John Douglas Woodward - The Bosphorus, Constantinople

Meşhur Diplomat Busbecq’in Nazarından Türkler

Kanunî Sultan Süleyman dönemi Osmanlı Devleti’nin her açıdan zirve noktasıdır ve bu sebeple de pek çok Avrupalı kendilerine kan kusturan bu büyük lideri “Tanrı’nın Avrupalılara verdiği amansız bir ceza” olarak tabir etmişlerse de “bu ceza”nın haşmetini de en iyi biçimde nitelendirmeyi unutmamışlardır. Süleyman, mezkûr şahıslarca “Muhteşem” olarak nitelendirilmiş, korkutuculuğunun perde arkasında bir hayranlık da uyandırmıştır. İşte “Muhteşem Süleyman”ın hükümdarlığı esnasında Avusturya ile vaki olan bir sınır anlaşmazlığı sebebiyle daha önce Kutsal Roma-Cermen İmparatoru Şarlken (V. Karl) için de çalışmış olan ünlü diplomat Ogier Ghislain de Busbecq (ö. 1592) Arşidük I. Ferdinand tarafından bu meseleyi çözümlemesi için görevlendirilmiştir. İlk olarak 1554 yılında Osmanlı payitahtı İstanbul’a gelen Busbecq bir buçuk yıl kadar mahpus hayatı sürdüğü İstanbul’dan ayrılmış ve çözümlenemeyen mesele için 1556’da tekrar İstanbul’a gelmiştir. Busbecq bu ziyareti sırasında yaşadıklarını ve gözlemlediklerini kaleme almış ve Türk Mektupları adıyla dostu ve meslektaşı Macar asıllı diplomat Nicholas Michault’a göndermiştir. Bu mektuplar Busbecq’in ölümünden yaklaşık çeyrek asır sonra Hamburg’da basılmıştır. Busbecq’in bu mektuplarında hâkim olan hissiyâtın yukarıda belirttiğimiz ve dönem Avrupalılarından pek de farklılık arz etmediği görülecektir. Busbecq mektuplarında Türkler diye tanımladığı Osmanlılara büyük bir nefret duymaktadır, ancak bir yandan da Osmanlıların Avrupa’yı kasıp kavuran gücüne de hayranlık duyguları besleyerek çağının Avrupalılarıyla kesişmektedir.

1555 Eylülü’nde Türk topraklarındaki ilk kale olan Estergon üzerinden Osmanlı topraklarına giriş yapan Busbecq, Türklere dair ilk gözlemini Estergon sancakbeyi ile görüşmesi esnasında yapar ve “Türk konforu” diyerek eleştirel bir bakış açısıyla Türklerin uyku ve yatak düzeni hakkında malumat verir. Türklerin döşeme tahtaları üzerine serilmiş halılar üzerinde yatak ve döşek olmadan yattıklarını nakleder. Kendisinin Türkleri tanıyor olmasından dolayı yanında sürekli taşıdığı yatağında rahat yatsa da maiyyetindekilerin bu durumdan bihaber olmaları sebebiyle “Türk konforu” ile tanışmak zorunda kaldıklarını belirtir.

Buda yolunda Türk süvarilerinin “top oyunu”na şahit olan Busbecq; Osmanlı ve İran dünyasında “çevgan”, Orta Asya’da “buzkaşi” olarak bilinen bu oyunda süvarilerin yere attıkları bir topu mızraklarının ucuyla yakalamaya çalıştıklarını ifade eder.

Buda’ya vardığında Osmanlı Devleti’nin piyade kuvvetleri ve Avrupa’nın baş belası olan yeniçerilerle ilk defa karşılaşan Busbecq, ayrıntılı gözlemlerini şöyle aktarır:

“Sultanın imparatorluğa dağılmış 12.000 yeniçeri gücü var. Bunlar düşmana karşı kaleleri, halkın tecavüzüne karşı da Hıristiyan ve Yahudileri korurlar. Büyük küçük hiçbir köy, kasaba ve şehir yoktur ki Hıristiyanları, Yahudileri ve diğer acizleri kötülere karşı korumakla vazifeli yeniçeri muhafızları bulunmasın… Yeniçeriler ziyaretime genellikle ikişer ikişer gelirlerdi. Yemek odama alındıkları zaman beni saygıyla selamlıyor, adeta koşar adımlarla yaklaşıp elbisemin eteğini veya elimi öper gibi tutarak bir demet sümbül veya nergis takdim ettikten sonra bana sırtlarını dönmemeye özen göstererek aynı hızla kapıya doğru gidiyorlardı. Sırtlarını dönmek onlara göre saygısızlık addolunuyor. Kapıda ellerini göğüslerinin üstünde kavuşturarak gözleri yerde, sessiz ve hürmetkâr dururlardı. Onları askerden çok keşiş zannedebilirdiniz…”

Türklerde cesaret duygusunun çok gelişmiş olduğunu belirten Busbecq, Buda’dan Belgrad’a gitmek için kullandığı yelkenlideki Türklerin geminin bütün sarsıntılarına ve alabora olma ihtimaline rağmen en ufak bir panik belirtisi göstermeden “Allah bizi korur” sözüyle mütevekkilâne bir cesaretle kürek çektiklerini ve sağ salim Belgrad’a vardıklarını nakleder.

Buda’da olduğu gibi Belgrad’da da Busbecq, birkaç yıl önce kendilerine ait olan bu topraklara şu anda Türklerin hâkim olmasına tahammül edemediğini belirtir ve Türklere karşı nefretini açıkça ifade eder. Dinî bir hassasiyetle hareket eden Busbecq, bu kayıpların bütün Hıristiyan devletler için bir ders niteliği taşıması gerektiğini, aksi takdirde Türklerin bütün Avrupa’ya sahip olabileceklerini endişeyle karışık ifadelerle belirtir.

Belgrad’dan Niş’e geçen Busbecq, burada bir Türk kervansarayında konaklar ve Türk kervansaraylarının mimarî özelliklerinden, burada nasıl konaklanacağından, Türklerin misafirperverliklerinden, kervansaraylarda yolculara verilen yemek çeşitlerinden teferruatıyla bahsetmiştir.

Busbecq, Türklerin zamanı hesaplamak için saat kullanmadığını, bunun yerine onları beş vakit namaza davet eden ezanı bir vakit hesaplama aracı olarak kullandıklarından bahseder ve kendileri için alışılmadık durumlar açığa çıktığı için Türk rehberlerle zaman konusunda çeşitli ihtilâflara düştüklerini belirtir.

Niş’ten Sofya’ya geçen Busbecq, burada günümüzde poğaça olarak bilinen, Bulgar menşeli fugacia çöreğinden bahseder. Ardından bu bölgelerde ve genel olarak Türk topraklarında gıda maddelerinin ucuzluğuna değinir.

Bulgar diyarındaki gözlemlerinden yola çıkarak Türklerdeki soyluluk kavramına değinen Busbecq, Türklerin soylu Rumları, Bulgarları ve diğer eski soylu ögeleri mütevazı bir hayat yaşamak durumunda bıraktıklarını; kendilerinde ise zaten soyluluk kavramından bahsedilemeyeceğini belirtir. Türklerde soyluluk atfedilebilecek şahısların Osmanlı hanedanı mensupları olduğunu söyledikten sonra Türklerde en önemli soyluluk kaynağının kişisel fazilet olduğunu ifade eder.

Busbecq Filibe üzerinden Edirne’ye geçer ve Türkler için Edirne’nin önemine değindikten sonra Çorlu ve Silivri üzerinden Osmanlı payitahtı İstanbul’a ulaşır. Çorlu’da Kanunî Sultan Süleyman’ın babası Yavuz Sultan Selim ve II. Bayezid arasındaki çatışmadan bahseder ve Türklerde çiçekçiliğe dair birtakım malumat verir. Türklerin en çok lâle yetiştirdiğini belirten Busbecq, Yunanistan bölgesinde nergis ve menekşenin bol olduğunu ifade eder. Türklerin güzel bir gonca için ne meblağ olursa olsun vermekten çekinmediklerini belirtir ve buradan Türk topraklarına yolu düşenlerin de Türklerle iyi geçinebilmek için kesenin ağzını açmaları gerektikleri hususunu uygun bir biçimde iliştirir:

“Aslında Türklerin arasında yaşamak isteyen biri hududu geçer geçmez para kesesinin ağzını açmalı ve ülkeyi terk edene kadar hiç kapatmamalı. Orada bulunduğu sürece etrafa para saçmalı ve bunun boşa gitmemesi için de Tanrı’ya dua etmeli. Bir sonuç alınamasa da bütün diğer milletlerden nefret eden Türklerin katı yüreklerini yumuşatmanın tek yolu budur. Para onların dik başlı kafalarını yumuşatmak için tılsım gibi tesir eder. Eğer bu çare olmasaydı, ülkeleri de aşırı soğuk veya sıcak yüzünden sonsuza dek yalnızlığa mahkûm yerler gibi yabancılara kapalı kalırdı.”     

İstanbul’a yaklaşırken Busbecq’in Türklerin “batıl” inançlarına dair fikir üretmesini sağlayan birtakım olaylar gerçekleşmiştir. Busbecq, imaret binalarının duvarlarına sıkıştırılmış kâğıt parçalarını görünce merak edip okumaya başlamış; ancak kâğıtların yazısız olduğunu görmüştür. Boş kâğıtları duvarlara sıkıştırmanın mantığını anlayamayan Busbecq, yakınındaki Türklerden birine bu durumun sebebini sorunca üzerine Allah lafzının yazılabilmesi gerekçisiyle Türklerin kâğıtlara değer verdiklerini, ayaklar altında çiğnenmesini engellemek için de böyle bir yöntem geliştirdikleri cevabını almıştır. Kıyamet gününde ateşler üzerinden ayaklar altında çiğnenmekten kurtardıkları bu kâğıt parçaları sayesinde geçecekleri düşüncesinin da hâkim bir düşünce olduğunu belirtir. Bu sebeple Busbecq’in hizmetkârlarından birinin kâğıdı taharet amaçlı kullanması büyük tepki çekmiş ve aracılar sayesinde hizmetkâr kendini kurtarabilmiştir. Busbecq, Türklerin “batıl” inançlarından birinin de gül yapraklarının yerlere dökülmesini hiçbir zaman hoş görmemeleri olduğunu belirtmiştir. Türklerin gül çiçeğinin Hz. Muhammed’in terinden yetiştiğini düşünmeleri bu hareketlerindeki saik-i muharrik olarak belirtilmiştir.

20 Ocak 1556’da İstanbul’a ulaşan Busbecq, gözden düşmüş Sadrazam Rüstem Paşa ve İstanbul valisi Hadım İbrahim Paşa tarafından karşılanmış; padişah ise İkinci Vezir Kara Ahmet Paşa ile Amasya’da bulunduğu için Busbecq tarafından görülememiştir.

Edindiği bilgiler çerçevesinde Busbecq, Şehzade Mustafa’nın katledilişi, Hürrem Sultan’ın padişah üzerindeki tesiri ve Rüstem Paşa’nın gözden düşüşü gibi bazı vukuâtı anlattıktan sonra Ayasofya’yı ziyaret etme teşebbüsünde bulunur. Ancak bir Hıristiyanın Ayasofya’ya girmesi için özel izne tabi tutulması sebebiyle bazı zorluklarla karşılaşsa da Ayasofya’ya girmeyi başaran Busbecq, bu muhteşem yapının mimarisine hayran kalır. Ardından iyi detaylandırılmış ve herkesin hak vereceği güzel bir İstanbul tasviri yapar.

İstanbul’un üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımada olduğunu belirten ve bu denizlerin balık bakımından oldukça mebzul olduğunu ifade eden Busbecq, Türklerin balık kültürüne dair bilgiler verir. Şehrin bütün balıkçılarının Rum olmasına rağmen Türklerin, bunlara güvenerek balık yediklerini; ancak temiz kabul etmedikleri ve dinen caiz olmayan deniz yiyeceklerini yemediklerini ifade eder. Yine Türklerin özellikle kaplumbağa olmak üzere sümüklüböcek ve kurbağa gibi hayvanları da kesinlikle yemediklerini nakleder.

Türklerin mimari anlayışını her fırsatta eleştiren Busbecq, İstanbul’daki dar sokaklardan dolayı eleştirilerini yinelemiştir. Roma anıtlarına ise kendi ülkesindeki yapılara göz aşinalığından dolayı methiyeler düzmüştür.

Bundan sonra Busbecq, bütün bu güzelliklere sahip olan ancak bu güzelliklerin kıymetini bilmeyen hatta bunları kirleten Türkleri kıyasıya eleştirerek şu cümlesinde özetlenebilecek bir duygusal çıkarımı kâğıdına damlatıyor:

“Söylediğim gibi toprak sanki Hıristiyan kültürüne ve ihtimamına hasret içinde matem tutuyor, İstanbul dahi, hatta daha da çok, hayır hayır bütün Yunanistan.”

Bu duygu selinden sonra ise Avrupa’daki zihniyeti kıyasıya eleştiriyor ve Türklerin bütün bu güzelliklere sahip olmak için Hıristiyanlardan çok daha fazla çalıştıklarını ve kararlı davrandıklarını belirtmeyi de ihmal etmiyor:

“Türklerin Rumlara hükmetmek için uyguladığı elim şartlar bizlerin kölesi olduğumuz lükse düşkünlük, oburluk, gurur, ihtiras, para hırsı, nefret, haset ve kıskançlık gibi ahlâk bozukluğundan daha kötü değil…”

O gün, hümanist düşünce yapısındaki Rönesans yanlısı bir diplomatın kaleminden dökülenlerin yaklaşık bir asır sonra Osmanlı devlet adamlarının da taşıyacağı endişeyle benzeşmesini de tarihin bir cilvesi olarak nitelendirmek gerek…

Faydalanılan Kaynak

Ogier Ghislain de Busbecq, Türk Mektupları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2011.

İbrahim Tolga Kara

1 Yorum