E. Capiro - Marx and Engels at the Rheinische Zeitung

Komünist Manifesto

A. Eserin İskeleti

Komünist Parti Manifestosu, Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından ilk olarak 21 Şubat 1848’de yayımlanan, komünizmin ilk bildirgesidir. Komünist Birlik[1] tarafından yetkilendirilen Marx ve Engels, bu eserde birliğin amacını ve programını da çizmişlerdir.

Manifesto’nun ilk sayfasında yazar olarak Friedrich Engels ve Karl Marx’ın isimleri birlikte yer alır[2]ve ortak yazım şeklinde geçer.

Marx’ın ölümünden sonra (14 Mart 1883) Engels, 1883 Almanca Baskının Önsözü kısmında şöyle yazmıştır: “Manifesto’nun temel ve yönlendirici düşüncesi … sadece ve tek başına Marx’a aittir.”[3]

Komünist Manifesto ilk olarak 1848 tarihinde Londra’da Almanca yayınlanmıştır. Aynı yıl içerisinde Avrupa’nın pek çok yerinde farklı dillerle (Fransızca, Lehçe, İtalyanca, Danimarkaca, Flamanca, İsveççe) basılmıştır. Komünist Manifesto 1872’den 1893’e kadar değişik önsözlerle tekrar basılmıştır. Bu basımlar Marx ve Engels’in 1871 Paris Komünü tecrübesiyle ilgili bazı görüşlerini ihata eden bir önsözünü, 1882 Rusça baskıya yapılmış bir önsözünü ve Marx öldükten sonra Engels’in 1883 Almanca, 1890 Almanca, 1892 Lehçe, 1892 İtalyanca baskılara önsözlerini ihtiva etmektedir.[4]

Manifesto, Giriş bölümüyle birlikte 5 bölümden müteşekkildir:

  1. Giriş
  2. Burjuva ve Proleterler
  3. Proleterler ve Komünistler
  4. Sosyalist ve Komünist Literatür
  5. Komünistlerin Değişik Muhalefet Partileri Karşısında Durumları

Kitabın oluşum aşamaları ve iskeleti verildikten sonra Komünist Manifesto’nun yazıldığı tarihsel bağlam, dönemsel özellikler, bu eserin ortaya çıkmasında katalizör rolü oynayan faktörler, eserin ortaya koyduğu prensiplerle yazıldığı dönemin hangi meselelerine karşı bir duruş sergilendiği, bu meselelerle müteallik hangi çözüm yollarının sunulduğuna dair malûmat sahibi olabilmek için 19. yüzyıl Avrupasının siyasi, ekonomik ve toplumsal yapısına bir büyüteç tutmak lazım gelmektedir.

B. Komünist Manifesto’nun Vürûd Ettiği Tarihsel Bağlam: 19. Yüzyıl Avrupa’sına Genel Bir Bakış

19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa toplumları ekonomik alanda önemli bir değişim yaşamıştır. Sanayi bu dönemde Avrupa’da büyük bir gelişme kaydetmiştir. Sanayiin gelişmesi ve üretimin artması, ulaşım sorununu ortaya çıkarmış ve bunun sonucu olarak da demiryollarının yapımı hız kazanmıştır.

Ekonomik alandaki bu gelişmelerin, düşünsel bazda birtakım sonuçları husûl etmiştir. Ulaştırma araçlarının gelişmesi, toplumları birbirlerine yakınlaştırmış ve bu da fikir akımlarının yayılmasını kolaylaştırmıştır. Bir diğer sonuç da, artan üretimin önce Avrupa kıtasında Pazar araması, gümrük duvarlarına tepki göstermesi ve milletlerarası ticaret alanında serbesti fikrinin gelişmesidir. Bu durum liberalizm akımına da güç kazandırmıştır. Üçüncü sonuç ise bizatihi sanayiin ortaya çıkardığı problemler olmuştur. Bu da işçi sınıfının büyümesi, ücretlerin düşüklüğü ve şehir nüfusunun artması sonucunda, özellikle sanayi şehirlerinde ortaya çıkan sefalet sorunudur. Bu durum Sosyalist fikir akımının palazlanmasına meydan vermiştir. Sosyalist akım önceleri, genel olarak Saint-Simon sistemi üzerinde yoğunlaşmıştır. Karl Marx ve Friedrich Engels’in 1847’de yayınladıkları “Komünist Manifesto” ile sosyalist akım ütopik kimliğinden sıyrılarak bilimsel bir hüviyete bürünmüş, daha aşırı ve marjinal bir sol hareket tasavvur edilmiştir.[5]

Bu yıllarda Avrupa’da, özellikle Fransa ve İngiltere’de işçilerin oldukça ağır olan çalışma şartlarının düzeltilmesi, işçilerin seçimlerde oy hakkına sahip olması veya daha aşırı taleplerle bu ülkelerde sosyalist iktidarların kurulması şeklindeki düşüncelerin savunucusu konumunda olan pek çok siyasi hareket siyaset arenasına çıkmıştır.

Bunlardan Fransa’daki 1830 Temmuz İhtilâli’nin demokrasi bakımından eksik kaldığını ve işçilerin haklarının zenginlerin haklarına kurban edildiğini düşünen Louis Blanc ve Ledru-Rollin önderliğindeki sosyalistler, o dönem Fransası’nda kendilerini “dördüncü sınıf (la quatriéme classe)” olarak adlandıran işçi sınıfını örgütleyerek 22 Şubat 1848’deki meşhur “Şubat Devrimi”ni ve yaklaşık bir ay uygulanmış “Paris Komünü” hareketini gerçekleştirmiştir. Bu hareketler her ne kadar işçi sınıfının zaferi olarak neticelenmemişse de sosyalizm fikrinin Avrupa’da kendini iyiden iyiye kabul ettirmesine yol açmıştır.[6]

İngiltere’de ise işçi sınıfı hareketi İngiltere’nin siyasi tabiatına uygun şekilde devrimci değil, reformist bir programla siyasi arenaya çıkmıştır. İngiltere’de önemli liberal düzenlemeler içeren 1832 seçim reformu, işçilerle alâkalı hiçbir konuya değinmemiş, işçilerin hayat şartlarını değiştirmemiştir. İşçiler, oy hakkıyla kendi temsilcilerini parlamentoya gönderip, dertlerini anlatabilmek ve gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamak amacı gütmekteydiler. O dönem İngilteresi’nde işçilerin hangi şartlarda yaşadığına dair bir fikir sahibi olmak için Charles Seignobos’un çizdiği tabloya bir göz atmak gerekir:

İşçiler büyük şehirlerin kenarlarında, dar ve çamurlu sokaklarda, bugün “gecekondu” dediğimiz alelacele yapılmış, bazen penceresiz ve ışıksız küçücük evlerde yaşıyorlardı. Bir evde bazen iki veya üç aile bir arada yaşıyordu. Manchester’in “Küçük İrlanda” mahallesinde iki yüz ev vardı, fakat bu evlerde dört bin kişi yaşamaktaydı. İşçi ücretleri fevkalâde düşüktü. Buna karşılık çalışma saatleri 11-16 saatti. Patronlar, plansız şekilde üretim yaptıkları için, biraz mal birikince üretimi durduruyorlar, işçilere yol veriyorlardı. Açlıktan ölen işçiler vardı. Bir işçiye “Çocuğun var mı?” diye sorduklarında, “Hayır, iki çocuğum vardı, Tanrı’ya şükür ikisi de öldü” şeklinde sevinç ifadelerinde bulunmuştur.”[7]

İşte bu şartların değişmesi için işçiler örgütlenmeye başlamıştır. Zengin bir pamuk fabrikatörü olan Robert Owen[8], kendi fabrikasının işçilerine, ücret ödemek yerine, kazancın paylaştırılmasını esas alan ve “kooperatif” olarak adlandırılan bir sistem kurmuştur (1824). Zamanla İngiltere’nin diğer bölgelerine de yayılan kooperatiflerin sayısı gittikçe artmış ve Owen, bu kooperatifleri “Millî Sanayi Birliği” adı altında birleştirmiştir. Birliğin üye sayısı, bir süre sonra bir milyonları bulmuştur; ancak patronlar üye işçileri işten çıkarmaya başlamışlardır.

Kraliçe Victoria’nın 1837’de tahta geçmesinden hemen sonra Mayıs 1838’de işçiler, Londra’da bir araya geldiler ve isteklerini kapsayan bir dilekçe hazırladılar. Buna “People’s Charter” denir ki, İngiltere’deki işçi hareketinin “Chartist” olarak adlandırması bu olaydan kaynaklanır. Bu dilekçede işçiler şu isteklerde bulunuyorlardı: 1) Genel oy hakkı, 2) Gizli oy, 3) Milletvekillerine maaş verilmesi, 4) Mülkiyete dayanan oy hakkının kaldırılması, 5) Avam Kamarası seçimlerinin her yıl yapılması.

Bu dilekçeye dikkat çekmek için, Çartistlerin öncülüğünde işçiler, Londra ve büyük şehirlerde bir dizi toplantılar yaptılar. 1839’da, Londra’da bir Millî Konvansiyon düzenleyerek, 1.200.000 imzalı bir dilekçeyi Avam Kamarası’na verdiler. Ancak Avam Kamarası bu dilekçeyi ele almayı reddetti ve Çartist hareket bir süreliğine hızını kaybetti.

1842’de İngiltere’de yaşanan büyük ekonomik krizde, patronlar işçi ücretlerini düşürdüler. 1,5 milyon insan yaşayabilmek için devletin kapısını çaldı. Kuzeyde madenciler grevlere başladı. 1843 yılında işçiler, 3 milyon imzalı bir dilekçeyi hükümete vermek istediklerinde hükümet bu dilekçeyi reddetti. İşçiler “Chartism” ile işin yürümeyeceğini anladıklarında sendikalaşmaya başladılar. Bunun üzerine devlet de harekete geçti ve o güne kadar sadece Londra’da bulunan polis teşkilâtını bütün büyük şehirlerde kurmaya başladı.

Fransa’da Şubat İhtilâli gerçekleşince ve sosyalist bir hükümetin kurulduğu öğrenilince, Çartistler bu sefer 1848 Nisanında 6 milyon imzalı bir dilekçeyi hükümete sundular ve Londra’da 500.000 kişilik bir miting yapılmasını kararlaştırdılar. Ancak 2 milyon imzanın sahte çıkması ve mitinge katılımın yalnızca 50.000 kişiden müteşekkil olması Çartizm hareketinin sonunu getirdi.[9]

Avrupa’nın önemli merkezlerinde meydana gelen bu reaksiyoner hareketlerin ve örgütlenmelerin sosyalist hareketin ivme kazanmasına sebep olduğu bu dönemde “kendini proleteryaya adamış olan” Marx, sosyalizmle ilgili düşüncelerini çeşitli gazete ve dergilerde belirttikten sonra, planlı ve programlı bir şekilde kamuoyuna sunulması gerekliliği açığa çıkınca “Komünist Manifesto”yu Friedrich Engels ile birlikte kaleme almıştır.

C. “Manifesto”nun Muhteviyâtı

 1. Giriş:

Giriş bölümünde komünizm bütün Avrupa`nın korktuğu bir hayalete benzetilir ve Komünist Manifesto’nun bu “hayalet” tanımlamasını yapanlara karşı bir cevap niteliğinde olduğu belirtilmiştir[10]:

“Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor — Komünizm hayaleti. Eski Avrupa’nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler: Papa ile Çar, Metternich ile Guizot, Fransız radikalleri ile Alman polis ajanları.”

“Komünistlerin açıkça, tüm dünyanın karşısında, görüşlerini, amaçlarını, eğilimlerini yayınlamalarının ve bu Komünizm Hayaleti masalına partinin kendi Manifestosu ile karşılık vermelerinin zamanı çoktan gelmiştir.”

2. Burjuva ve Proleterler Bölümü

Bu bölümün girişinde Marx, Marksizm’in temelini oluşturan diyalektik tarihsel materyalizm anlayışıyla tarihin tanımlamasını ortaya koymuştur:

“Günümüze değin tüm toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihi olmuştur.”[11]

Bu tanımlama gereği geçmişten günümüze tüm toplumların tarihinin “özgür insan-köle, patrisyen-gleb, senyör-serf, lonca ustası-çırak” şeklinde hiyerarşik bir şekilde örgütlenmiş ve birbirinin karşıtı olan sınıfların mensuplarının mücadelelerinden ibaret olduğu ve bu mücadelelerin kimi zaman toplumda büyük bir devrime kimi zaman da iki sınıfın yıkımına sebep teşkil ettiği belirtilmiştir.

Feodaliteyle mücadeleye girişip, bu mücadeleyi kazanan burjuvazinin tarihin seyrini değiştirmediği, sınıf karşıtlıklarını ortadan kaldıramayarak bu sınıfsal antagonizmayı basitleştirdiği belirtilmiştir. Bu basitleştirmeyle toplumların “burjuvazi” ve “proleterya” olarak iki kampa ayrıldığı ifade edilmiştir.

Burjuvazinin Orta Çağ’dan Sanayi Devrimi’ne dek gelişme aşamalarının ve kısa bir tarihçesinin verildiği bu bölümde; Ortaçağ serflerinin bağrından doğan burjuvazinin, Coğrafi Keşifler ve sömürgecilik vâsıtasıyla kendisine önemli bir güç ve manevra alanı sağlamasıyla feodalitenin hâkimiyetini tehdit eder konuma geldiği; ancak bu gelişmemiş üretim tarzının artan talepleri karşılayamaması neticesinde yerini manifaktüre bırakması, öncelikle orta sanayi burjuvazisi lonca ustalarını bir kenara itmiş, bu lonca ustaları arasındaki iş bölümü de yerini atölyeler için işbölümüne bırakmıştır. Pazarların büyümeye, taleplerin de artmasının devamlılığı karşısında manifaktürün yetersiz kalması, buhar enerjisi ve makine sanayiinin ortaya çııkmasına, bu durum da orta sanayi burjuvazisinin yerini, “sanayi ordularının hakikî önderleri”[12] olan çağdaş burjuvalara bırakmasına sebep olmuştur. Dünya pazarının büyümesi nisbetinde gelişen ulaşım araçları burjuvazinin zenginliğini arttırarak, Orta Çağ’dan kalma bütün sınıfları ortadan kaldırarak büyümesini temin etmiştir. Burjuvazinin gelişim aşamalarının her biri aynı zamanda siyasi bir ilerlemeye de tekabül etmiştir. İlk olarak feodal despotizm içerisinde ezilen sınıf, ardından bağımsız kent cumhuriyetleri içerisinde silâhlı birliğe sahip ve kendini kendini yöneten sınıf, mutlakıyyet döneminde feodal despotizme tâbi üçüncü güç, manifaktür döneminin feodal ve mutlak monarşi aşamasında aristokratlar karşısında bir denge unsuru ve merkezî krallıkların temel taşı olan burjuvazi, nihayet büyük sanayiin ve dünya pazarının genişlemesiyle birlikte çağdaş temsilî devlette siyasi egemenliği ele geçirmiştir.[13]

Burjuvazinin siyasi egemenliğindeki hükümeti, Marx, şu şekilde ifade etmektedir:

“Çağdaş hükümet, tümüyle burjuvazinin ortak işlerini yürüten bir komiteden başka bir şey değildir.”[14]

 Burjuvazinin tarihte devrimci bir rol oynadığına dikkat çeken Marx,[15] burjuvazinin iktidarı ele geçirdiği her yerde insanı değiştirdiğini, yerleşik değerleri ortadan kaldırdığını, eskiye dair ne varsa silip süpürdüğünü ve var olabilme şartının da gerçekleştirdiği üretimsel ve toplumsal devrimlerde olduğunu belirtir.

Gelişmekte olan burjuvazinin artan pazar ihtiyacı nisbetinde dünyaya yayılmakta olduğu ve dünyayı kendi tasavvurundaki sisteme göre inşa ettiğini belirtmiştir. Günümüzdeki küreselleşme ve evrenselleşme de bu aşamanın zirve noktasını teşkil etmektedir.

 Burjuvazinin tasavvur ettiği dünyada çeşitli tâbiyyet ilişkileri kurduğunu belirten Marx, bu ilişkiler vâsıtasıyla “kırsalda yaşayanları kente, medenî olmayan ülkeleri uygar ülkelere, Doğu’yu Batı’ya” bağımlı kıldığını ifade eder.[16]

Burjuvazinin üretim araçları, mülkiyyet ve nüfus üzerindeki merkezîleştirme hareketlerinin siyasi merkezîleşmeye yol açarak, ulus-devletlerin oluşumunu sağladığını belirtir. Ulus-devletlerin burjuvazinin tek yöntem, tek sınıfsal çıkar, tek gümrük duvarı ve tek ulus çatısı altında birleştirme hareketinin bir ürünü olduğunu belirtir.[17]

Burjuvazinin iktidarı süresince gerçekleşen büyük değişimlerin feodal düzenin bu değişimlerin hızı karşısında yetersiz kalması sonucu ortaya çıktığını belirten Marx, burjuvazi için de aynı söylemleri tekrarlamaktadır. Burjuva toplumunu “harekete geçirdiği cehennemî güçlere hâkim olamayan bir büyücü”ye benzeten Marx, periyodik olarak ortaya çıkan ve her ortaya çıktığında burjuvazinin bekasını tehdit eden ticarî krizlere, burjuva uygarlığının ve mülkiyyet rejiminin gelişmesine engel olan uygarlık, geçim araçları, sanayi ve ticaret bolluğuna dikkat çekmekte ve bütün bunların burjuvaziyi yaraladığını ifade etmektedir. Marx, burjuvazinin bu buhran ve zorlukları aşmak için kullandığı üretici güçlerin bir kısmını şiddete dayanarak yok etmek veya yeni pazarlar ele geçirmek yollarının etkili olmak bir yana yeni krizlere yol açtığını belirtmektedir. Burjuvazinin feodaliteyi yıkarken kullandığı silâhların kendine çevrildiğini, daha da vahimi burjuvaziye çevrilmiş bu silahları kullanacak proleterleri de yine burjuvazinin yarattığını ifade etmektedir.[18]

Burjuvazinin gelişmesinin proleteryayı da geliştirdiğini dile getiren Marx, iş bulabilmeleri durumunda yaşayan ve harcadığı emek, sermayeyi büyüttüğü takdirde iş bulabilen proleteryanın, işgüçlerini satmak suretiyle ticari bir meta hâline geldiklerini ve rekabetin olumsuzluklarına ve pazarın dalgalanmalarına hedef olan asıl kitle hâline geldiklerini belirtir. Makineleşme ve işbölümünün, proleter emeğinin tüm bağımsızlık öğelerini yok ederek işçi açısından çalışmanın çekiciliğini ortadan kaldırdığı ve işçiyi makinenin basit bir parçası olmaya ittiği belirtilir. Bu durumun işçinin maliyetini düşürerek, hayatını sürdürecek dereceye inmesine neden olmuştur. Bütün ticarî metaların fiyatları üretim maliyetine eşitken işçinin emeğinin fiyatı üretim maliyetinin altında bırakılmıştır.[19]

Çağdaş sanayiin küçük sanayi ustalarının atölyelerini fabrikalara dönüştürdüğü ve bu fabrikalarda askerî hiyerarşiye benzer bir yapıyla burjuvazinin proleteryayı esir aldığı belirtilir. Ayrıca bu sanayiin kol emeğinde ustalık ve güç kullanımına ihtiyaç duymaması kadın ve çocuk emeğini de sömürmeye başladığı ifade edilmektedir. Proleteryanın yalnızca sanayici burjuvanın değil, burjuvazinin diğer tüm ögelerinin (mülk sahipleri, tefeciler vs) esiri hâline getirildiği savunulur.[20]

Ayrıca büyük sanayilerin küçük sanayileri yutması neticesinde orta sınıfın alt kesimlerinde yer alanların da yine proleterya sınıfına katılarak, proleteryayı büyüttüğü ve genişlettiği savunulur.[21]

Proleteryanın mücadelesinin varlığıyla birlikte başladığını belirten Marx, bu mücadelenin çeşitli aşamalardan geçerek burjuvazinin üretim şekillerini ve üretim araçlarını hedef aldığını belirtir. Dağınık hâldeki proleteryanın bazı politik amaçlar uğruna burjuvazi tarafından birleştirilmek suretiyle burjuvazinin düşmanlarına karşı savaştırılmasının söz konusu olduğu belirtilmiştir.[22]

Sanayiin gelişmesinin yalnızca proleterlerin niceliğini arttırmadığı, onların sınıf bilincini de yükselttiği belirtilir. Sınıf bilincinin gelişmesinde makinelerin emeğin farklılaşmasını engelleyici rolü, düşük ücretler; farklı çıkar ve kaygılara sahip proleterleri birbirine yaklaştırmıştır. Burjuvaların kendi aralarındaki rekabetin giderek artması sonucu ticari krizlerin açığa çıkması ücretlere ve makinelerin hızlarına yansımış, bu olumsuz durumlar bir araya gelen proleterleri tedricen burjuvazinin karşısına çıkmaya zorlamıştır. Gelişen ulaşım ve iletişim araçlarının burjuvazinin kendi devrimini yaratması sırasında elinde bulunmaması, onların devrimini geciktirirken proleterlerin bu imkânlara sahip olmasının kendi devrimlerini gerçekleştirmede hızlandırıcı bir rol oynayacağı belirtilmiştir.[23]

Proleteryanın siyasallaşmasında proleterlerin bireysel çıkar ve kaygılarının engelleyici bir unsur olduğu belirtilirken, burjuvazinin geçmişten beri sürekli bir savaşım ve mücadele içinde olması proleteryanın yardımına ihtiyaç duymasına ve bu sebeple de onu siyasi alana çekmesine, siyasallaşmasında hızlandırıcı bir rol oynamasına sebep olmuştur. Ayrıca, egemen sınıfın önemli bölümleri sanayinin ilerlemesiyle proleterya saflarına katılmış, burjuvazinin siyasi örgütlenmesinde eğitici bir vazife üstlenmişlerdir.[24]

Marx, burjuvazinin karşısında gerçekten devrimci tek sınıfın proleterya olduğunu kaydeder ve diğer sınıfların sanayinin gelişmesiyle yok olup giderken, proleteryanın büyümeye, genişlemeye ve güçlenmeye devam ettiğini belirtir.[25]

Marx, proleteryanın gerçekleştireceği devrimle özel mülkiyyeti kaldırması gerekliliğini savunur. Proleterlerin mülksüz olmalarından mütevellid, geçmişteki ve o günkü mülkiyyet teminatlarını ortadan kaldırmaları gerekliliğine dikkat çeker.[26]

Tarihteki pek çok toplumsal hareketin azınlıklar çıkarına ve azınlıklar tarafından gerçekleştirildiğini belirten Marx, proleterya hareketinin istisna kabul edilmesi gerektiğini ifade etmiş ve bu hareketi “muazzam çoğunluğun çıkarına, muazzam çoğunluğun doğal hareketi” olarak nitelemiş ve proleterya hareketinin özünde ulusal bir hareket olmamasına rağmen, öncelikle ulusal biçim taşıması gerektiğini savunarak, proleterlerin öncelikle kendi ulusal burjuvazileriyle hesaplaşmalarını şart koşmuştur. [27]

Daha önce de belirttiğimiz gibi tarihin bir ezen-ezilen mücadelesi olduğunu belirtmiş olan Marx, bu noktada ezen sınıfın ezilen sınıfa esaret altında da olsa yaşayabilmesine imkân veren şartların tarihte her zaman sağlanmış olmasına rağmen, burjuvazinin proleteryaya bu şartları sağlamadığını ve proleteryanın yaşam şartlarının bu şartların oldukça altında olduğunu ifade etmiştir. Burjuvazinin bu görevi yerine getirmekten aciz bir görüntüye sahip olmasının onun yönetemez duruma geldiğine delil teşkil edeceğini düşünen Marx, burjuvazinin varlığının toplumun varlığıyla bağdaşmadığını açıkça belirtmiştir.[28]

Son olarak burjuvazinin varlığının ve egemenliğinin şartının özel ellerde birikmesi, sermayenin oluşması ve büyümesi olarak niteleyen Marx, sermayenin varoluş koşulunun ücretli emek olması dolayısıyla işçilerin kendi aralarındaki rekabeti esas alan bu durumun burjuvazinin isteği dışında gerçekleşerek işçilerin devrimci bir birlik oluşturmasını sağlamıştır. Marx, bu durumu “burjuvazinin kendi mezar kazıcılarını üretmesi” olarak nitelemektedir.

3. Proleterler ve Komünistler

“Proleterlerin tümü karşısında, komünistlerin tavrı nasıldır?” sorusuna cevap şeklinde üretilen bu bölümde şunlar ele alınmıştır:

Komünistlerin diğer işçi partileri dışında bir parti oluşturmalarına gerek olmadığı ve komünistlerin proleteryanın çıkarlarından farklı bir çıkara sahip olmadıkları belirtildikten sonra, komünistlerin tutumu ikiye ayrılmıştır[29]:

  1. İşçi sınıfının ulusal mücadelesini ulus-üstü olarak ele almak.
  2. Proleterya-burjuvazi mücadelesinde sınıfın bütünlüğünün çıkarlarını temsil etmek.

Komünistlerin pratikte rollerinin işçi partilerinin en kararlı bölümleriyle tüm ötekileri hareketlendiren bölümleri olması gerektiği; teoride ise, hareketin koşul, gelişim ve sonuçlarını kavrama rollerini haiz olmaları gerektiği belirtilmiştir.

Komünistlerin reformatörlerin görüş ve ilkelerine kesinlikle dayanmaması gerektiği belirtilerek, komünizmin ayırt edici özelliğinin “genel olarak” mülkiyyetin değil, burjuvazi mülkiyyetinin ortadan kaldırılması olduğu ifade edilmiştir. O günkü özel mülkiyyet biçiminin burjuva özel mülkiyyeti olması sebebiyle insanın insan tarafından sömürüsünün aracı olan bu aracın ortadan kaldırılması gerektiği belirtilmiştir.

Mülkiyyetin sermaye ve emek arasındaki çelişkiden doğduğunu belirten Marx, sermayenin kişisel değil, toplumsal bir ürün olduğunu belirtir. Bu sebeple de sermayenin toplumun tüm üyelerinin ortak mülkiyyeti hâline getirilmesinin kişisel bir mülkiyyetin ortak mülkiyyet hâline getirilmesi demek olmadığını, mülkiyyetin toplumsal niteliğinin değişerek sınıfsal niteliğini kaybettiğini savunur.[30]

Ücretli emeğin ortalama fiyatının asgari ücret olarak belirlendiği durumda, işçinin yaşamını sürdürebilmesi için gerekli geçim araçlarının tutarına tekabül ettiğinden, sermaye ve emek arasındaki çelişkili durumun yaratıcısı olan başkasının emeği üzerinde egemenlik kurmaya yarayan her türlü mülk edinmenin ortadan kaldırılması gerektiği savunulur.

Komünist ve burjuva arasında çeşitli mukayeselerin yapıldığı bu bölümde, burjuvanın insan emeğine bakışının sermayeyi arttırma amacından başka bir şey olmadığı, komünistin bakışının ise birikmiş emeğin emekçilerin varlığını zenginleştirme ve güzelleştirme aracı olduğu vurgulanır. Yine başka bir mukayesede, burjuvazide geçmişin şimdiki zamana egemen olduğu, komünistte ise, şimdiki zamanın geçmişe egemen olduğu görüşünün mevcut olduğu belirtilir.

Yine bu bölümde Marx’ın, burjuvazinin çeşitli ithamlarını sıraladığı ve bunlara cevap verdiği görülmektedir. Bu ithamlardan ilki, kişilik ve özgürlüğün yıkılması meselesidir. Marx, bu duruma, burjuva bağımsızlığı, burjuva özgürlüğü ve burjuva kişiliğini yıkmak amacında olduklarını söyleyerek cevap vermiştir. Zira sermayenin bağımsız ve kişisel, çalışanın bağımlı ve kişiliksiz olduğu bir toplumun yıkılması gerektiği düşüncesindedir.

Ticaret ve alım-satım özgürlüklerine yönelik, Marx, ticaret özgürlüğünün feodal dönemdeki baskı altında tutulan brujuvazi için manidar olduğunu söyledikten sonra, alım-satım özgürlüğüne dair alım-satımın ortadan kalkmasıyla özgürlüğün de ortadan kalkması gerektiğini belirtmiştir.

Marx, özel mülkiyyetin ortadan kaldırılması ile ilgili ithama da şöyle cevap vermektedir[31]:

“Özel mülkiyyeti kaldırmak istememizden dehşete düşüyorsunuz. Ama, sizin toplumunuzda, özel mülkiyyet nüfusun onda dokuzu için söz konusu değildir. Mülkiyyet, bu onda dokuzun elinde hiç olmayışı yüzünden sizin elinizdedir. Siz ise bizi, varlığı toplumun büyük çoğunluğunun her türlü mülkiyyetten yoksun olması şartına bağlı bir mülkiyyeti yıkmakla itham ediyorsunuz. Kısacası, size ait olan mülkiyyeti yıkmak istemekle itham ediyorsunuz. Hakikaten de istediğimiz budur.”

Bireyin ortadan kalkması yerine toplumun konması konusundaki ithama ise Marx şu şekilde cevap vermektedir[32]:

“Emeğin sermayeye, paraya, ranta, kısacası tekelleştirilebilecek bir toplumsal güce çevrilemeyeceği, yani kişisel mülkiyyetin burjuva mülkiyyetine dönüştürülemeyeceği andan itibaren, birey yok olur diyorsunuz. Böylece kişiden bahsettiğimizde, sadece burjuvadan, burjuva mülk sahibinden bahsettiğinizi itiraf ediyorsunuz. İşte bu kişi de, kesinlikle ortadan kaldırılmalıdır. Komünizm hiç kimseyi toplumsal ürünleri mülk edinme gücünden mahrum etmez; sadece başkalarının emeğini mülk edinerek ona hükmetme gücünü yok eder.”

 Özel mülkiyyetin kaldırılmasıyla dünyayı tembelliğin saracağı ve tüm üretim faaliyetlerinin sona ereceği ithamına cevap olarak[33]:

“Öyle olsaydı, burjuva toplumu, tembellik yüzünden, çoktan yıkılırdı. Çünkü bu toplumda çalışanlar kazanmamakta, kazananlar çalışmamaktadır. Bütün itiraz, sermaye olmayınca ücretli emeğin de olmayacağı mantığının gereksiz tekrarına indirgenmektedir.”

Fikir ürünleri üretimi ve mülkiyyetiyle müteallik ithamlara da burjuva kültürünün sınıfsal mülkiyyetinin yok olmasıyla aynı anlama gelmesinden dolayı, burjuvazinin endişe duyduğu bu kültürün insanları makineleştiren bir eğitim ve kültürden ibaret olduğu yanıtı verilmiştir.

Aile kurumunun ortadan kaldırılmasına ve kadınların ortak mülkiyyetine yönelik ithamlara verilen yanıtta ise şöyle denmektedir[34]:

“Ailenin ortadan kaldırılmasına gelince en radikal düşüncelere sahip kişiler dahi, komünistlerin bu “utanç verici” amacı karşısında öfkeleniyorlar. Bugünkü burjuva ailesi hangi temele dayanmaktadır? Sermayeye, kişisel çıkara. Aile tam gelişmiş biçimiyle sadece burjuvazi için mevcuttur. Madalyonun öteki yüzüne ise proleterlerin her türlü ailesi yok edilmiş ve yaygın biçimde fuhuş söz konusudur. Madalyonun bir yüzü, öteki yüzünün yok olmasıyla, doğal olarak yok olur ve sermayenin ortadan kalkmasıyla her ikisi de yok olur. Bizi, çocukların ana babaları tarafından sömürülmesini yok etmek istemekle mi itham ediyorsunuz? Bu suçu kabulleniyoruz. Fakat, ailevi eğitim yerine toplumsal eğitimi getirmekle sizce en kutsal bağları parçalıyoruz. Ya sizin eğitiminiz! Onu da toplum belirlemiyor mu? Sizin eğitiminizi de çocuklarınızı içinde yetiştirdiğiniz toplumsal koşullar, toplumun dolaylı ya da dolaysız müdahalesi; okullar belirlemiyor mu? Toplumun eğitim üzerindeki etkisini komünistler icat etmedi; onlar, yalnızca niteliğini değiştiriyor ve egemen sınıfın etkisinden kurtarıyorlar. Aile ve eğitim üzerine, çocuğu ana babasına bağlayan tatlı ilişkiler üzerine verilen burjuva nutukları büyük sanayiin proleteri için tüm aile bağlarını yıkması ve çocuklarını basit ticaret ögeleri, basit çalışma araçları hâline getirdiği ölçüde gitgide daha tiksindirici olmaktadır. Fakat tüm burjuvazi, koro hâlinde, “Siz komünistler, kadınları ortak mülkiyyet hâline getirmek istiyorsunuz!” diye bağırıyor. Burjuva için karısı sadece bir üretim aracıdır. Üretim araçlarının toplumsallaştırılacağını duymuştur ve bundan da doğal olarak, kadınların da bu toplumsallaştırmaya tabi olacağı sonucunu çıkarmaktadır. Söz konusu olanın, kadının bugünkü basit üretim aracı rolüne son vermek olduğunu aklından çıkarmaz. Komünistlerce savunulan bu düşünce, kadının resmen ortak mülkiyyet olması burjuvalarımızda öylesine yüksek ahlâki bir korku yaratmıştır ki; işte bundan daha gülünç bir şey olamaz. Komünistlerin kadın üzerinde ortak mülkiyyeti getirmesine gerek yok; bu mülkiyyet her zaman var olmuştur. Burjuvalarımız resmi fuhuştan bahsetmezsek proleterlerin kadın ve kızlarını el altında bulundurmakla yetinmeyerek, birbirlerinin kadın ve kızlarını baştan çıkarmaktan adice zevk alırlar. Burjuva evliliği, gerçekte evli kadınlar üzerinde ortaklıktır. Ve burjuvalarımız söylediklerinde haklı olsalar bile, kadın üzerindeki iki yüzlülükle gizlenilen ortaklığın yerine açık ve yasal bir ortaklık getirmek istemekle komünistler itham edilebilir mi? Bugünkü üretim tarzının kaldırılmasıyla, en azından, bundan kaynaklanan kadınlar üzerindeki ortaklığın, yani resmi veya gayriresmi fuhuşun da yok olacağı aşikârdır.”

 Komünistlerin vatan ve ulus kavramlarını yok etmekle ilgili ithamına karşılık Marx:[35]

“İşçilerin vatanı yoktur. Sahip olmadıkları bir şey ellerinden alınamaz. Her ülkenin proleteryası ilk önce siyasal iktidarı ele geçirerek ulusal sınıf hâline gelmek, bizzat uluslaşmak zorunda olduğundan kelimenin burjuva anlamıyla kesinlikle değil, ama bu anlamda ulusaldır. Burjuvazinin gelişmesi, ticaret özgürlüğü, dünya pazarı, sanayi üretiminin her yerdeki benzerliği ve tüm bunların yarattığı var oluş koşullarıyla şimdiden, ulusal ayrılıklar ve halklar arasındaki uzlaşmaz çelişkiler giderek yok olmaktadır. Egemen proleterya bunları daha da çabuk yok edecektir. En azından uygar ülkelerde, proleteryanın ortak hareketi kurtuluşu için ilk şartlarından biridir. İnsanın insan tarafından sömürülmesini ortadan kaldırın, bir ulusun diğer ulus tarafından sömürülmesini de ortadan kaldırmış olursunuz. Ulus içindeki sınıfsal antagonizma yok olduğunda uluslar arasındaki düşmanlık da yok olacaktır.”

cevabını vermektedir.

Din, felsefe ve ideolojinin ortadan kaldırılmasına yönelik ithamlara da Marx, bütün toplumsal değişimlerde dinî, ahlâkî, felsefî, hukukî, siyasî değişimlerin olmasına rağmen bunların varlıklarını koruduklarını, komünist devrimin ise bütün bunları ortadan kaldıracağını belirtir. Çünkü, komünist devrim geleneksel rejimden en köklü kopuştur; bu devrim süresinde, geleneksel düşüncelerden de köklü bir kopuş olacağı ifade edilir.[36]

İşçi devriminin ilk etabının “demokrasi” olduğunu belirten Marx, “proleteryanın sermayeyi dilim dilim burjuvazinin elinden almak, tüm üretim araçlarını devletin yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proleteryanın elinde merkezîleştirmek ve üretici güçleri mümkün olan en yüksek hızla arttırmak için bu siyasal egemenliğinden yararlanacağını” belirtirken demokrasi ve devlet gibi burjuvazinin elinde bulunan siyasal araçların kullanılacağını belirtir.

Devrimci şiddetle üretim biçiminin ve mülkiyyet hakkının burjuvazinin elinden alınmasında zorlamaya dayalı çeşitli tedbirler kullanılacağını belirten Marx, bu tedbirleri şöyle sıralar[37]:

  1. Toprak mülkiyyetinin kaldırılması ve bütün toprak rantının devlet harcamalarına ayrılması.
  2. Gerçekten kademeli gelir vergisi.
  3. Miras hakkının kaldırılması.
  4. Kaçanların ve başkaldıranların tüm varlıklarına el konulması.
  5. Sermayesi devlete ait ve bu alanda mutlak tekel hakkına sahip bir ulusal banka aracılığıyla tüm kredilerin devlet elinde merkezileştirilmesi.
  6. Tüm ulaşım ve haberleşme araçlarının devlet elinde merkezileştirilmesi.
  7. Ulusal fabrika ve üretim araçlarının çoğaltılması; genel bir plan dâhilinde işlenmemiş toprakların tarıma açılması ve ekili toprakların ıslahı.
  8. Herkes için çalışma yükümlülüğü; özellikle tarım için, sanayide olduğu gibi seferberlik ordularının örgütlenmesi.
  9. Tarım emeği ve sanayi emeğinin birleştirilmesi; kent ve kır arasındaki ayrımı tedricen yok edecek tedbirler.
  10. Bütün çocuklar için kamusal ve parasız eğitim; fabrikalarda, şimdiki biçimiyle çocuk emeğinin kullanımının kaldırılması. Eğitimin maddi üretimle birleştirilmesi.

 Marx, bu tedbirleri sıraladıktan sonra, siyasal iktidarın sınıf egemenliğine dayalı olduğunu belirtir ve proleteryanın belirttiği devrimi gerçekleştirdiği takdirde sınıfsal antagonizmanın koşullarını da ortadan kaldıracağını ve sınıfsız bir toplum yaratılacağını öngörür.

 4. Sosyalist ve Komünist Literatür

Bu bölümde sosyalizm çeşitleriyle, bunların görüşlerine ve bunlara yönelik Marx’ın değerlendirmeleri ve eleştirileri yer almaktadır. Marx, üç çeşit sosyalizm olduğunu belirtmiştir:

  1. Reaksiyoner (Gerici) Sosyalizm
    a) Feodal Sosyalizm
    b) Küçük Burjuva Sosyalizmi
    c) Alman Sosyalizmi veya “Hakiki” Sosyalizm
  2. Tutucu (Burjuva) Sosyalizm
  3. Eleştirel (Ütopik) Sosyalizm

 1) Reaksiyoner Gerici Sosyalizm

 a) Feodal Sosyalizm

Feodal sosyalistler genel olarak İngiltere ve Fransa’da burjuvazinin ezdiği aristokratlardan oluşmuştur. Bu aristokratlar, sempati uyandırabilmek için kendi çıkarlarından feragat etmiş ve sömürülen işçi sınıfının çıkarları için burjuvazinin karşısına dikilmiş gibi görünmüştür. Fransa’daki Lejitimistler ve İngiltere’deki Genç İngiltereciler bu kategori içerisindedir. Burjuvaziye yönelik sert eleştirilieri, onları ciddi manada yaralamışsa da feodal sosyalistler çağdaş tarihin işleyişini anlamakta mutlak olarak güçsüz ve zayıf kalmışlardır.

Bu sosyalistler, eskiden egemen sınıf oldukları dönemde sömürücü bir rol üstlendiklerini unutmuş görünmekte ve burjuvazinin de yine kendi saflarından doğduğunu bilmemezliğe vurmaktaydılar.

Ayrıca Marx, bunları “sanayi ağacından düşen meyveleri toplamak ve sadakat, sevgi ve şereflerini; yün, şeker pancarı ve alkol ticaretiyle trampa etmek üzere sisteme eklemlendikleri”ni belirtir. Bu “eski” aristokrat, “yeni” sosyalistler, rantın düştüğü zamanlarda uğradıkları kayıpları telâfi etmek üzere ünvanlarını bazı anonim şirketlerine ödünç vermişlerdir.[38]

Hıristiyanlığın bazı ritüelleriyle sosyalizme benzetilmesini de “Hıristiyan Sosyalizmi” olarak adlandıran ve feodal sosyalizm içerisinde bu sosyalizm çeşidine de değinen Marx, Hıristiyanlığın bazı emirlerinin –mülkiyyete, evlenmeye, Devlet’e karşı çıkması gibi- sosyalizmdeki uygulamalara benzemesi ve yine sosyal yardımlaşma ve adalete yönelik vurgularından dolayı ortak yönlerin bulunmasını tamamıyla reddetmiş ve şu eleştiriyi getirmiştir[39]:

“Hıristiyan sosyalizmi aristokrasinin üzüntüden kavrulan yüreğine papazın serptiği kutsal sudan başka bir şey değildir.”

 b) Küçük Burjuva Sosyalizmi

Sismondi önderliğindeki bu grup önceleri liberalizmi benimsemişse de daha sonra terk edip eleştirmeye başlamışlardır. Küçük burjuva sosyalistleri daha önce de belirtildiği gibi, büyük sanayicilerle serbest rekabet ortamında yarışamayacak ölçüde olan grupların liberalizmi eleştirmelerinden doğmuştur. Özellikle köylü nüfusunun oldukça fazla olduğu Fransa’da benimsenmiştir. Bunlar çağdaş üretim düzenindeki çelişkileri ustaca tahlil etmişler, ekonomistlerin tahlillerini yanlışlamayı başarmışlar, makineleşmenin ve işbölümünün yıkıcı etkilerini, sermayenin ve toprak mülkiyyetinin yoğunlaşmasını, aşırı üretimi, ekonomik krizleri, küçük burjuva ve köylülerin kaçınılmaz çöküşünü, proleteryanın sefaletini, ürerimdeki anarşiyi, servet dağılımındaki eşitsizliği, uluslararası sahada sınaî imha savaşlarını, eski geleneklerin, aile ilişkilerinin ve milliyetlerin çözülüşünü başarılı bir şekilde analiz etmişlerdir.

Ancak küçük burjuva sosyalistleri reformisttir. Eski üretim araçlarını ve eski mülkiyyet düzenini, toplumu restore etmek amacını taşımışlardır. Bu yanıyla gerici ve ütopik olarak değerlendirilen küçük burjuva sosyalizminin temel reformları; tarımda ataerkil düzen, üretimde lonca sistemidir. Marx, bu tip sosyalistleri şu sözlerle değerlendirmiştir[40]:

“Bu okul son dönemlerini, içki gecesinin sabahındaki adi sersemlik benzeri bir bunalım içerisinde tamamladı.”

c) Alman Sosyalizmi veya “Hakiki” Sosyalizm [41]

Alman sosyalizmi Fransız sosyalist ve komünist literatürünün, Almanya’da burjuvazinin feodaliteyle mücadelesi sırasında felsefi bir yorumlamaya tabi tutulmasıyla ortaya çıkmıştır. Alman filozof ve yazarları bu Fransız literatürünü Alman toplumuna uyarlamak amacını gütmüşlerdir. Pratik aklın ürünü olan Fransız literatürünü, hakiki toplumun ve insan türünün devamının gerçekleşmesi üzerine inşa etmeyi seçen Almanlar, bu işi felsefî bir yorumlamayla gerçekleştirmişlerdir. Fransız literatürüne bambaşka bir hüviyet kazandıran bu yazarlar, sınıf mücadelesinin gereksizliğini ve bunu aştıklarını beyan etmişlerdir. Çünkü onlar, sadece proleterlerin değil, “beşerî yaratığın” yani hiçbir sınıfa ve gerçeğe ait olmayan insanın çıkarlarını savunmaktaydılar.

Almanya’da liberalizm kesin zaferini ilân ettikten sonra, bu sosyalistler taleplerini iktidardakilere sunabilme fırsatını elde ettiklerinde liberalizmi, temsilî sistemi, serbest rekabet düzenini; burjuva basın özgürlüğünü, hukukunu ve özgürlük ve eşitlik anlayışını ciddi manada bir eleştiriye tabi tuttularsa da Almanya’nın mevcut şartlarında istediklerini gerçekleştiremedikleri gibi Alman mutlakıyyetçi hükümetlerinin burjuvazinin karşısına sürdüğü bir piyon vazifesini gördüler. Bunlar olurken Almanya’nın toplumsal yapısına bakarak bu sosyalistler, kendilerini Alman küçük burjuvazisinin çıkarlarının koruyucusu ilân ettiler. Bu sınıf Almanya’nın temelini oluşturmaktaydı ve bu sınıfın korunması demek, Almanya’daki mevcut düzenin korunması demekti. Almanya’da oldukça etkili olan bu sosyalistler, Alman milletini “örnek millet”, Alman küçük burjuvazisini de “örnek insan” olarak ilân etti. Bu sosyalistler, devrimci şiddeti reddettiler ve sınıflarüstü bir konumda olduklarını belirttiler.

2) Tutucu Sosyalizm ve Burjuva Sosyalizmi [42]

Bu sosyalistlerin büyük kısmı Reformisttir. İnsanlık yararına çalışanlar, işçi sınıfının durumunu düzeltmeye çalışanlar, iyilik ve yardım işleri örgütleyenler, hayvanları koruyanlar, hoşgörü toplumu yaratmaya çalışan optimistler bu kategoride yer alırlar. Bunlara en iyi örnek Proudhon’dur. Bu sosyalistler, çağdaş toplumun yaşam koşullarını, mücadeleler ve bunlardan zorunlu olarak doğan tehlikeler olmaksızın istediler. Proleteryasız bir burjuvazi arzusundaydılar ve proleterlerin kendi burjuva sistemlerini yaratmasını beklediler. Burjuva üretim düzeninde çeşitli reformlar talep ederek sermaye ile emek arasındaki çelişkiyi azaltmayı denediler ve devrimden uzak durdular. Klişeleşmiş sloganları: “Özgür ticaret işçi sınıfının çıkarınadır”, “Koruyucu gümrük duvarları işçi sınıfının çıkarınadır” ve “BURJUVA, İŞÇİ SINIFININ ÇIKARINA BURJUVADIR” tarzında gelişmiştir.

 3) Eleştirel-Ütopik Sosyalizm [43]

Bu tip sosyalistlere örnek olarak Saint-Simon, Robert Owen, Charles Fouriér, Etienne Cabet verilebilir. Sınıfsal antagonizmayı iyi çözen ve toplumdaki yıkıcı unsurları iyi gören bu sosyalistlerin eksikliği, proleteryaya hiçbir inisiyatif bırakmamış olmalarıdır. Çünkü onlar, toplumsal hareketliliğin yerine kendi ustalıklarını koymuşlar ve proleteryanın sınıf olarak kademeli örgütlenmesinin yerine her aşaması kendileri tarafından imal edilmiş olan toplumun örgütlenmesini yerleştirerek bir nevi toplum mühendisliğine soyunmuşlardı. Bu sosyalistler de kendilerini sınıflarüstü bir konuma yerleştirdiler ve öyle ki toplumun ayrıcalıklı kısımlarının maddi yaşam koşullarını düzeltmek için fikir ürettiler. Teorik olarak gerçekleştirdiklerini pratiğe dökme meselesinde de “en fazla acı çeken sınıf” yerine egemen sınıflara seslenmeyi tercih ettiler.

Ütopik sosyalistler eleştirilerinde ise toplumun temellerine saldırma konusunda oldukça başarılıydılar. Kendi dönemlerinde işçilerin aydınlatılması için önemli bir malzeme bıraktıkları yadsınamaz. Gelecekteki toplumu canlandıran olumlu önerileri, kent ve kır arasındaki ayrılığın yok edilmesi, ücretli emeğin ve ailenin özel kazancının kaldırılmasını, Devlet’in basit bir üretim ve yönetin aracı hâline dönüşütürülmesini sağlıklı bir biçimde önermişlerdir.

Ütopik sosyalistler sınıf mücadelelerinin keskinleştiği zamanlarda ütopyalarındaki “home-colonie”lere, “phalanstére”lere ve “icarie”lere kaçmışlar[44] ve mücadele üstü bir konumda yer almışlardır. Koyu Hıristiyanlıkları da yine devrimci şiddeti yasaklayan önemli bir faktör olmuştur.

 5. Komünistlerin Değişik Muhalefet Partileri Karşısındaki Tutumları

Bu bölümde Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde; İngiltere, Fransa, İsviçre, Polonya ve Almanya ile A.B.D.’de Komünistlerin siyasi tutumları özetlenirken, Komünistlerin mevcut toplumsal ve siyasal düzene karşı bütün devrimci hareketleri desteklemesi gerektiği vurgulanmıştır. Bütün bu hareketlerin temel sorunu olarak ortaya mülkiyyet sorununun sürülmesi mevzuunun Komünistleri diğer bütün devrimci hareketlerden ayırdığı belirtilmiştir ve Komünistlerin toplumsal düzeni yıkmak, devrim yapmak konusundaki amaçlarını gizlememeleri gerektiği noktasına değinilmiştir. Kitap, şu vurucu sözle noktalanmıştır:

“Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyleri yoktur. Ama böylece elde edecekleri koskoca bir dünya vardır. Bütün dünyanın işçileri birleşiniz!”

 Kaynakça

  1. ARMAOĞLU Fahir, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Alkım Yayınevi, İstanbul, 2009.
  2. MARX Karl-ENGELS Friedrich, Komünist Manifesto, Evren Yayınları, İstanbul, 1976.
  3. TANNENBAUM Donald G. – SCHULTZ David, Siyasî Düşünce Tarihi, Adres Yayınları, Ankara, 2010.
  4. TUNÇAY Mete, Marksist Düşünce Sözlüğü, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002.

[1] Komünist Birlik, ilk uluslararası Komünist organizasyondur. Haziran 1847 tarihinde Londra’da Friedrich Engels öncülüğünde kurularak Birlik’in ilk kongresi gerçekleştirilmiştir. İkinci kongre yine Londra’da Ekim-Aralık 1847 tarihlerinde toplanmıştır. Birlik, Başkan Friedrich Engels ve Başkan Yardımcısı Karl Marx’ı birliğin amacını ve programını çizen bir yazı hazırlamakla yetkilendirir. İşte bu yazı, Komünist Manifesto’dur.

1848 Devrimleri sırasında Birlik etkili bir çalışma yapamaz ve 1849’un sonlarına doğru toplanır. Birlik, üyeleri arasındaki fikir ayrılıkları sebebiyle 1852’de resmî olarak dağılır.

[2] Yazarların isimleri 1848 yılında basılmış olan manifestolarda yer almamıştır. İlk defa İngiltere’de Çartistlerin yayın organı olan “Red Republican”da yayımlanan İngilizce çevirinin önsözünde G. J. Harney tarafından yazarların isimleri belirtildi. (Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Manifesto, Evren Yayınları, İstanbul, 1976, s. 81.

[3] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e., s. 11-12.

[4] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e., s.5-32.

[5] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi, Alkım Yayınevi, İstanbul, 2006, s. 205, 206.

[6] Fahir Armaoğlu, a.g.e. , s. 206.

[7] Fahir Armaoğlu’ndan naklen, Charles Seignobos, Histoire Contemporaine depuis 1815, Paris, 1908, s. 85.

[8] Robert Owen (1771-1858), 19. yüzyıl başlarında büyük etki uyandıran, öncü ütopik sosyalist. Sahibi olduğu New Lanark fabrikasındaki işçilere dönemine göre büyük fırsatlar sunmuş; işçilerin eğitilmesi, kültür seviyelerinin yükseltilmesi ve fabrikanın kârının işçiler arasında paylaştırılmasını uygulamıştır. İngiltere’deki Çartist hareketin öncülerindendir.

[9] Fahir Armaoğlu, a.g.e. , s. 237, 238, 239.

[10] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e, s. 35.

[11] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e, s. 36.

[12] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e, s. 38.

[13] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e, s. 37, 38, 39.

[14] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e, s. 39.

[15] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e, s. 39.

[16] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e, s. 42.

[17] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e, s. 42.

[18] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e, s. 42, 43, 44.

[19] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e, s. 44, 45.

[20] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e, s. 45, 46.

[21] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e, s. 46.

[22] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e, s. 46, 47.

[23] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e, s. 47, 48.

[24] Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e, s. 48.

[25] Marx, bütün orta sınıfların, küçük sanayicilerin, zanaâtkârların, köylülerin burjuvaziye karşı savaştığını; ancak bunların devrimci bir vasıftan ziyâde tutucu bir vasfa sahip olduklarını belirtir (a.g.e, s. 49).

[26] “Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyleri yoktur, kazanacakları koskoca bir dünya vardır” sözü de bu ifadeyi doğrular niteliktedir (a.g.e, s. 80).

[27] K.Marx-F.Engels, a.g.e, s. 50.

[28] K.Marx-F.Engels, a.g.e, s. 51.

[29] K.Marx-F.Engels, a.g.e, s. 53.

[30] K.Marx-F.Engels, a.g.e, s. 55.

[31] K.Marx-F.Engels, a.g.e, s. 56.

[32] K.Marx-F.Engels, a.g.e, s. 56.

[33] K.Marx-F.Engels, a.g.e, s. 57.

[34] K. Marx-F.Engels, a.g.e, s. 58, 59.

[35] K.Marx-F.Engels, a.g.e, s. 59, 60.

[36] K.Marx-F.Engels, a.g.e, s. 60, 61.

[37] K.Marx-F.Engels, a.g.e, s. 62, 63.

[38] K.Marx-F.Engels, a.g.e, s. 66.

[39] K.Marx-F.Engels, a.g.e, s. 67.

[40] K.Marx-F.Engels, a.g.e, s. 68.

[41] K.Marx-F.Engels, a.g.e, s. 68-72.

[42] K. Marx-F. Engels, a.g.e, s. 72-73.

[43] K. Marx-F. Engels, a.g.e, s. 74, 75, 76, 77.

[44] “Home-Colonies”, Owen’in; “Phalanstére”, Fouriér’in, “Icarie”, Cabet’in sosyalist kolonilerinin adlarıdır.

İbrahim Tolga Kara