Zinciriye Medresesi ve Ulu Cami

Mardin’e Giderken

Bir eski hayalim, uzak ve bitmeyen yollara veya bazen ovanın ufuk çizgisine sığınan güneşe bakarken düşündüğüm son şeydi, belki en ulvi idealimdi. Mardin’e gitmek, o şehri görmek, o şehrin büyüsüne karışmak… Çok küçükken bazı tur şirketlerinin bastırdığı şehir tanıtım dergilerinde görmüştüm Mardin’i. O şehir bana ilk davetini o zamandan göndermişti. O fotoğrafta -hiç unutamam- taş evler vardı ki belki o küçücük beynimle bile o muhteşem mimari şaheserler sergisinin ve onların görsel zenginlik konusunda birbiriyle adeta yarışırcasına güzelleştiğini idrak edebilmiştim. O, en derinlerde gizlenmiş bir fotoğraf olmuştu hafızamda. Ve bir gün o fotoğrafın aynısını çekeceğimi kendi kendime söylemiştim.  Ben bunları söylerken bile Mardin hala güneşin doğduğu yerdeydi ve çok uzaklardaydı. Ben Konya’da düz ovaların ufuk çizgisine uzun uzun bakarken o bitmeyen yollar, upuzun yollar, eh birde küçücük aklım eklenince Mardin her geçen günde gittikçe uzaklaşıyordu. Sonra hayalimde en gerilere düşse de tazeliğini koruyan bir hasret gibi zihnimde bir ukde olarak kalmıştı.

Mardin hala beni çağırıyordu. Bu kez sadece fotoğraflar değil elçiler göndermişti artık. Mardinli arkadaşlarım olmuştu ve onlar bana Mardin’i anlatıyordu. Fakat gizemini korumakla ısrar eden bir şehir ve ona kavuşmayı isteyen fakat yeterli azme sahip olamayan biri vardı. Ben, ne yazık ki şehrin tüm davetlerini ihmal etmiş ufak bahanelerle reddetmiş veya reddetme saygısızlığını yapmasam bile kenarda köşede kalmış düğün davetiyesi muamelesini göstermiştim. Mardin ısrarlıydı, ben isteksizdim. Veya kader çok mükemmel bir oyun oynuyordu ki benim o şehre kavuşmam için daha uygun zaman ve o zamanın en güzide kişisini bana yoldaşlık etmesi için beni oyalıyordu. Ve yıllar yılları kovaladı, bendeki Mardin şehri, bir kutsi toprağa dönüştü.

Mardinliler, dünyada sadece çok az insana verilen yüksek asalete sahip olmuşlardı yani onlar eşsiz şehrin seçilmiş insanlarıydı. Onlardan biri geldi mi ona ayrı bir ihtiram gösterir, onu baş tacı eder ve onu diğer insanlardan farkını görerek ona göre davranırdım. Yine bu insanlardan biri geldi ki ona verebileceğim hiçbir şey yoktu, kalmadı, çünkü o kişi benim elimdekilerden maada dünyadakilerden bile üstün idi. Ve Mardin uzun bir aradan sonra asla reddedemeyeceğim daveti, bu çok özel bir elçiyle göndermişti. Eh ne diyeyim sözler biter bu durumu tasvir ederken; ama gittikçe uzaklaşan ve güneşin doğduğu yerde bulunan şehir artık gözümle görülebiliyordu.

Gidiyorum taşlara resim çizilen şehre

Doğuya, güneşin en güzel doğduğu yere

Her yolda gizlenmiş düşler hayal ediyorum

Yağmurlarla süslenen gecede gidiyorum…

Doğuya, en doğuya doğru gidiyorum artık. Bendeki hayalimin gerçekleşme heyecanı ve bazen onu bastıran duygu karmaşalığı ve bunların savaşından yaralanan, zarar gören ruhumla gidiyorum…  Bazen esen rüzgârdan korkarak bazen camlara düşen damlaları sayarak gidiyorum. Geceleyin görünen hayalet ağaçlara dalıp onlara yeni şekiller giydirerek oyalanıyor bazen de dağlara bakıp yükseklerde kurulmuş köylerde yanan ışıkları gurbeti içimde büyüterek seyrederdim.

Artuklu Üniversitesi Uygulama Oteli

Gidiyorum eski hayali ufkuma o an

Bir duygu girdabında ayrıldım Ankara’dan

Bulanık sevgi içimde ve kabaran coşku

Hissettiğim güvenin yanında sırıtır kuşku

Beraber yolcuyuz bitmeyen saatler ve ben

Hiç ayrılmadığım ruh kardeşimle giderken

Eski hayalimi gerçekleştirmeye azmedip onun heyecanını yaşarken, o zamanlarda beni sarsan duyusal melankoli ile savaşıyordum. Bu savaşın tüm sıcaklığıyla beraber sürecek uzun bir otobüs yolculuğu başlamıştı. Yanımda henüz değerini ölçemediğim her şekilde eşsiz mümtaz dostum, yol arkadaşım, can kardeşim beni yine yalnız bırakmadığı gibi belki kendisi için bile yapmadığı fedakârlığı ben faydasıza yapma keremini gösterdi. Yollar, hayatımda bitmeyen yollar, o kerim ve muazzez insanın yanında dağlardan kopup gelen sel suları hızında geçiyordu. Onun yanında olmanın verdiği güven, bir mutluluk duygusu ve konuşurken geçirdiğim her saniyenin lezzetini doya doya hazmettiğim bir zamanım vardı. Pek zahmetli ve sıkıntılı yolculuk boyunca benim gibi zor zapt edilir bir insanı munis çocuk kadar sakin kılabilecek deruni mizacın sahibiydi. Ona sığındım, beni ne zaman eski günlerden gelen dertler boğmaya kalksa. Ona sığındım, ne zamanki ruhumla verdiğim amansız savaşımda yenilecek duruma düşsem… O benim gibi yorgun ve yenilmiş insanı dinç tutabilecek kararlı iradeye vakıftı. O, kendi kurduğum sonradan harap olan küçük dünyamda yeni mimar olup içimdeki âlemi tekrar mamur kılandı. Yabancısı olduğum bu dünyada tek refikimdi.

Kendimi yabancı gezgin hayal ediyorum

Yaşadığım dünyamı bulmaya gidiyorum

Zaman ilerliyordu. Uzun süredir yoldaydık. Antep’ten sonra Doğu kendi güzelliklerini aşikârca sergilemeye başladı.  Verimli ve yeşil ovalar, senelerin şahitliğini yapan şehirler hepsi bu bereketli toprakların emsalsiz zenginliğiydi.  Her gelen şehirdeki farklılıklar ve beni hayrete sevk edercesine yabancısı olduğum coğrafyada değişik kültürler görülüyordu. Yolda rast geldiğim her yeni ilçe, köy ve kasaba adeta beni içlerine buyur ediyor ve yıllardır korudukları hatıralarını benimle paylaşıyordu. Bazen yıkıntıları kalmış kaleler, yalnız kalmış medrese kapıları, cami minareleri,  var olma savaşı veren köprü ayakları bana bitmeyen tiyatro perdeleri edasında sahne yapıyorlardı. Tabi ki bu emsalsiz tiyatronun senfonisini Fırat seslendiriyordu.

Güneşin yakıcılığı da kendini belli etmeye başladı. Anlatmak için aciz kaldığım şehir karşı tepedeydi. Kızıltepe’yi aştıktan sonraki geçen zamanın lezzeti belki şehirlerin en muhteşemine (İstanbul) giderken hissettiğim hazla aynı değildi. Ağır ağır geçen zamana aldırmayarak o şehre adım adım gidiyor ve kavuşmanın mutluluğunu damla damla yudumluyordum.

Mardin

Taş dağların arasından kıvrılan yollarla yokuş yukarı çıkarak girdik şehre. Uzaktan ilk Kasımiye Medresesi beni şehre buyur ederken yıllardır gizli köşelerde sakladığım gizli hayalim artık gerçekleşiyordu.  Şehre ayak basarken bir an ayaklarım geri tepti. Sanki bu kutsiyet arz ettiğim topraklara saygıda kusur ettiğimi düşündüm. Ardından her adımımı tahayyürle attım bu şehirde. Rehberim, yoldaşım yanımda, bu şehrin esrarlı güzelliklerini bana göstererek onlardan bigâne kalmaktan kurtarıyordu. Mardinli olmanın gururuyla ve bu şehirde yaşamanın verdiği soylulukla birlikte, tartışılmaz tevazusuyla birleştirerek kendisine ayrı bir hayranlıkla baktığım o yüce refikim, bana bu asude şehri gezmemde ve bu şehirli olamasam da şehrin büyüsünden nasiplenmemi sağlamıştı. Her birinde binlerce nevi sanatın sergilendiği taş evleri de gördükçe uzun yol için çektiğim zahmetlerin bunları görmek için az bile olduğunu düşündüm. Bu şehri göremeden yaşayan insanların dünyanın diğer şehirlerinde istediklerini bulamamanın verdiği tatminsizlik duygusunun bu şehirde olmayışını müşahede edeceklerini biliyorum.

Ama bu şehir tüm güzelliğini herkese göstermezdi. Herkes bu şehri görse bile sadece çok az insan taş evlerin gerisindeki manzaraya nazar edebiliyordu. Herkes camilerde işlenmiş kufi yazılara sadece bakarken veya en iyi fotoğraflarını çekerken, şehir, çok az insana o yazıların gerisindeki derin anlatımını gösteriyordu. Şehir böyle gizemliydi. Fakat ne dışarıdan gelenler ne de bu şehrin sakinleri bu gizemi çözememişler sadece bakmışlar ve onlarla övünmeye çalışmışlardı. Keşke görebilselerdi. Her gün içlerinden geçtikleri yaşlı sokakların ve abbaraların onlara ne anlattığını işitebilselerdi… İçlerinde oturdukları taş evlerin onlara neler sakladıklarını bilselerdi…  Sürekli önlerinden geçtikleri medreselerin, camilerin işlemelerinin onlar için her yanı mükemmel bir masal söylediklerini bilselerdi… Eğer tüm insanlar bunu bilselerdi elindeki işleri bırakır, evlerini terk eder ve şehri karşıdan gören dağlara çıkar günlerce ve haftalarca şehre hem güneş doğarken hem de batarken gözleri kuruyuncaya dek seyrederler ve o manzaranın şahaneliğine bakıp bakıp kaçırdıkları manzaralar için gözyaşlarının Dicle’ye akıtırlardı. Mardin çok mütevazı bir şehir ki kendi haşmetini gizlemiş sadece hayal perdelerini aralayabilenlere göstermişti.

İki taçlı Zinciriye, insanı bu dünyadan hayal helezonlarına alır götürür. Medresenin üst katından Timur tepelerine bakıp dalarsın o derin hülyalara. Sonra bitmeyen ovaya bakarsın da tarihin sana anlattıklarını dinlersin. Bir an asırlarca geriye gidersin ve bu şehir için gelen orduları görürsün, o dev muazzam surların yıkılması için kurulan muhasara aletlerini ve şehre atılmakla vazifelenen gözü yaşlı taşları görürsün ki hepsi o şehre zarar vermemek için toz olmaya razıdır. Dökülen kanları görürsün, kendi şehirlerini savunan insanların ulvi ideallerini yüzlerinde görürsün ki onlar sadece kendi vatanlarını korumakla kalmayıp dünyanın böyle cevher dolu köşesinin baki kalması için de mücadele vermekteydiler. Sonra bu şehre sahip olmak için gelenlerin neler feda ettiğini müşahede edersin ve benim gibi naçizane insanların ne kadar ucuzca şehri yaşadığını görerek kendinden utanırsın. Yine de Mardinli olabilme ayrıcalığı vardır bu şehrin insanlarında. Türkiye’de sadece birkaç bölgede vardır kendi şehirlerinin yarattığı kültürle müsemma olabilme şansına sahip. Dünyanın hemen hemen her yerinde gördüğümüz tarihsel yok oluş Mardin için özel istisna olmuştur ki ta güneş tapınaklarından kalma birçok mabetler hala ruhları eğitmeye devam ediyorlar. Halen Tanrı’ya hizmet etmeye devam eden kiliselerin ayakta olması özel bir lütuftur Mardin için.

Dar sokaklardan geçtim, tarihi taşlarına basa basa. Her adımda hayret edici hâlet işlemelerle süslenmiş pencere kenarlarını seyrettim. Sanki Hafız’ın Şiraz’ını, Hayyam’ın Semerkand’ını tekrar tasavvur edebiliyordum. Camilere bakıp da pek yabancısı olmadığım mimari biçimde de olsa daha önce göremediğim tezyinat ve diğer karakteristik özellikleri de zihnime nakşedercesine dikkatli bakmaya çalıştım. Bir şifre çözücü edasıyla her yazıyı ayrı itinayla dokunarak, hissederek ve tozlarını parmaklarına sürerek içimde sindirmeye çalıştım. Bulduğum bazı taş kalıntılarını hatıra alarak ileride bu şehre hasret kalırsam güneşin doğduğu yere bakarak avucumun içinde sımsıkı tutmak için muhafaza edeceğim.

Mardin Sokakları

Eski sukları (çarşıları) gördüm de sanki asırlar öncesine gittim, adeta Artuklu devrinde Rum ilinden gelmiş gezgin gibi duruyorum orada.  Batılı seyyah kadar her gördüğüne hayretle bakan ilgi duyan araştıran biri olduğum kadar, yabancısı olmadığım kültürden de bigâne olduğum aşikârdır. Garip ruh halimle ve içimde dinmeyen fırtınalarla gezmeye devam ettim. Eski şehrin sokakları, abbaraları, evleri, çarşıları ayrı muhteşemdi. Birbirine benzemiyor ve sanki buradaki insanlar ebedi âlemin burada kurulacağına inanmış gibi sağlam ve eskimeyen yapılar inşa etmişlerdi. O kadar etkileyici ve halet bir sanat ki onlara bakmaktan nasıl yapıldığını düşünmeye fırsat kalmıyor, hayretler içinde başkasını görmek için sabırsızlık gösteriyordum. Mardin, güneş doğarken de batarken de ayrı bir güzel oluyordu. Her iki zamanda evler farklı renklere bürünüyordu.

Güneş vurunca o tepeye bir akşam öncesi

Bürünür birer birer altın renge taş evler

Duyulur ihtiyar sokakların derin sesi

Tozları dahi bin seneyi hikâye eder…

Tepenin üstünde sanki dağ ile bütünleşmiş gibi heybetli Mardin Kalesi ve onun süslü etekleri gibi yamaca serpilmiş taş evler. Gökyüzünü kaplamış çöl kumlarının tahakkümü altında gizlenmiş Mezopotamya ovasına bakarken, kulağında eski şehirden gelen hayatın senfonisi: çocuk sesleri, kuş cıvıltıları… Ne hoş bir manzara Allah’ım, güneş batarken şehre baktığımda her biri ayrı sanatın zirvesini taşıyan minareler ve çan kuleleri yükseliyor. Kiliseler, asırlar boyunca kendilerine bu hususi nimeti verdiği için Tanrı’ya şükreden insanlarla dolu. Her birine girerken seni ellerini açmış sana sarılacak, seni içlerine alacak, seni senden öteye götürecek ve hayatında tekrarını göremeyeceğin kardeşliği sana tattıracak insanları görüyordum. Büyük medeniyetlerin hazine odası veya zenginliklerinin sergilendiği katalog gibi çeşitlilikle donatılmış şehirde yaşayarak her yönüyle insani zenginliği ulaşanlar var.

Sokaklarda dinlediğin şiir ahenginde Arapça konuşmalar veya en az İstanbul Türkçesi temizliğinde şivesi adeta taşlara işlenen zarif sanatların insanların konuşmalarını da tesir altında bıraktığını düşündüm. Sanki asırlık imparatorluk başkentini andırıyordu. Her kültürden şahısların bir arada yaşaması, konuşmaları, kurdukları iletişim çok harikulade idi. Kısaca şehir içindekilerle birlikte güzeldi. Mardin zarafeti, güzelliği, ihtişamı her şeyiyle taşıyabiliyordu.

Bir Şiraz’ı hatırladım, bir Buhara’yı hatırladım, Semerkand’ı, Merv’i veya Bağdad’ı tahattur ettim. Orta çağların dengi bulunmaz, bi-hemta şehirleriydi.  Edebiyatın vazgeçilmez ürünlerini oluşturan bu rüya şehirlerden neler kalmıştı geriye. Ama Mardin, kendini iyi korumuştu. Esrarıyla ayakta durmaya devam ediyordu. Güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti. Ancak Mardin’in eşsiz zarafetini göremeyenler o ince titizlilikle inşa edilmiş evlerin güzelliğini örtmüşlerdi beton binalarla. O lahuti manzara, ona müstahak olmayan yapılarla bozulmuştu. Hiç kimse şehrin acı iniltisini duymamış ve şehir de bu insanlara tevazu gereği şikâyetinde ısrarcı olmamıştı. Ne kadar leke sürülse de yine parlayan inci gibi olurdu ama Mardin diğer güzelim şehirlerin akıbetine uğrama korkusu yaşıyordu. Ne terennüm etsem bu acıyı anlatabilsem… Ama hayalimdeki Mardin daha güzeldi. O dar sokaklarıyla, kiliseleriyle, medreseleriyle, camileriyle ve çarşılarıyla Mardin, fevkalade rüyalar şehriydi. Yahya Kemal’in İstanbul’u gibi hayal şehriydi…

Osman Süreyya Kocabaş