomik, sosyal, ahlaki, dini durumu hakkında tahliller yapmış ve bunlar için bir hal çaresi bulmaya çalışmıştır. Durumun düzelmesi için de peygamber ve sahabe dönemine dönülmesi, bid’atlerin kaldırılması gerekliliğini vurgulamıştır.

Birgivî ayrıca bid’atlar konusunda tasavvuf ehlini de eleştirmiş, bu nedenle tasavvuf düşmanı olarak kabul edilmiştir. Ancak et-Tarikatu’l Muhammediyye’ nin şârihlerinden Abdülgâni en- Nablusî Birgivî’nin Ehl-i sünnet esaslarına bağlı tasavvuf büyüklerini değil tasavvuf adına bir yığın bid’at ve hurafe ortaya çıkaran sözde mutasavvıfları tenkit ettiğini belirtir.[9]

İlimleri de emredilen, yasaklanan ve mendup olan ilimler olarak 3’e ayırmıştır. ‘Emredilenler’ kesinlikle öğrenilmelidir. Kelam ve yıldız ilmini ‘yasaklanan ilimler’ olarak göstermiş fakat bunların hasmını yenmek için öğrenilebileceğini belirtmiştir. Mendup olan ilimler ise ibadetler için öğrenilmelidir. Tıp ilmi de mendup ilimlerin içindedir.[10]

Birgivî ayrıca emr-i bil maruf’un vacip olduğunu ileri sürmüştür. Bunu Ali İmran suresinin ‘Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki (onlar herkesi) hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar işte onlar muradına erenlerin ta kendileridir.’ ayetine dayandırarak belirtmiştir.[11]

Bu bilgiler çevresinde artık Kadızâdeliler’in bilgi ve görüşlerine, bunlara ortam hazırlayan durumlara ve olaylara daha geniş bir çerçeveden bakabiliriz.

II. Kadızadeliler Hareketi

XVII. Yy, Osmanlı Devleti’nin siyasi, iktisadi ve sosyal bunalımlar yaşadığı bir dönemdir. Bu nedenle devrin devlet adamları ve âlimleri çözüm yolları aramaya girişmişlerdir. Kadızâde Mehmet Efendi isimli bir zatın Osmanlı geleneksel düşüncesinden farklı[12] bir takım düşünceler ortaya atmasıyla başlayan ‘Kadızâdeliler Hareketi’ bu döneme damgasını vurmuştur. Kadızâdeliler Hareketi’nin Osmanlı geleneksel düşünce yapısından ‘farklı’ oluşu, XVII. Yy.a gelene kadar Osmanlı Devleti’ndeki tekke – medrese uyumunun bu dönemde bozulması ve huzursuzluk yaratacak olayların ortaya çıkmasından kaynaklanmaktadır. Bu hareket IV. Murat (1623- 1640) zamanında başlayıp IV. Mehmet (1648-1687)  devrinin ortalarına kadar devam etmiştir.[13] İslam dininin bid’atlardan kurtulup en saf haline (Hz. Muhammed ve sahabe dönemi) dönmesini savunan ‘selefiyeci’ (püritanist) bir anlayıştır. Devletin buhranlı ve zor zamanlarında çare üretmek için ortaya atılan bu tarz görüşler ve düşüncelerin yaygın olması pek tabidir.

A. Kadızâdeliler Hareketinin Ortaya Çıkışının Nedenleri

1. Tekke- Medrese Münasebetlerindeki Çözülmeler

Osmanlı düşünce sistemi iki kaynaktan beslenmektedir. Bunlardan biri medreseler diğeri ise tekkelerdir. Osmanlı medreseleri Selçuklu ve Anadolu Beylikleri medreselerinden etkilenmiş ve eğitim tarzları da bu medreselere göre şekillenmiştir. I. Beyazıt döneminde ilk düzenlemeler yapılmış, Fatih döneminde ise köklü bir teşkilatlanma sürecine girmiştir. Kanunî’nin Süleymaniye Medreseleri’ni açmasıyla da Osmanlı mükemmel- klasik dönemini yaşarken, düşünce hayatında da en mükemmele ulaşılmıştır. Medreselerin teşekkülüyle Osmanlı ilim anlayışı idari ve dini bir muhteva arz etmeye başlamıştır.[14]

Osmanlı’da ilim adamları medreselerde akli ve nakli ilimleri öğrenmişlerdir. Zihin, hafıza ve muhakeme fonksiyonu dikkate alınarak nakli bilgiler yanında düşünceyi geliştiren akli, felsefi, kelamî bilgilere de yer verilmektedir. Fahrettin Razi, Nasrettin et-Tûsî, Seyyid Şerif Cürcânî bu ilim adamlarına örnek olarak gösterilebilecek kişilerdir.

Osmanlı düşünce hayatına yön veren bir diğer yer ise tekkelerdir. Tekkeler Osmanlı’nın kuruluşundan beri varlıklarını sürdürmüşlerdir. İslam ile sosyal hayatı birleştirerek ilim, irfan ve ilahi aşkla ilgilenmişlerdir. Türklerin İslamlaşmasında da etkili olan Yesevi dervişleri ve Horasan erenlerinden gelen bir gelenekle, Osmanlı devletinin kuruluşunda tarikatlar ve tasavvuf ehlinin en yüksek seviyesine ulaştığını görürüz. Bu tarikatlar da medreseler gibi akla, ilime ve ahlaka önem vermişler ve varlıklarını medreselerle uyum içinde devam ettirmişlerdir.

XVI. yy sonuna kadar Osmanlı yöneticileri tekke ve medrese dengesini korumaya çalışmış, ‘Din-i Devlet ve Mülk-i Millet’i yaşatmaya çalışmışlardır.[15] Her ne kadar tekke- medrese ayrımı var ise de, medreselerdeki hukuk, ilahiyat, mantık, dilbilgisi öğrenimi, tekkelerdeki ‘hikmet’ öğrenimiyle birbirini tamamlıyordu. XVII. Yy’a kadar tekke ve medrese arasındaki kavgaların yok denecek kadar az olması da medresede eğitim veren müderrislerin aynı zamanda birer şeyh olmasıydı.

Ulemanın Osmanlı sarayı içinde kendine büyük bir yer bulması, devlet idarecileriyle ittifak içinde olması, onların devlet emri altına girmelerine neden oluyor, fakat uygulamada Osmanlı padişahlarının onlardan meşruiyet almaları, yönetim anlayışında etkili olmalarını sağlıyordu.

XVII. yy’a kadar ahenk içinde devam eden tekke- medrese münasebetleri bu yüzyılda bozulmaya başlamıştır. Beşik ulemalığı sistemi ilmî bilgiden yoksun müderrislerin ortaya çıkmasına, medreselerde akli ilimlerin okutulmamasına, ilim sahasında bir durgunluğa sebep olmuştur. Şeriata muhalif olanlar, özellikle Sünni olmayan unsurlar çok sert bir biçimde cezalandırılmış, sürülmüş ve idam edilmiştir. Böylece tekke medrese anlaşmazlıkları çok derin bir hal almıştır. Bunun da devletin idari ve askeri, sosyal ve ekonomik buhranlarıyla doğrudan ilgisi vardır.

2. Askeri ve İdari Yapıdaki Çözülmeler

Kanuni’nin son yıllarında hükümdarlık müessesesi bozulmaya başlamış, başa tecrübesiz padişahlar geçmiştir. III. Mehmet’in şehzadeleri sancağa gönderme geleneğini bitirmesiyle devleti yönetme tecrübesinden mahrum olan şehzadeler, idari konularda sıkıntılara sebep olmuşlardır. I. Ahmet döneminde ‘Ekber ve Erşed’ kanunu çıkarılsa da tecrübesizliğin ve şehzade rekabetinin önüne geçememiştir. II. Osman, IV. Murat, İbrahim ve IV. Mehmet çocuk yaşta tahta geçmişlerdir.

İdari yapıdaki bu bozukluk askeri alanda yankı bulmuş, kapıkulları güçlenmiş ve tımar sistemindeki bozuklular tımarlı sipahilerin önemi azaltmıştır. Sekban ve Levend gibi tüfenkli askeri bir sınıf oluşmuş, fakat bunlar da zaman zaman halkı rahatsız edecek eylemlerde bulunmuşlardır.

3. Sosyo-Ekonomik Yapıdaki Çözülmeler

Tımar sisteminin bozulması Osmanlı askeri sistemini alt üst ettiği gibi ekonomik yapıyı da alt üst etmiştir. Topraktan sağlanan vergiler azalmış, iltizam ve emanet gibi usuller ortaya çıkmıştır.  Sadece olağanüstü zamanlarda alınan avârız vergisi sürekli hale gelmiş ve halkı bezdirmiştir. İran ve Avusturya ile yapılan savaşlar devlet hazinesinin boşalmasına neden olmuş, ağır vergiler konmuştur. Avrupalı tüccarların ülkeye girmesi ve rekabeti arttırması Osmanlı tüccarını olumsuz etkilemiştir. Celâli isyanları nedeniyle ‘Büyük Kaçgunluk’ adı verilen daha güvenli yerlere gitme isteği konargöçer bir hal almış, Anadolu ve Rumeli’de birçok yer harabe olmuştur. Reaya ve askeri sınıf arasındaki tam ayrılık dengesi bozulmuş, halkın bir kısmı asker olmuştur.

B. Kadızâdeli Mehmet Efendi

Kadızâde Mehmet Efendi 1582’de Balıkesir’de doğmuştur. Kadızâde lakabı babasının kadı olmasından kaynaklanmaktadır. Gençliğinde Birgivî’nin talebelerinden ders almıştır. İstanbul’a gelip Halveti tekkesine girmiş fakat tasavvufun fikirlerine uymadığı gerekçesiyle Fatih Camiine daha sonra da Ayasofya Camii’ne vaiz olmuştur. IV. Murat cemiyet hayatını düzeltmek istediğinde, kahvehaneleri ve tütünü yasaklamış; bu sert tedbirleri alması konusunda IV. Murat’a destek veren tek zümre  de Kadızâdeliler olmuştur. Kadızâde Mehmet Efendi’nin devlet idarecilerinin istediği tarzda vaazlar vermesi devlet erkânının hoşuna gitmiş ve Osmanlı tarihine ‘Hoca Nüfuzu’ olarak geçen bu husus halkın ciddi oranda huzursuzluğuna sebep olmuştur. Kadızâdeli Mehmet Efendi XVII. Yy’da giderek ağırlaşan iktisadi, içtimai ve siyasi şartlarından kurtulmak için IV. Murat’a “Tacu’r- resail fi Menahici’l Vesail” adında bir risale sunmuştur. Bu risale İbn-i Teymiyye’nin “es-Siyasetü’ş-şeriyye” adlı risalesinin çevirisidir.[16] Buradan anlaşılır ki Kadızâdeli Mehmet Efendi, İbn-i Teymiyye’nin ve Birgivî Mehmet Efendi’nin görüşlerini tamamen kabul etmiş, üzerine bir şey eklememiştir.

Kadızâdeli Mehmet Efendi’nin tartıştığı konular çeşitli başlıklar altında toplanabilir. Bunlar; akla dayanan ilimlerin meşru olup olmadığı, Hızır Aleyhisselam’ın hayatta olup olmadığı, Ezanın, Kuran’ın ve Mevlit’in makamla okunup okunamayacağı, sema ve devranın caiz olup olmadığı, Tasliye ( Hz. Muhammed’e salâvat) ve tarziye (sahabeye Radiyallahu anh demek)’nin caiz olup olmadığı, tütün içmenin caiz olup olmadığı, Hz. Muhammed’in ebeveyninin imanla ölüp ölmediği, Firavunun imanının caiz olup olmadığı, İbn-i Arabî’nin kâfir sayılıp sayılmayacağı, Yezid’e lanet edilip edilemeyeceği, Hz. Muhammed’in ölümünden sonraki örf ve adetlerin terkinin şart olup olmadığı, kabir ve türbe ziyaretlerinin caiz olup olmadığı,  Regaib, Kadir ve Berat gibi gecelerde cemaatle namaz kılınıp kılınamayacağı, büyüklerin eteklerinin öpülmesinin doğru olup olmadığı, el sıkışmanın, kahve içmenin caiz olup olmadığı, emr-i maruf ve nehy-i ani’l münker meselesi gibi konulardır. Bu konular aynı zamanda Kadızâdeli Mehmet Efendi ve Abdülmecid Sivasî arasındaki tartışmaların odak noktasını oluşturur. Bu tartışmalar şeriat- tarikat çekişmesi olarak da yorumlanabilir.

Mehmet Efendi sema ve devran, akli ilimlerin tahsili, ezan, mevlid ve Kuran’ın makamlı okunması, Tasliye ve tarziye, türbe ve kabir ziyareti, cemaatle nafile namazları kılma tütün ve sigara içilmesi, inhina(eğilmek) ve musâfaha(el sıkışmak, tokalaşmak) konularının hepsinin haram olduğunu belirtmiş, Abdülmecid Sivasî ise genel olarak bunun tersini söylemiştir.

Kadızâdeliler hareketinin ilk safhaları camilerde ve padişah meclislerinde ortaya çıkmıştır. Genel olarak Kadızâdeliler’in padişah üzerinde etkili olduğu görülür. IV. Murat 1633’te İstanbul’da Cibali’de çıkan bir yangın sonrası Kadızâdeli Mehmet Efendi’nin etkisiyle İstanbul’daki bütün kahvehaneleri yıktırmış, tütün içme yasağına uymayanları katletmiştir. Ancak IV. Murat’ın tarikat ve şeriat ehlini dengede tutma politikasının olduğunu, Sivasîlere ve ona bağlı dervişlere müdahale etmeyeceğine dair teminat verdiğini Naima kaydeder.[17]

Devrin en önemli tanıklarından biri olan Kâtip Çelebi de bu konuda görüşlerini belirtmiştir. Kâtip Çelebi bu konuda ‘bid’at odur ki, din ve dünya işlerinde peygamberden sonra gelen dört halife zamanında yahut daha sonra çıkmış ola. Hz. Peygamber – Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun- ve ulu arkadaşları – Allah onların hepsinden razı olsun- zamanında olmayıp kavli, fiili ve takriri sünnetlerden biriyle O’na işaret olunmamış ola ve hakkında eserler bulunmaya. Bu makale iki bölüktür. Birine bid’at-ı hasene derler. İlk zamanlarda olmayıp sonradan gerektiği için din ulularının caiz gördükleridir mesela minareler yapmak, kitaplar yazmak gibi. Bir bölüğü de Bid’at-ı seyyiedir. İtikat işlerinde sünnet ehlinden başka koldan azmış olan bölüklerin akaidi gibi. Ve dinin amel ile ilgili konularında halkın kendi asılsız inancına göre ibadetler ortaya koymak gibi.’[18] demiştir.

Kâtip Çelebi akli ilimlerin okunması ve okutulması konusunda da tartıştıktan sonra ‘ İmdi gerektir ki basiret sahipleri, insanlığın ondan ayrılmaz yönleri olan temeddünün ve toplu halde yaşamanın gerektirdiklerini… – bilmeli bu bilindikten sonra da – hikmet-i temeddünün – medeni olmanın- sırları gittikçe açılır…’ demektedir.[19]

Ayrıca Kâtip Çelebi Emr-i bil ma’ruf konusunda da düşüncelerini belirtmiş, emr-i bil ma’ruf yapacak kişilerin ehil olması gerektiğini belirtmiş ve eğer ehil kişiler yapmazsa ‘ Müslümanların birbirleriyle savaşıp döğüşmelerinin çoğu buna dayanmaktadır’ [20] demiştir. Bu doğrultuda Kâtip Çelebi’nin ve Abdülmecid Sivasî’nin akli ilimlerin okutulması ve Emr-i bil ma’ruf konularındaki görüşlerinin yakın olduğunu söyleyebiliriz.

C. Üstüvânî Mehmet Efendi

Kadızâde Mehmet Efendi’den sonra da onun taraftarları düşüncelerini vaazlarda, camilerde yaymaya devam etmişlerdir. Haram ve şeriata göre yasak olduğu kesin olmayan bazı uygulamaların haramlığını ve yasaklığını iddia etmişler ve bunları yapanları kâfir olarak nitelendirmişlerdir. Tasavvuf ehlinin ibadetlerine, sema ve devrana, cemaatle nafile namazı kılanlara karşı çıkmışlardır. Saraydaki baltacı, bostancı ve kapıcıların bazılarını etkileri altına alıp kızlar ağasına ve valide sultana kadar ulaşıp siyasi güç sahibi olmuşlardır. Burada ön plana çıkan kişi Üstüvânî Mehmet Efendi’dir. Hareketin bu ikinci ve saldırgan safhası Sultan İbrahim’in saltanatının son zamanlarına IV. Mehmet’in saltanatının da ilk zamanlarına denk gelir.[21]

Kadızâdeli Mehmet Efendi’nin yanında yetişmiş olan Üstüvânî Mehmet Efendi de Ayasofya vaizliğine kadar yükselmiş bir kişidir. Saray çevresindeki helvacılar, bostancılar ve Enderun-ı Hümayun’un hademelerinin okuryazar kısmı ondan ders almışlardır. Üstüvânî Mehmet Efendi aynı zamanda Has Oda’da padişaha vaazlar vermiş ve padişah şeyhi olarak ün kazanmıştır. Naima’ya göre Üstüvânî Mehmet Efendi sarayda öyle büyük bir nüfuz elde etmiştir ki azil ve tayinlerde söz sahibi olmaya başlamış, aynı zamanda halkı da tahrik etmeye devam etmiştir.

Bu dönemde Üstüvânî Mehmet efendiye karşı tarikat ehlini temsilen Abdülmecid Sivasi’nin yeğeni Abdülahad Nuri’yi görürüz. Abdülahad Nuri, Kadızâdeliler’in fikirlerini eleştirmiş, eserler yazmış hatta çevresindekileri de tahrik etmiştir. Bunlardan en önemlisi Kürt Molla lakaplı Mehmet Efendi’dir. Kürt Molla ve Mehmet Ağa Camii imamı Tatar İmam lakaplı Kefevî Hüseyin Efendi özellikle Birgivî’ nin “et- Tarikatu’l Muhammediyye” adlı eserini eleştiriyorlardı. Her ikisi de “et- Tarikatu’l Muhammediyye” ye şerh yazmışlar fakat Kadızâdeliler tarafından pusturulmuşlardır. Kürt Molla İstanbul’u terk etmiş, Tatar İmam da Kadızâdeliler’i halk önünde tartışmaya davet etmiştir. Fakat Kadızâdeliler bu davete icabet etmemişlerdir. 1653’te IV. Mehmet’in emriyle Bahaî Mehmet Efendi sadaretinde bir ulema meclisi toplanmış, “et- Tarikatu’l Muhammediyye”ye yazılan şerhler geçersiz sayılmıştır.[22] Bu olayda Kadızâdeliler’in saraydaki nüfuzunun ne kadar etkili olduğu ortadadır.

Kadızâdeliler bu dönemde başka olaylara da neden olmuşlardır. Sadrazam Melek Paşa’dan bir buyruldu alarak Halveti tekkelerini basmışlar ve dervişleri dağıtmışlardır. Kadızâdeliler, Üstüvânî Mehmet Efendi’nin önderliğinde Şeyhülislam Bahaî Mehmet Efendi’den sema ve devranın haram olduğuna dair fetva alıp, Abdülmecid Sivasi’nin halifelerinden Abdülkerim Çelebi’nin tekkesini basıp takipçilerini öldüreceğini, bu tekkenin “temelini kazıp toprağını denize dökmedikçe” orada namaz kılmanın caiz olmadığını bildirmişlerdir. Abdülkerim Çelebi şeyhülislama başvurmuş, şeyhülislam Üstüvânî’ yi çağırmış fakat Üstüvânî sadrazama sığınmıştır.

Bu dönemde Kadızâdeliler’in saray nüfuzu Çınar Vak’a’sına kadar sürmüştür. Naima’ya göre Çınar Vak’ası’ndan sonra sadrazamlığa getirilen Boynueğri Mehmet Paşa tayin işlerinde ulema ve vaizlere danışmayı terk edip bu işleri kendisi yapmaya başlamıştır. Buna karşılık Kadızâdeliler, Venedik donanmasının Çanakkale Boğazı’nı abluka altına almasını fırsat bilerek halkı kışkırtmaya başlamışlardır. Bunların bid’atların terk edilmemesinden, rüşvetin artmasından ve tarikat ehlinin himaye edilmesinden kaynaklandığını söylemişlerdir. [23]Köprülü Mehmet Paşa’nın sadaretinin 8. Günü, Fatih Camii’nde na’t-ı şerif okunurken Kadızâdeliler müezzinlere engel olmaya çalışmışlar, Daha sonra İstanbul’daki tekkeleri yıkmaya, dervişleri tecdid-i iman[24] a davet edip kabul etmeyenleri öldürmeye, padişahtan bid’atları kaldırmak için izin istemeye ve camilerde tek minare kalacak şekilde diğer minareleri yıkmaya karar vermişlerdir. Fatih Camii’nde toplanmışlar, Köprülü Mehmet Paşa devrin âlimlerine Kadızâdeliler hakkındaki fikirlerini sormuş ve padişahtan Kadızâdeliler’in katli için ferman almıştır. Bu ceza sürgüne çevrilmiş, Üstüvânî, Türk Ahmet ve Divâne Mustafa Kıbrıs’a sürülmüş, böylece hareketin ikinci safhası sona ermiştir.[25]

D. Vânî Mehmet Efendi

Hareketin üçüncü safhasını vaiz Vânî Mehmet Efendi başlatmıştır. Van’da doğmuş, medrese eğitimi almış ve Erzurum’a gitmiştir. Burada verdiği vaazlarla şöhret olmuştur. Fazıl Ahmet Paşa ile Erzurum valisiyken yakınlaşmış, Paşa 1661’de sadrazam olunca da Edirne’ye davet edilmiştir. Edirne’ye gelince Sultan Selim Camii’nde vaazlar vermeye başlamıştır. IV. Mehmet’in himayesiyle şehzade Mustafa’nın hocası olmuştur. Böylece sarayda nüfuzu artmış ve padişah üzerinde etkili olmaya başlamıştır. Vânî Mehmet Efendi seleflerinin de yaptığı gibi, tarikat ehline tavır almıştır. Mevlevilerin sema ve Halvetilerin ‘tahta tepmek’ adıyla anılan ayinleri padişah tarafından yasaklanmıştır. 1081 yılında meyhaneler yıktırılmış, 1087’ de kabir ziyareti sultan tarafından yasaklanmıştır. Osmanlı maliyesinde de birçok örfi vergi bid’at olarak nitelendirilip, şeriata göre vergi toplanmaya başlanmıştır.

Vani Mehmet Efendi’nin vefatından sonra da tarikat- şeriat tartışmalarının az da olsa devam ettiği görülür. 1692’de Mehmet Efendi’nin takipçileriyle mutasavvıf Niyazi Mısrî’ nin Bursa Ulucamii’nde kadir gecesinde cemaatle namaz kılarken meydana gelen bir hadise bunu kanıtlar niteliktedir.

Sonuç

İbn-i Teymiyye ve onun düşüncelerinden büyük ölçüde etkilenmiş olan Birgivî ekolünün bir devamı niteliğinde olan Kadızâdeliler hareketi yeni bir tartışma ortamı yaratacak fikirlerle ortaya çıkmamıştır. Kadızâdeliler hareketi fikri alanda zayıf kalmış, fakat uygulamada saldırgan bir tutum izlemiştir. Bunun nedeni de saray ve çevresinde siyasi nüfuz elde etmeleri, padişahlar üzerinde etkili olmuş olmalarıdır.

Kadızâdeliler, İbn-i Teymiyye ve Birgivî Ekolünün tekrarlayıcısı olarak tarihten bu yana var olan tekke- medrese ahengini alt üst etmiş, Türklerin İslam’a giriş süreciyle başlayıp Selçuklu’ya ve Anadolu Beylikleri’ne taşınan, XVII. Yy’a kadar da Osmanlı’da varlığını devam ettiren fikir ve düşünce geleneğini yok saymıştır.

Kadızâdeliler ve ondan önceki tüm selefiyeci hareketler, devletin sosyo-ekonomik, askeri ve idari sıkıntılarından yararlanmış, düşüncelerini bu şekilde uygulamaya koymayı başarmıştır. İstanbul’da padişahlara kabul ettirdikleri düşüncelerini halkı ve özellikle tasavvuf ehlini huzurluk içinde bırakarak kabul ettirmeye çalışmışlardır. Tekkeleri yıkmaya çalışmışlar, dervişleri öldürmüşler, kahvehanelerin kapatılmasına, tütünün yasaklanmasına neden olmuşlar, halkı çok sert tedbirlerle yola getirmeye çalışmışlardır.

Kadızâdeli Mehmet Efendi ile IV. Murat devrinde fikri alanda başlayan ilk safha Sivasîler – Kadızâdeliler tartışmasını karşımıza çıkarmış, Sultan İbrahim’in son yılları ile IV. Mehmet saltanatının ilk yıllarına denk gelen ikinci safha yine Sivasîlerden Abdülahad Nuri ile Üstüvânî tartışması ile devam etmiş, IV. Mehmet’in saltanatının son yıllarındaki üçüncü safha ise Vânî Mehmet Efendi ile Halveti ve Mevlevi şeyhleri arasında devam etmiştir.

Dönemin müellifleri olan Kâtip Çelebi ve Naima da Kadızâdeliler hakkında bilgi vermiş, Kadızâdeliler’e karşı Sivasîlere daha yakın bir tutum içinde hareket etmişlerdir.

Devletin kötü gidişatına çözüm arayışları adı altında, siyasi nüfuzlarını din adına kullanmaları, ayrıca islamlaşma sürecinde çok etkili oldukları görülen Horosan erenleri ve Yesevî dervişlerini, tasavvuf ehlini, Gazâlî ekolünü devam ettiren çeşitli ilim adamlarının düşüncelerini, kısacası Selçuklu ve Anadolu Beylikleri’yle  ,Osmanlı’nın XVII. Yy’a kadarki tarihi ve dini mirasını bir anda silmek,-dinin tarihi sürecini inkâr etmek- kanaatimizce Kadızâdeliler’in en büyük hatalarından biri olmuştur.

Kaynakça

  1. ÇAVUŞOĞLU, Semiramis, Kadızâdeliler, TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt 24, İstanbul: TDV Yayınları, 2001.
  2. ÇELEBİ, Kâtip, Mizanü’l Hakk fi İhtiyaru’l Ahakk (Neşr. Orhan Şaik Gökyay), İstanbul: Kabalcı Yayınları, 1980.
  3. KARAGÖZ, Memet, Osmanlı Fikir Hayatında Kadızâdeliler, Türkler, Cilt 11, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002.
  4. Naima Mustafa Efendi, Tarih-i Naima (çev. Zuhuri Danışman) , İstanbul: Zuhuri Danışman Yayınevi, 1969.
  5. OCAK, Ahmet Yaşar,  ‘XVII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda Dinde Tasfiye(Pürütanizm) Teşebbüslerine bir Bakış: Kadızâdeliler Hareketi’ , TKA, XVII-XXI/ 1-2, Ankara 1984.
  6. OCAK, Ahmet Yaşar, Klasik Dönem Osmanlı Düşünce Hayatı, Türkler, Cilt 11, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002.
  7. UNAN, Fahri, Dinde Tasfiyecilik Yahut Osmanlı Sünniliğine Sünni Muhalefet: Birgivî Mehmet Efendi, Türk Yurdu, Sayı 36, Ankara, Ağustos 1990.
  8. YÜKSEL, Emrullah, Birgivi, TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt 6, İstanbul: TDV Yayınları, 2001.

[1] XVI. Yy’a kadar Osmanlı merkezi yönetiminin hukuki temellerine dayanak oluşturan mezhep.  Akıl ve re’y esasına dayanır. Necmettin Ömer Nesefî,  Ebukasım Mahmut Zemahşerî,  Burhanettin Merginânî,  Fahrettin Râzî, Nasurittin Tûsî, Kadı Beyzâvî, Adududdin İcî, Seyyid Şerif Cürcânî, bu ekolün temsilcilerindendir.

[2] OCAK, Ahmet Yaşar, Klasik Dönem Osmanlı Düşünce Hayatı, Türkler, Cilt 11, Ankara 2002 ,s.21.

[3] UNAN, Fahri, Dinde Tasfiyecilik Yahut Osmanlı Sünniliğine Sünni Muhalefet: Birgivî Mehmet Efendi, Türk Yurdu, Sayı 36, Ankara, Ağustos 1990, s. 33-42.

[4] Askeri sınıf mensubu kişilerin mirasını taksim etmekle görevlendirilmiş memur.

[5] YÜKSEL, Emrullah, ‘Birgivi’ , TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt 6,  İstanbul 2001, s.192

[6] A.g.m

[7] A.g.m

[8] A.g.m

[9] Çavuşoğlu, a.g.m, s.192

[10] KARAGÖZ, Memet, ‘Osmanlı Fikir Hayatında Kadızâdeliler’, Türkler, Cilt 11, Ankara 2002, s. 147

[11] A.g.m.

[12] Unan, a.g.m, s.36

[13] Karagöz, a.g.m, s.141

[14] Karagöz, a.g.m s.143.

[15] Karagöz, a.g.m, s.144.

[16] OCAK, Ahmet Yaşar,  ‘XVII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda Dinde Tasfiye(Pürütanizm) Teşebbüslerine bir Bakış: Kadızâdeliler Hareketi’ , TKA, XVII-XXI/ 1-2, Ankara 1984, s.206

[17] ÇAVUŞOĞLU, Semiramis, ‘Kadızâdeliler’ TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt 24, İstanbul 2001,s. 101

[18] Kâtip Çelebi, Mizanü’l Hakk fi İhtiyaru’l Ahakk (Neşr. Orhan Şaik Gökyay), İstanbul 1980, s. 72-73

[19] Kâtip Çelebi, a.g.e, s.17- 24

[20] Kâtip Çelebi, a.g.e. s. 85-88.

[21] Çavuşoğlu, a.g.m, s.101

[22] Çavuşoğlu, a.g.m, s.101

[23] Naima, VI, s. 225

[24] İmanı yenileme, temizleme.

[25] Çavuşoğlu, a.g.m, s.102

Emine Yüksel