Jinnah and Gandhi

Milli Mücadele’ye Doğudan Uzanan Dost Eli: Hindistan

Milli Mücadele’nin Önemli Silahı: İslamcılık

Milli Mücadele Dönemi’nde Mustafa Kemal tarafından hareketin başarılı olabilmesi için iki ideolojiden mümkün mertebe istifade edildiğini görüyoruz. Bunlar İslâmcılık ve Bolşevikliktir. Mustafa Kemal bu kartları ihtiyaca göre, zamanı geldiğinde açmayı bilmiş ve bu kartlar Milli Mücadele’nin başarıya ulaşmasında çok önemli birer etken olmuştur.

İslâmcılık kartı iç siyasette milleti yekvücut birleştirebilmek için tutkal olarak kullanılmış, dış siyasette ise bu karttan İngiltere’nin sömürge yönetimi altındaki Müslümanları harekete geçirme amacı güdülmüştür. Osmanlı Devleti’nin etnik kökene göre tasnif etmediği bir millet yapısı içinde birinci siyaset izlenebilecek en reel yoldur, Hilâfet makamı ise ikinci siyasetin başarıya ulaşmasını temin edecektir.

“İslam Alemine Beyanname”

Mustafa Kemal, İstanbul’un işgalinin hemen ertesi günü 17 Mart 1920’de İslâmcılık kartını açarak “İslâm Âlemine Beyanname” adlı bir bildiri yayınlamıştır. Bu, İslâmcılık siyasetinin dış ayağını temsil eden ilk hamledir ve oldukça etkili olacaktır. Beyannamede Kutsal İslam Hilafetinin yüksek merkezi olan İstanbul’un işgalinin bütün İslâm âlemine yapılmış bir tecavüz olduğunu belirtmiş, Hilâfet makamının bütün Müslümanların hürriyet ve istiklâllerinin tek dayanağı olduğunun altını çizmiştir. Bu teşebbüsün Müslümanların maneviyatını kırmak yerine şiddetli mucizeler gösterecek bir gelişmeye yol açacağını ifade etmiştir. Hilâfet sebebiyle İslâm’ın başkenti olan İstanbul’un uğradığı bu saldırı “son Haçlı hücumları” olarak tanımlanmış, bu saldırıya karşı verilecek mücahedenin Allah’ın yardımıyla başarıya ulaşacağına inandığını belirtmiştir. Bu Haçlı saldırısının İslâmiyet’in Hilâfet’in birleştirmiş olduğu kutsal kardeşliğin vicdanında direniş ve isyan bilinci yaratacağını vurgulamıştır. İşte bu bildiriyle İslâm dünyasına Milli Mücadele’nin desteklemesine yönelik bir çağrı yapılmıştır.

Meclisin Hamlesi

23 Nisan 1920’de İslâmcılık siyasetinin iç ayağını temsil eden; dini bir atmosfer eşliğinde gerçekleşen meclisin açılış töreni, yurdun geneline yayınlanan, Kuran’dan alınmış ya da atıfta bulunmuş ayetlerle Meclis Şer’iye Komisyonu tarafından hazırlanmış “Büyük Millet Meclisi’nin Memleketine Beyannamesi” adlı bildirinin akabinde, yine bu bildirinin içerisinde yer alan, Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından hazırlanmış ve tüm İslâm âlemini kapsayıcı nitelikteki metni “Büyük Millet Meclisi’nin İslâm Âlemine Beyanname”si İslâmcılık siyasetinin dış ayağını temsil edecek şekilde ilân edilir. Bu metnin hitabı bile oldukça etkileyicidir:

“Güney çöllerinin bir köşesinde arzın seslerini dinleye dinleye yatan şanlı Peygamber’in ruhlarını ruhlarımızla birleştirdiği İslâm kardeşlerimiz, din-i mübinin son askerleri, kuşatılmış bir kale içinden size hitap ediyor… Şam’ın, Kurtuba’nın, Kahire’nin, Bağdat’ın düşmesinden sonra İslâm’ın son Hilâfet merkezi İstanbul da düşman silahlarının gölgesine altına düştü…”

Bildiride İslâm topraklarının ekseriyetinin işgal altında olduğu hatırlatılmış, Türkiye’nin işgal portresi çizilmiştir. İngilizlerin Hint Müslümanlarını avutmak amacıyla söyledikleri İstanbul’un işgal edilmeyeceği teminatının gerçekdışı olduğu ve Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah Efendi’nin fetvasının İngilizler tarafından baskı yoluyla ilân ettirildiği, Millî Mücadele’nin İslâm’a ve Hilâfet’e sadık olduğu vurgulanmıştır. Anadolu halkı bildiride “İslâm’ın son yurdunda son kurtuluş cihadını yapan kardeşleriniz” şeklinde tanımlanmış, baskı altında imzalanan fetvalara karşı Anadolu’nun her yerinden yüzlerce müftü ve müderrisin ortak imzalarıyla bütün İslâm dünyasına doğru olan yolun işaret edildiği bildirilmiştir. Sağlam bir üslûpla yazılmış olan bildiri yine etkileyici bir şekilde sonlandırılmıştır:

“Bu şer’i sesi siz de işitin… Milletimize, onun istiklâl davasına, manevi teyit ve yardımlarınızı bir saniye eksik etmeyin. Tâ ki, İslâm’ın tam bir tutulmaya giden güneşi büsbütün kararmasın, tekrar İslâm âleminin üstünde ışıldamaya başlasın. Selâm ve hidayet her zaman din kardeşlerimizin üstüne olsun.”

Bu çağrılara Doğu’dan cevap gelecektir. Davete icabet edenler Hintli Müslümanlardır…

Hint Hilâfet Hareketi

Bugünkü Pakistan’ı da içine alan Hint Yarımadası, Babür İmparatorluğu’nun gerilemesine paralel olarak 1700’lerden itibaren adım adım İngiliz hâkimiyetine girmiştir. İngiliz hâkimiyetine tepki olarak, Hint Müslümanları Osmanlı Hilâfeti ile kendi onurlarını gittikçe bütünleştirmişlerdir. Savaştan sonra İngilizler tarafında ortaya atılan Mekke ve Medine’nin Arap yöneticilere verilmesi, Hilâfetin de yine bu Arap yöneticilere geçmesine karşı Hint Müslümanları Türklerden yana bir tavır alırlar. Bu tavrın öncülerinden biri Hilâfet konusunda görüş bildiren Şah Veliyullah Dehlevî’dir.

Tarihsel süreç içerisinde Türklerden yana alınan tavrın kökeni, Kanunî zamanında Batılı sömürgecilere karşı gönderilen Osmanlı yardımıyla başlayan ilişkilere kadar uzanır. Yine III. Selim zamanında emperyalist güçlere karşı gönderilen Osmanlı yardımı bu tavrı besleyici niteliktedir. Bu tavırdır ki 93 Harbi’nde Osmanlı için Hindistan’da büyük yardım kampanyaları düzenlenmesini sağlamış, Batılıları ve Rusya’yı protesto, Osmanlı’ya destek mitingleri yapılmıştır. En büyük sempati kaynağı ise kuşkusuz II. Abdülhamid’dir. Emperyalizme karşı Panislamizm siyasetini ortaya koyarak Hindistan’la alakasını derinleştiren II. Abdülhamid, İngilizlerin Ermeni komitecilerine yaptığı desteğe karşı Hintlilerin haklarını talep ederek cevap vermiştir. Hilâfet meselesi İngilizlerce dillendirilmeye başlayınca Hintliler belirttiğimiz tavırlarını açıkça koyma gereği hissetmişlerdir. İngiliz istihbaratı da bu açık tavrı görmüştür:

“Hint Müslümanlarının dinî bir cemaat olarak çıkarlarını Osmanlı Devleti’nin gücünün bekasına ve çıkarlarına bağladıkları görülmektedir… Eğer bir gün İstanbul’da İngiltere aleyhine hava esecek olursa bu, Hindistan’ın bazı bölgelerinde bize huzursuzluk çıkarabilir…”

Abdülhamid sonrasında da Hindistan’daki Osmanlı algısı değişmez. Balkan ve Birinci Dünya Savaşları Hindistan’ın İngiltere’ye karşı ayağa kalkışını görmek mümkün olacaktır. Muhammed İkbal’in Balkan Savaşı esnasında yazdığı şiirde, Hz. Peygamber’e “dünyanın en kıymetli armağanı” olarak sunduğu “Balkan Savaşı’ndaki Türk şehitlerinin kanı”dır. Birinci Dünya Savaşı’nda ise Enver Paşa’nın kurduğu Teşkilât-ı Mahsusa bölgededir ve İngilizlere karşı bir Hint İhtilâli çıkarmak için çalışmaktadır.

Savaştan sonra İngilizlerin savaşın faturasını Türkiye’ye kesmek için İzmir’i işgal ettirmeleri ve İstanbul’u da bizzat işgal etmeleri üzerine Hintli Müslümanlar harekete geçer. İngilizlerin avutucu politikalarını ellerinin tersiyle iten Hintliler canla başla Hilâfet’in bekası için çalışmalara başlamışlardır. Mahatma Gandhi’nin arkadaşı Ebu’l Kelam Azad, Şevket ve Muhammed Ali kardeşler, Seyyid Zahir Ahmet, Hasret Mohani, Abdülbarî, Dr. Çotani, Dr. Ensari, Müşir Hüseyin Kıdevi, Muhammed Ali Cinnah gibi Müslüman liderler Müslüman Birliği adlı örgütün toplantısını yaparlar. Amaç, Paris Barış Konferansı’nda Türklerin haklarını savunmaktır. Gandhi de bu toplantıların oturumlarından birine katılarak Türk davasına destek vermiştir. İngiltere’de oturan Müslümanlar da İngiliz hükümetine toplu dilekçe gönderip İstanbul’un uluslar arası bir şehir haline getirilmesine karşı çıkarak, İstanbul’un tarihiyle, kurumlarıyla, nüfusuyla bir Türk şehri olduğunu vurgulamışlardır.

20 Mart 1920’de Bombay’da 15 bin kişinin katıldığı bir mitingde “Hilafet Komitesi” kurulması kararlaştırılır. Mahatma Gandhi de Hindulara bu komiteye destek vermeleri için çağrıda bulunmuş, kendisi de komitenin toplantılarında bizzat bulunarak Türklere olan desteğini açıkça belirtmiştir. Hilâfet Komitesi örgütlenmeye başlamış ve hızlı bir şekilde ülkenin genelinde yayılmıştır.

Mitingler, Protestolar ve Sivil İtaatsizlik

16 Mart 1920’de İstanbul’un İngilizler tarafından işgalini öğrenen Hintliler aynı gün Amritsar’da büyük bir miting yapmışlardır. Ebu’l Kelam Azad, Muhammed Ali Cinnah ve Mahatma Gandhi’nin de katıldığı büyük bir protesto yapılmış ardından da İngiltere Başbakanı Lloyd George’a bir muhtıra verilmiştir: İngilizlerin Hilâfet’le Saltanat’ı ayırıp Hilâfet’i Şerif Hüseyin’e vermeleri, Osmanlı Sultanı’nı Bursa’ya yerleştirmeleri, Osmanlı topraklarını bölüp paylaşmalarını içeren projeler komite tarafından reddedilmiştir.

Haydarabad’da bir konferans düzenleyen komite burada da Hilâfet makamının sahibi olarak Türk sultanını gördüklerini ve ona biat ettiklerini beyan etmişlerdir. Şeyh Kıdevi bu tavrı sağlamlaştıracak bir makale yazarak Avrupa emperyalizmine karşı tutumlarının netliğini ortaya koymuştur.

Aynı amaç için birleşen Hindistan halkı “boykot”a başlar. Bu kampanya Gandhi tarafından tüm Hindistan’a yayılır ve Kıdevi’nin makalesinde belirttiği gibi İngiltere’nin Hindistan’dan sağladığı pamuk miktarı 300 bin sterlinden 100 bin sterline geriler.

Sevr’in Mayıs 1920’de açıklanmasından itibaren protestolar şiddetlenir. Komite Sultan Vahideddin de dâhil olmak üzere her yana telgraflar gönderir. Ardından da cihad hareketinin imkânsızlığından dolayı hicret eylemi devreye sokulur. 60 bin Hintli Müslüman o dönemde bağımsız olan Afganistan’a toplu bir göç eylemi başlatırlar. Bu hareket, İngiliz otoritesine ağır bir darbe niteliğindedir.

28 Mayıs Cuma günü Allahabad’da Sevr Antlaşması’nın hükümlerinin tashih edilmesine dair geniş katılımlı bir gösteri daha yapılır. Sivil itaatsizlik ve boykot kararları tekrarlanır. Avrupa’da lobi hareketlerinde bulunan Muhammed Ali Cinnah ise Osmanlı Devleti’nin Roma elçisi Galip Kemali Bey’e Mustafa Kemal’e göndermesi için “İzmir felaketine uğrayanlar” a topladıkları 2 bin sterlinlik yardımı teslim eder.

30 Haziran’da Mahatma Gandhi kendisinin çıkardığı “Genç Hindistan” gazetesinde, “aklı başında herkesi Türkiye’nin uğradığı haksızlık için sivil itaatsizliğe çağırmaktadır.” Bu pasif direniş İngiltere’ye yılda 20 milyon dolar kaybettirecek bir uygulamadır.

Bütün bunlar İngiltere’yi sarsacak nitelikteki gelişmelerdir. Hindistan’daki İngiltere Genel Valisi 23 Kasım 1920’de Londra’ya gönderdiği telgrafta “Sevr şartlarının değiştirilmesini ya da iyileştirilmesini” istemektedir.

Türkiye’deki Zaferlerin Hindistan’a Yansımaları

1921 yılında Milli Mücadele’nin gelişmesi ve elde edilen İnönü Zaferi’ne paralel olarak Hindistan’da coşku artmış ve Hilâfet Komitesi de güçlenmiştir. Gandhi Hindu Kongre Gönüllüleri ile Hilâfet Gönüllüleri’ni birleştirerek İngilizlerin bölgede çok zor bir sene geçirecekleri ortamı yaratmıştır.

8-10 Temmuz 1921’de Karaçi’de toplanan Hilâfet Konferansı’nın aldığı kararlar deyimi yerindeyse “İngilizlerin tüylerini diken diken etmiştir”. Bu kararlar, Müslümanların İngiliz ordusunda görev almamaları ve İngiliz Hükûmeti’nin doğrudan veya dolaylı olarak Ankara’ya karşı girişeceği herhangi bir askeri harekâta Hindu Gönüllüleri’nin de desteğiyle Bağımsız Hindistan Cumhuriyeti’nin kurulması ile cevap verilecektir. Kararlarda açık bir tehdit üslûbu sezmek zor değildir.

Sakarya Zaferi’nin ardından bütün Hindistan zaferi benimsemiş ve sokaklara dökülmüştür. Başkırt Tatarlarından Zeki Velidi Togan Türkistan’ın Kızıl Ordu tarafından işgal edilmesinden sonra o dönemde Hindistan’a geçmiştir. Burada sıkı denetim altındaki Hilâfet Komitesi mensuplarıyla görüşmüş ve Hindistan’da o döneme ait gözlemlerini şu şekilde aktarmıştır:

“O vakit Bombay’da bir camiye gitmiştim. Duvarına “zinde bad Mustafa Kemal” yazılmış bir levha asılı olduğunu gördüm, yani “yaşasın Mustafa Kemal!” Mihrabın sol tarafında da iki rahle üzerinde Kuran-ı Kerim ile Mesnevi bulunuyordu. Hindistan Müslümanları Mustafa Kemal’i kendi milli kahramanları sayıyorlardı…”

Muhammed İkbal de yine şiirlerinde Türklere ve Mustafa Kemal’e olan desteğini vurgulamaktan geri kalmamıştır. “Mustafa Kemal’e Sesleniş” şiiri bunun en güzel örneğidir:

Bir millet var, biz onun varlığıyla ulaştık

İlahi kanunların gizli gerçeklerine

Bir bakışla yön verdi bizlere, dağları aştık

Dünya güneşi olduk, kıvılcım yerine

Koş Mustafa Kemal koş, atın çatlayana dek

Bizi tedbir mat etti, sana tedbir ne gerek!

Zafer bütün Hintliler tarafından benimsenmiş ve kendilerini bu zaferde pay sahibi olarak görmüşlerdir. İngiltere ise çok sıkışmıştır. Hindistan İşleri Bakanı Lord Montague hükümeti “Trakya ve İzmir’in Türklere bırakılması”nı Hindistan’daki İngiliz geleceği için şart koşmaktadır. İngiltere Başbakanı Lloyd George Müslüman halkı yatıştırmak için “Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunda İngiltere tarafsızdır” açıklamasını yapar. Ancak bu söylemin samimiyetine inanmayan Hintliler eylemlerine devam ederler. 5 Mart 1922’de Hilafet Komitesi Sevr’in iptali ve Yunanlıların Anadolu’dan çekilmelerine dair bir bildiri daha yayınlar. 1922 Nisan’ında ise Büyük Taarruz hazırlıklarında olan Türk ordusuna moral verecek, İngilizleri ise renkten renge sokacak bir bildiri daha yayınlanıyor:

“Türklere karşı İngiltere savaşa girerse 75 milyon Müslüman Hintli İngiltere’nin düşmanı olacaktır!”

Komite bu kararını Büyük Taarruz kazanıldıktan sonra Mudanya Görüşmeleri öncesinde de tekrarlayacak ve İngiltere’yi oldukça sıkıştıracaktır.

1 Kasım 1922’de Saltanat’ın kaldırılmasına da Hintliler destek verirler. İslâm’ın ilk döneminde de Halifelerin seçimle belirlenmeleri söz konusu olduğundan ve Vahideddin’in İngilizlerle işbirliği içerisinde olduğunu bildiklerinden tutumları bu şekildedir.

Lozan Görüşmeleri’nde Lord Curzon komiteyle Türklerin arasını açmaya teşebbüs ettiyse de Komite, Ankara’yı destekleyeceğini ve Mustafa Kemal Paşa’ya “Seyf’ül İslam” ve “Mücahid-i Hilâfet” unvanlarının verileceğini bildirir.

Şüphesiz Hintlilerin desteği sadece siyasi sahada kalmamıştır. Hint Müslümanları kendileri de oldukça yoksul olmalarına rağmen kampanyalar açıp yardımlar toplamışlardır. Cumhurbaşkanlığı arşivindeki makbuzlara göre Hint Müslümanlarının yaptığı yardımlar yaklaşık olarak 132.250 Sterlin, yani 1 milyon 35 bin 608 liradır. Hint Hilâfet Komitesi’nin bu yardımdaki payı 782 bin lira civarındadır. Bu paralar Milli Mücadele’de savaşın yaralarının sarılması için harcanmış kalanıyla da 600 bin lira sermaye ile Türkiye İş Bankası kurulmuştur.

Faydalanılan Kaynak

Taha AKYOL, Ama Hangi Atatürk, Doğan Kitap, İstanbul, 2008.

İbrahim Tolga Kara