Gustaf Cederström - Karl XII and Ivan Mazepa after The Poltava Battle

Mülteci Kral: Demirbaş Şarl

1697’de İsveç Kralı XI. Karl’ın yaşayan tek oğlu olarak 15 yaşında tahta geçen XII. Karl, yedi ay süren kayyum hükümetin ardından dizginleri tamamen eline aldı ve Poltava Savaşı’na kadar İsveç’i zaferden zafere götürecek olan serüvenine başladı. 18 yaşına geldiğinde ülkesini parçalama gayesiyle bir araya gelmiş düşmanların meydan okumasıyla karşılaştı. Ancak gençliğinden ötürü kendisiyle alay edilen Kral, sanıldığı gibi toy değildi.

Kuzeyi Titreten Kral

Osmanlı’nın II. Viyana Bozgunu’nu müteakip 16 yıl süren savaşlar Lehistan’ı güçten düşürmüş ve bir zamanların büyük devleti, yayılma arzusunda olan mücavir devletlerin iştahını kabartır hale gelmişti. Üstelik kral seçiminde takip edilen yanlış usûller devleti yabancı ülkelerin müdahalesine açık hale getirmişti.[1] Rus Çarı I. Petro; siyasi hamlelerle Saksonya Elektörü I. Frederick Augustus’u II. Augustus (Osmanlı kaynaklarında Nalkıran olarak geçer. Zira bu şahsın, fiziki kuvvetini göstermek için at nallarını kırıp bükme gibi bir âdeti vardı.) namıyla Lehistan Kralı seçtirmeye muvaffak olmuş ve akabinde İsveç’i Baltık Denizi’nden atmak amacıyla onunla anlaşmıştı. Holstein’daki İsveç nüfuzunu kırmak isteyen Danimarka da bu ikiliye katılarak, İsveç’i tümüyle saf dışı etmek üzere üçlü ittifak oluşturmuştu. Leh kuvvetlerinin saldırısıyla Vestfalya Barışı sonrası Avrupa’yı yeniden şekillendirecek olan Büyük Kuzey Savaşı başlamış oluyordu (1700). Bunun üzerine süratle hareket eden İsveç Kralı, İngiltere ve Hollanda’nın desteğinden emin bir vaziyette Danimarka’ya saldırdı. Bir aydan kısa bir sürede Danimarka’yı ezme başarısını gösteren genç Kral, Travendal Barışı ile düşmanlarından ilkini saf dışı bıraktı (18 Ağustos 1700).

Danimarka’nın çekildiğinden habersiz olan Ruslar derhal İsveç’e saldırarak Fin Körfezi’nin güneyinde önemli bir mevki olan Narva’yı muhasara etti. Ancak Ruslar ne yaptılarsa da bu kaleyi ele geçiremediler. Rus Çarı’nın Narva’ya intikal etmesi de sonucu değiştirmedi. Bu esnada Danimarka’nın yenildiğini haber alan II. Augustus’un sıranın kendisine geldiğini düşünerek Riga Kuşatması’nı kaldırıp geri çekilmesi Karl’ın kozunu güçlendirdi. Dokuz on bin kişilik bir kuvvetle vakit kaybetmeden Narva’ya koşan İsveç Kralı, Narva yolunu tutmuş olan Şeremetev kumandasındaki Rus süvarilerini mahvetti. İsveç ordusunun üzerlerine geldiğini haber alan Büyük Petro, ordusunu terk ederek ardına bile bakmadan kaçtı. Kırk bin kadar askerle direnme kararı alan Ruslar kendilerinin dörtte biri kadar kuvvete sahip olan Karl’ın gazabına uğradılar. Yarma harekâtıyla önce süvarileri, daha sonra da piyadeleri bertaraf eden İsveç ordusu, 20.000 esir ve bütün top ve cephanesiyle Rus ordugâhını ele geçirdi. Ancak İsveç Kralı, bu parlak zaferden hakkıyla istifade edememiş, Rusları takip edip tümüyle yok etmesi gerektiği yerde yüzünü II. Augustus’a çevirdiği gibi, esir ettiği 20.000 Rus’u da oracıkta serbest bırakmıştı. Çar ise toparlanmak için bu fırsatı değerlendirmesini bilmiş, en büyük kaybı olan topları telafi etmek için kilise çanlarını dahi eritmekten geri durmamıştı.[2]

Rusları savaş dışı bıraktıktan sonra Lehistan’a giren XII. Karl, davasının II. Augustus ile olduğunu Lehlilere açıkça beyan etmiş, bir müstevli gibi karşılanmak istememişti. Leh halkının önemli bir kısmının Augustus’a muhalif olmasının işini kolaylaştıracağını düşünüyordu. Ancak Lehliler zaman içerisinde Augustus’u destekler hale gelmişlerdi ve Karl’a işgalci gözüyle bakıyorlardı. Klişov Meydan Muharebesi’nde İsveçlilerden sayıca iki kat üstün olan II. Augustus’un Leh-Sakson kuvvetleri, Karl tarafından bozguna uğratıldı (19 Temmuz 1702). İsveç, Lehistan’ın büyük bir bölümünü ele geçirdi. Tüm bunlar yaşanırken Orta ve Batı Avrupa, İspanya Veraset Savaşları ile çalkalanmaktaydı. Avusturya, İspanya, Fransa, Büyük Britanya ve Hollanda gibi düvel-i muazzamanın bu savaşlarda kan kaybetmesiyle İsveç, Kuzey ve Doğu Avrupa’nın görece en büyük gücü haline gelecekti. Namağlup Kral Karl’ın her an başını ezebileceği zayıf bir güç olarak gördüğü Ruslar ise Lehistan meselesiyle uğraşan İsveçlilerin bu durumundan azami derecede istifade etmişlerdi. Büyük Petro, Ladoga Gölü’nden Neva mansabına kadar olan yerleri işgal etmiş ve burada “yeni düzen”in etten kemikten meyvesi olan yeni başkenti Petersburg’u inşa etmeye girişmişti. Şehrin 32 km kuzeybatısındaki Kronstadt Adası’na da bir kale kondurarak Batı medeniyetine açtığı bu pencerenin güvenliğini temin etmişti. Bunlara ilaveten, üç sene önce yüz kızartıcı bir mağlubiyet yaşadığı Narva Savaşı’nın intikamını Narva ve Dorpat Kalelerini ele geçirerek almıştı. Ruslar, eninde sonunda üzerlerine gelecek olan İsveç baltasını kırmak için var güçleriyle mücadele ediyorlardı.

XII. Karl’ın parlak zaferlerine rağmen II. Augustus tahttan bir türlü vazgeçmiyordu. Nihayet Ocak 1704’te Varşova’da toplanan Diyet Meclisi, Augustus’un krallığına son verilmesine ve XII. Karl’ın adayı Poznan Voyvodası Stanislaw Leszczynski’nin taç giymesine karar verdi. Ancak yeni Kral, tahtında henüz bir ay oturmamışken II. Augustus’un Varşova’yı işgal etmesiyle İsveç Kralı’nın yanına iltica etti. Kral Karl’ın derhal Lehistan’a dönmesi üzerine Augustus, vatanı Saksonya’ya kaçtı. Rusların üzerine gitmeden evvel Augustus’u tümüyle savaş dışı bırakmak isteyen Karl, tekrar Leh tahtına oturan Leszczynski ile Ruslara karşı anlaşarak Saksonya yollarına düştü.

İsveç ordusu, 1706’nın başlarında Fraustadt Savaşı’yla Saksonya kuvvetlerini imha etti. [Fraustadt Savaşı’nda hilal taktiği uygulayan İsveç Generali Rehnskiöld’ün Cannae Savaşı’nı (M.Ö. 216) taklit ettiği söylenir.] Tümüyle savunmasız kalan Nalkıran Augustus; Avusturya, İngiltere ve Hollanda aracılığıyla barış önerdiyse de Kuzey’in Demir Yumruğu’nu kızdırmıştı bir kere… XII. Karl, Saksonya’yı işgal etti (16 Eylül 1706). Başkent Dresden’deki Meclis, Augustus’un İsveç Kralı ile anlaşmasına onay verdi. Karl’ın Saksonya’ya girişinden sekiz gün sonra Altranstadt Barışı imzalandı. Buna göre Augustus II the Strong, Lehistan üzerindeki tüm haklarından vazgeçmeyi taahhüt ediyordu. Düşük Kral’ın murahhasları XII. Karl’dan Saksonya’yı terk etmesini istedilerse de İsveç Kralı buna yanaşmayarak kışı orada geçirdi. Saksonyalı murahhaslar; antlaşmanın, o sırada Doğu Lehistan’a girmiş olan Rusların yanında bulunan Augustus’un can güvenliğini tehlikeye sokmaması için onun imzasından sonra yürürlüğe girmesini Karl’dan rica ettiler ve o da bunda bir sakınca görmedi.[3] Antlaşma şartlarını gören ve kabul etmekten başka da çaresi kalmayan Augustus, muahedeyi imzalayarak Dresden’e gönderdi. Ne var ki yine yerinde durmayacaktı. Rus ordusu yakınlardayken beraberindeki Saksonya kuvvetleriyle Lehistan’da bulunan İsveç kuvvetlerine son bir taarruz girişiminde bulunduysa da Ruslarla birlikte geri püskürtüldü. Demiri büken Augustus, XII. Karl’ın bileğini bükememişti… İsveç Kralı’nın bu başarıları Rusları taktik değişikliğine yöneltti ve Çar Petro Lehistan’ın doğusundaki ordularını geri çekti.

Stanislaw Leszczynski, her ne kadar Rusların ülkesine girmesiyle İsveç Kralı’nın yanına kaçmışsa da artık Lehistan Kralı’ydı. Çar I. Petro’nun üzerinde kimsenin oturmadığı Leh tahtını sağda solda kendisine müttefik olacaklara teklif etmesi de sonucu değiştirmedi. İsveç Kralı, Osmanlı Devleti ile irtibata geçti ve tüm bu cereyanın içyüzünü arz ederek Devlet-i Aliyye’den Leszczynski’nin tanınmasını istedi. Dîvân-ı Hümâyûn’dan gelen cevap olumluydu ve böylece Osmanlılar Rusların aleyhinde olduklarını açıkça ortaya koydular (1707).

Rus Avı

XII. Karl’ın Narva Zaferi’nden sonra 6 yıl boyunca Lehistan ile uğraşması Ruslara bellerini doğrultacak zamanı vermişti. 1707 Baharı’nı ordusunu takviye ve talim ile geçiren Kral, Ağustos’ta 40.000 kişilik ordusuyla Lehistan’a hareket etti. Fakat Rusların en stratejik noktaları büyük kuvvetlerle tuttuğunu görecekti. Bunların ilki Vistül Nehri geçidi idi. Burada büyük bir Rus kuvvetiyle karşılaşan Kral, ordusunu müthiş biçimde sevk ve idare ederek uzun bir yürüyüşten sonra bu nehri geçmeye muvaffak oldu. Tarih boyunca kaderi nehirlerle çizilen Avrupa’da yine bir savaşın seyri nehirlerle belirleniyordu. Vistül’ü aşan İsveç Kralı, Neman Nehri önünde daha büyük bir Rus kuvvetiyle karşılaştı. Fakat Kuzeydoğu Avrupa’nın ırk, ulus, din tanımayan soğuğu taraflara geçici bir barış getirmişti. Karl, Doğu Prusya’da kışladı.

Şubat 1708’de Rusların Lehistan’daki en müstahkem bölgesi Grodno’yu işgal eden İsveçliler, Dinyeper Nehri boyunca kaçan Rusları korkunç soğuklara rağmen takip ediyorlardı. Böylece Haziran’a kadar tüm Lehistan Ruslardan arındırılmış oldu. Kral Karl, ordusundan 8.000 kişilik bir kuvveti Lehistan’da hâkimiyetini tümüyle tesis edemeyen müttefiki Leszczynski’yi koruması için bıraktı. Bu suretle gücünü azaltan Kral, otuz bini biraz geçen kuvvetleriyle Rus topraklarına girdi. Rusların geçtikleri yerlerde bir ordunun yarar sağlayabileceği hiçbir şey bırakmaması İsveç Kralı’nın durumunu zora sokuyordu. Şans, Rusların yüzüne mi gülmeye başlamıştı?..

İsveçlilerin önünden zayiat vermeden çekilen Rusların düzenli ordusunun mevcudu 60.000’e ulaşmıştı. Bunun dışında düzensiz birlikleri de vardı. Rus askerleri her ne kadar İsveçliler gibi talimli olmasalar da Büyük Petro ordusunu ıslah etmiş ve komutayı tecrübeli Alman subaylarına bırakmıştı. Haziran 1708’de Dinyeper Nehri boyunca ilerleyen İsveç ordusu, Rusları şaşırtan birkaç seri manevrayla Berezina Nehri’ne ulaştı. Kaçmaktan usanan Rus ordusu Holoviç’te İsveçlileri göğüslemeye karar vererek güçlü bir savunma hattı oluşturdu. Ancak Narva önlerindeki senaryo yeniden oynanıyordu. Karl, yine kendisinden iki kat fazla sayıda olan Rus ordusunu yarma harekâtıyla perişan etti. Ruslar Dinyeper’in doğusuna çekildiler.

Karl, İsveç’ten gelecek takviye birliklerine planladığından bir ay sonra bile kavuşamamıştı. Mamafih bu birliklerin çok yaklaştığına dair bir haberin ulaşması üzerine Mohilev’deki karargâhını terk edip Moskova’ya yürüdü. Rusları şaşırtmak maksadıyla Smolensk üzerinden gidecekmiş gibi hareket edip düşmanını oraya çekti. Daha sonra Tatarsk’tan güneye doğru hareket etti. Fakat burada takviye birliklerin yaklaştığı haberinin asparagas olduğu anlaşıldı. Kral, stratejik olarak çok pahalıya mal olacak bir hata yapmıştı. Zira takviye birliklerle arasına Rusların sarkması tehlikesi doğdu.

Osmanlılarla Temas

İsveç Kralı’nın Lehistan’da giriştiği işler Osmanlıların dikkatini cezbetmiş, bizzat hükümet adına olmasa da, Sadrazam Çorlulu Ali Paşa Karl ile temasa geçmesi için Özi Valisi ve Bender Muhafızı Yusuf Paşa’ya emir vermişti. Bunun üzerine Yusuf Paşa, Saksonya’dan Lehistan’a hareket etmek üzere olan İsveç Kralı’na Yergöğülü Mehmed Efendi ismindeki bir şahsı göndermişti (1707). Mehmed Efendi Torn’da Kral ile görüşmüş, Osmanlıların kendisine yardım edip etmeyeceğini soran Kral’a mesafenin uzaklığından dem vurmuş, fakat Kamaniçe’ye (Eyalet-i Podolya’nın merkezi) kadar gelirse yardım edebileceklerini kendi hesabına vadetmişti.[4] İsveç Kralı ve Stanislaw Leszczynski, Osmanlılardan Rusların ve II. Augustus taraftarlarının Lehistan’dan çıkarılmasına yardım etmelerini rica ediyorlardı. Karl’ın Yusuf Paşa’ya ilettiği istekleri şunlardı:

  • Devlet-i Aliyye’nin dostuna dost, düşmanına düşman olmak
  • Konstantiniyye’de bir İsveç elçisi bulundurmak
  • Ticaret anlaşmaları yapmak
  • Cezayirlilerce ele geçirilmiş İsveç kalyonunu geri almak
  • Lehistan’daki Rusları ve Augustus taraftarlarını uzaklaştırmak[5]

İsveç ve Leh Krallarının her ikisi de yakın zamanda bir elçi göndereceklerini söylüyorlardı. Yusuf Paşa, Mehmed Efendi’nin getirdiği mektupları derhal İstanbul’a gönderdi. İsveç kalyonunun Osmanlı-İsveç münasebatının başlamasından önce ele geçirilmesi sebebiyle dördüncü maddenin yerine getirilemeyeceği; Ruslara karşı harekete geçmenin sıkı bir Osmanlı-İsveç dostluğuna ve bundan böyle Osmanlı’nın onayı olmadan Ruslarla herhangi bir anlaşma yapılmaması şartına bağlı olduğu, zira Ruslarla barışı bozmadan İsveç’e yardım edilemeyeceği Yusuf Paşa’ya iletilmiş ve derhal İsveç ile dostluk kurması istenmişti. Ruslarla savaşma isteğinde olan Çorlulu Ali Paşa, İsveç Kralı’na Yusuf Paşa’nın ağzından yazdığı mektubunda Kırım Hanı’nın bir ordu ile yardımına koşacağını söylemişti. Fakat barışı bozmak istemeyen Padişah III. Ahmet tüm bunlardan habersizdi. Yusuf Paşa ile aralarında defalarca mektup gidip gelen İsveç Kralı, Ruslara karşı tek başına başarı elde edebileceğini düşünerek bir süre sonra müzakerelere son vermişti. Ancak Poltava’ya kadar inip batıdan herhangi bir yardım alma umudu kalmayınca tekrar Osmanlılara ve Kırım Hanı’na yanaştı. Sadrazamın emriyle hareket eden Bender Muhafızı Yusuf Paşa, Kırım Hanı’na İsveç Kralı XII. Şarl’a yardım etmesini salık veriyordu. III. Ahmet’in ise bu işlerden hala haberi yoktu.

Padişah, Yusuf Paşa’nın işlerini haber alınca bunların Ruslarla olan barışa aykırı olduğu gerekçesiyle Vezir-i Azam’ı bir güzel payladı ve Kırım Hanı’na da barışı bozacak bir harekette bulunulmamasını emretti. Bu sefer yeni gelişmelerden haberi olmayan, İsveç Kralı’ydı. Padişah’ın bu hareketinden bihaber olan Karl, ilkbaharda Poltava dolaylarında kendisine yardım geleceğini umuyordu.

Kuzey Yıldızı Sönüyor

İsveç ordusunun güzergâhındaki her şey imha edildiği için orduda iaşe sıkıntısı baş gösterdikten maada, anavatandan gelen takviyeler Lesnaya’da Rusların saldırısına uğrayarak 7.000 kayıp verdi ve beraberinde getirdikleri tüm savaş malzemesi de zayi oldu. Karl, Moskova’yı ezmekten vazgeçmek zorunda kaldı. Ukrayna’yı Ruslardan almak için mücadele eden Ukrayna Kazakları Hatmanı Mazepa ile birleşmek üzere güneye hareket etti. Rusya’nın can damarlarından biri olan Ukrayna’yı almak suretiyle düşmanına ölümcül bir darbe indirmeyi planlıyordu. Esasen Mazepa ile daha Saksonya’da iken anlaşmıştı.[6] Karl, Rus topraklarına girmesinin ardından faaliyete geçmesi karşılığında Mazepa’ya bağımsız bir Ukrayna Krallığı vadetmişti. Kışı geçirmek ve ordusunu Kazaklarla takviye etmek üzere Ukrayna’ya girdi (8 Kasım 1708). Burada Ivan Mazepa ile buluşan Karl, ona kral muamelesi yaparak müttefikinin gururunu okşadı. Mazepa’nın İsveçlilerle iş birliği yapması üzerine Mençikof komutasındaki Ruslar Kazakların merkezi Baturin’i ele geçirdi. İsveçlilerin haddinden fazla güneye inerek Lehistan ile bağlantılarını koparmasını fırsat bilen I. Petro, Mareşal Goltz kumandasındaki kuvvetleri Kiev’e yığdı. Böylece İsveç Kralı’na batıdan gelecek yardımlar engellenmiş oluyordu.

Ukrayna’da iaşe sorununu gideren İsveçliler tekrar Moskova’ya yürümeye karar verdiler. Karl, Kırım Tatarlarının Moskova’ya yaptığı akınlarda kullandıkları geleneksel yolu takip etmek istedi. Bunu önceden tahmin eden Ruslar bu güzergâhtaki önemli bir mevki olan Belgorod’a yığınak yapmışlardı. İsveç Kralı, buradaki Rus mukavemetini kıramayacağını anlayınca Poltava-Harkov-Belgorod yolunu izleyerek Moskova’ya ulaşmak istedi. Bu yol üzerindeki Kolomak mevkiini ele geçirdiyse de karların erimesiyle kabaran nehirler ilerleyişini çok yavaşlatıyordu. Harkov’un alınamayacağını anlayan Kral güneye çekilmeye başladı. 1709 Mayısı’nın ortalarında kendileri için büyük stratejik öneme sahip olan Poltava Kalesi’ni kuşattı. Kale muhafızlarının kuşatmayı kaldırma girişimleri sonuç vermedi.

Dokuz yıldır devam eden savaşların en kritik noktası gelip çatmıştı. Poltava Kumandanı’nın yardım gelmezse kalenin düşeceğini Çar’a iletmesi üzerine Petro, burayı kurtarmaya karar verdi. Poltava’da uzanan Vorskla Nehri’ni kaleye yakın bir yerden geçmeye çalışan Rus kuvvetleri püskürtüldü. Fakat bu muharebede İsveç Kralı Karl, uyluğuna şarapnel parçasının isabet etmesiyle yaralandı. Yürümesi veya ata binmesi mümkün olmadığından komutayı General Rehnskiöld’e bıraktı. Mağrur Kral, Kırım Hanı’nın yardımına geleceğinden emindi.

Ruslar ikinci bir teşebbüsle Vorskla’yı daha kuzeyden geçmeyi denediler. Karl, Rusları nehrin beri tarafına çekip imha etmeyi düşündüğünden buna karşılık verilmedi. Petrovka’dan karşıya geçen Ruslar güneye inerek Jakovtsi’de siperler kazdılar.

İsveç Kralı, Poltava’nın kuzeyindeki karargâhında sedye ile gezdirilerek düşmanı izliyor ve ordusunu teftiş ediyordu. Çok yakında birbirini boğazlayacak olan kuvvetlerin son durumu şu şekildeydi: 23.000’e yakın mevcudu bulunan İsveç ordusunda 30 top vardı. Mazepa’nın kuvvetleri de 10.000 kadardı. Fakat İsveçlilerin 2500’ü hasta olup, 4500’ü de Poltava’yı kuşatmaktaydı. Muhtelif hizmetlerle görevlendirilmiş İsveçlilerin de yokluğuyla Kral’a savaşabileceği 14.000 adam kalıyordu. 70 kadar topa sahip olan Rusların mevcudu ise 45.000 idi. Bunların 32.000’i yaya olup, yayaların da 18.000’i talimli ve savaş tecrübesi olan askerlerdi. Düzenli Rus süvarilerinden başka; Kalmuklar, Don Kazakları ve bir miktar da Boğdan kuvveti vardı. Komuta Mareşal Şeremetev’de idi.[7]

İsveç ordusu sayıca az olmasına rağmen talim ve terbiye bakımından Ruslardan üstün idi. Kral yaralı olduğu için komutayı General Rehnskiöld almıştı. Sedye ile gezdirilen Karl, 7 Temmuz günü öğleden gece yarısına kadar yapılacak harekât için kıtaları teftiş ediyordu.

Ertesi gün Rus ileri hatlarını ele geçirmek üzere yapılan hücum layıkıyla uygulanamadı. Daha sonraki manevralar da netice vermedi. İsveçliler için durum çok kötüydü…

Savaş alanının canlı bir tasviri için Voltaire’e kulak verelim:

“… Poltava’nın sarıldığını haber alan Çar, bütün kuvvetlerine birden saldırı emrini verdi ve genel savaş başladı. Petro, kendi ordusunda alay kumandanı görevindeydi. General Bauer sağı, Mençikof solu, Şeremetof merkezi tutuyordu. Çarpışmalar iki saat sürdü. Karl ayağından yaralı olduğu halde, muhafızlarının taşıdığı bir sedye üzerinde, elinde tabancasıyla saftan safa uçuyordu. Bir obüs parçası muhafızlarından birini öldürdü, sedyeyi parçaladı. Kral’ı mızraklar üzerinde taşımak zorunda kaldılar. Petro’nun elbiselerine ve şapkasına birkaç şarapnel isabet etti. Bütün çarpışmalar boyunca bu iki hükümdar, ateş hattından dışarı çıkmadılar.

Nihayet İsveç safları bozuldu. Karl, o kadar aşağı gördüğü adamın önünde kaçmaya mecbur kaldı. Savaşırken ata binemeyen bu yiğit, şimdi kaçmak için binebiliyordu. Zorda kalınca kendinde bir parça kuvvet bulmuştu. Dayanılmaz ağrılar çekerek atını dörtnala sürerken, bu ağrılar, çaresiz yenilgiye uğramanın acısı ile de birleşerek, onu kasıp kavuruyordu. Borysthen’in karşı yakasına vardığı zaman, Prens Mençikof on bin süvarisi ve topçu kuvvetleriyle yüksek tepelerde göründü. Aralarında bir mareşal, birkaç general ve kabine üyeleri olmak üzere, on sekiz bin yedi yüz kırk altı İsveçli, bu on bin Rus’a esir düştü…”[8]

8 Temmuz gece yarısı, Poltava Savaşı İsveç ordusunun mağlubiyetiyle sonuçlandı.

Osmanlılara Sığınma

Kral yarı baygın bir halde kaçıyordu. Beraberinde 14.000 süvari ve üç dört bin piyade mevcuttu. Hiç ummadığı bir zafer elde eden Petro ise tüm gücüyle düşmanı takip etmek yerine kendini şenliklere kaptırmıştı. Yenile yenile yenmeyi öğrenmişti… Karl, ordusunun başına General Levenhaupt’u getirerek kendisi, maiyeti ve üç yüz kadar muhafızı ile Prevoloçna adındaki Kazak hisarına geldi ve burada Potkalı Kazakların tedarik etmiş olduğu sallarla bir miktar telef vermek suretiyle Çehrin Kalesi karşısından Dinyeper Nehri’ni geçerek Bender’e yürüdü.[9] Böylece Osmanlı sınırlarına girmiş oluyordu. Hatman Mazepa da birkaç bin kişilik kuvvetiyle kendisine eşlik ediyordu. İsveç Kralı, ordusundan ayrılırken Levenhaupt’a Kırım’a inmesini söylemişti.

Kral ve maiyeti Bender’den önce, bir an evvel Rusların takibinden kurtulmak için daha yakındaki Özi Kalesi’ne geldi. Kale muhafızı Abdurrahman Paşa’ya kendilerini içeri almasını söyledilerse de Kral’ın zor durumundan istifade etmek isteyen Paşa, onların kaleyi ele geçirmek için oyun oynayan düşman olabilecekleri ihtimalini ileri sürerek İsveçlileri ve Kazakları kaleye sokmadı. Lakin davetsiz misafirlerini de aç bırakmadı. Nihayet verilen paralara kanaat eden Abdurrahman Paşa, Kral’ı ve Mazepa’yı içeri aldı. Karl, Özi’ye bir buçuk saat mesafedeki bir bölgede üç gün konaklamış, dördüncü günü Bender Muhafızı Yusuf Paşa’nın birtakım hediyelerle gönderdiği Kapıcılar Kethüdası ile beraber Bender’e geçmişti (21 Temmuz 1709).

Bender Muhafızı Yusuf Paşa ile buluşan İsveç Kralı, “Biz Devlet-i Aliyye’ye elçi gönderecektik, meğer kendimizin gelmesi kısmet imiş.”[10] diye içli bir nükte yaptı. Bender Kalesi dışındaki Varinci köyüne (Sonraları buraya Karlstad denecektir.) Kral için yurtluk ve maiyeti için de kışlalar yapılarak durum İstanbul’a bildirildi. Padişah III. Ahmet, Mülteci Kral Şarl’ı misafir kabul edip tüm masraflarının hazineden temin edilmesini emretti. Karl, Padişah’a gönderdiği mektubunda kendisine gösterilen misafirperverliğe teşekkür etti. Osmanlılara sığındığında yirmi yedi yaşında idi.

Türklere Emanet

III. Ahmet, Büyük Kuzey Savaşı’nı layıkıyla okuyamamış, İsveç Kralı’nın Ruslarla giriştiği mücadeleden faydalanamamıştı. Rusların İsveç tehlikesini atlattıktan sonra Osmanlılarla aralarındaki barışa riayet etmeyecekleri besbelliydi. Fakat Padişah bunu görememiş, İsveç ile ittifak kurarak sonraları Osmanlıların başına bela olacak olan Rusları ezme fırsatını elden kaçırmıştı. Gerçekten de böyle oldu. Ruslar kaçan İsveçlileri takip ederken Osmanlı sınırını ihlal ettikleri gibi, Osmanlı topraklarında güvende olduklarını düşünerek kamp kurmuş olan üç yüz İsveç askerini de esir etme cüretinde bulundular.

Petro, her padişah değişikliğinde antlaşmaların yenilenmesi gerektiğini bildiği halde III. Ahmet’in cülusundan sonra II. Mustafa ile yapmış olduğu antlaşmayı yenileme teklifinde bulunmamıştı. Sadece bu bile Rusların gerçek yüzlerini çok yakında göstereceğini apaçık belli ettiği halde III. Ahmet’in basiretsizliği yüzünden Büyük Petro, Karl ile mücadelesini olabilecek en az zararla atlatabilmişti. Padişah’ın politikasının bir hata olduğu gün gibi ortadaydı.

XII. Karl’ın Osmanlılara sığınması o zamanın en büyük siyasi olaylarından biriydi. Ruslar İstanbul’da bulunan meşhur elçileri Pyotr Andreyeviç Tolstoy’un yanı sıra, Moskova’dan bir elçi daha göndererek aralarındaki barışı yenilemeyi, Kazak Hatmanı’nın teslimini, İsveç Kralı’nın kabul edilmemesini veya en azından gözetim altında tutulmasını talep ettiler. Osmanlılar ise Kral’ın yanına Türk birlikleri ve Kazak askeri vererek onu memleketine göndermeyi düşünüyordu. Tolstoy, Kral’a ilişilmeyeceğini, fakat Türk ve Kazak askerlerinin geçişine razı olmadıklarını söyledi. Şüphesiz bu, İsveç Kralı’nı faka bastırmak için bir tuzaktı. Padişah, Rus elçisinin barışı yenileme teklifini gündemine aldı, fakat İsveç Kralı’na müteallik maddeyi pazarlık konusu yapmadı.

Poltava’da Azrail’in pençesinden kıl payı kurtulan Karl, tekrar sağlığına kavuşmuş ve av gezilerine dahi çıkar hale gelmişti. Anlaşılan o ki beş gün kalacağını söylediği topraklarda daha duracaktı. Bir ara memleketine dönmek arzusuyla iki bin kadar askerini keşifte bulunmaları için Piçova (Çernoviç) mevkiine gönderdi. Rus yanlısı politika izlemeye başlayan Boğdan Voyvodası Mihail Rakoviça, yedi yüz kadar İsveçlinin bölgeye geldiğini Ruslara ihbar etti. Haberi alan altı bin kişilik bir Rus kuvveti İsveçlilere baskın düzenleyerek bir kısmını esir ve bir kısmını katletti. Osmanlı Devleti için bu bir casus belli idi. Fakat kurt diplomat Tolstoy’un girişimleriyle tansiyon düştü ve Boğdan Voyvodası’nı azletmekle iktifa olundu. Rakoviça, İsveç Kralı hasebiyle koltuğunu kaybeden tek kişi olmayacaktı…

İsveç Kralı, Türk ilinde birkaç hafta kaldıktan sonra Lehistan yoluyla ülkesine gitmeyi hesap etmişti. Fakat bu süre tahmininden çok daha uzun sürecekti. Osmanlılar, kendisiyle resmi temaslarda bulunması için Kral’dan İstanbul’a bir elçi göndermesini istediler. Mülteci Kral tahtında oturuyormuş gibi saygı görüyordu. Kral; Martin Neugebauer ismindeki kâtibini elçi, General Ponyatovski’yi de gayriresmî temsilcisi olarak payitahta gönderdi. Bundan böyle Karl, Ponyatovski vasıtasıyla Osmanlıları Ruslara savaş açmaya ikna etmek için gecesini gündüzüne katacaktı.

Ruslarla yenilenen barış bir kısım devlet ricalini tatmin etmemişti. Sadrazam Çorlulu Ali Paşa hakkında homurtular yükselmeye başladı. Rus elçisi Tolstoy’un Ali Paşa’ya yüklü miktarda rüşvet vererek antlaşmayı kabul ettirmesi iddiaları da bardağı taşıran son damla oldu. Öte yandan Kral Karl da antlaşmanın yenilenmesinden sonra memleketine gitmesi için tahsis edilen 10.000 altını ve bizzat Padişah’ın gönderdiği mükemmel donanımlı bir at ile 25 eyersiz atı kabul etmiş, Sadrazam’ın gönderdiği bir tam donanımlı at ile 3 eyersiz atı ise reddetmişti. Çorlulu Ali Paşa’dan kimse hoşnut değildi. Hal böyleyken öteden beri Sadrazam’ın kemer sıkma politikasına muhalif olanlar Ali Paşa’nın azline muvaffak oldu. Soyu sebebiyle kayırılan Köprülü Numan Paşa sadaret mührünü devraldı. Fakat Numan Paşa diplomasiden hiç anlamıyordu. İsveç Kralı’nı 40.000 kişilik bir orduyla Lehistan üzerinden memleketine göndermek için hazırlık yapılmasını emretti. Bu hareketin savaş sebebi olduğunu göremeyen Paşa, Padişah tarafından azledildi. Köprülüzade’nin yerine Baltacı Mehmed Paşa sadarete getirildi.

Baltacı Mehmed Paşa, antlaşmaya mugayir hareket eden Rusların üzerine gidilmesi fikrindeydi. Kırım Hanı Devlet Giray da Rus tehlikesinin büyüdüğüne ve Ruslara karşı sefere çıkılması gerektiğine dair mektuplar gönderiyordu. Filhakika Ruslar, Azak’ta bir donanma inşasına giriştikleri gibi Osmanlı’nın Balkanlardaki Ortodoks tebaasını da isyana teşvik ediyordu. Tüm bunlar kabul edilemezdi.

Bu esnada Karl da boş durmuyor, Poltava’nın intikamını almak için kalabalık Türk ordusunu Petro’nun üzerine göndermeye çabalıyordu. Kral’ın temsilcisi Ponyatovski, Dersaadet’te başarılı lobi faaliyetleri gerçekleştiriyordu. Nihayet Rusya’ya savaş ilan edildi. İsveç Kralı’na gün doğuyordu…

Serdar-ı Ekrem Baltacı Mehmed Paşa, 1711 Prut Seferi’nden Rusları kayıtsız şartsız teslime mecbur ederek başarıyla dönmüştü. Fakat Sadrazam’ın Petro’ya imzalattığı antlaşma İstanbul’daki ricali tatmin etmedi. Padişah da önceleri zafer için şenlikler düzenletmişken vezirlerinin etkisiyle Baltacı’nın başarısını sorgulamaya başladı. Prut müzakerelerinde Sadrazam’ın yanında olan ve daima Paşa’ya Rusları kırdırmaya çalışan Kırım Hanı Devlet Giray ve İsveç Elçisi Ponyatovski de Baltacı’nın zaferini karalamada başarılı oldular. Tüm bu olumsuz havadan haberdar olan Sadrazam, payitahta dönüşünde Edirne’de konaklayıp suların durulmasını beklemeye karar verdi. Paşa’nın bu hareketinin bir darbe hazırlığı olduğuna Padişah’ı ikna eden aleyhtarlar Baltacı’nın azlini temin ettiler.

Kalabaliken i Bender

İsveç Kralı’nın kendilerine sığınmasından sonra Ruslarla yaptıkları tüm antlaşmalara Kral’ın salimen ülkesine dönmesi maddesini koyduran Osmanlılar, Prut Barışı’nda da bunu tekrarlamışlardı. Ancak Baltacı’nın tasarladığı bu maddenin somut bir güvencesi yoktu. Kuzu, kurda teslim edilemezdi. Padişah III. Ahmet, Sadrazam’a gönderdiği mektubunda “…muradın İsveç’i Nalkıran’a (II. Augustus) yahut Moskov mel’ununa esir etmek midir? Bir işte emniyet zâhir olmadıkta ol iş nice şürû olunur?” diyerek Paşa’yı azarlamıştı. XII. Karl’ın canı emin ellerdeydi.

İsveç Kralı’nın uzadıkça uzayan ikameti Osmanlı Devleti’nin en mühim meselelerinden biri olmuş ve uluslararası bir problem haline gelmişti. Kral’ın yabancı bir ülkede oturmakta ısrar etmesi tüm Avrupa’yı huzursuz ediyordu. Padişah ve Dîvan, Karl’ı kalabalık maiyetiyle beraber memleketine göndermek için birkaç teşebbüste bulunmuşlarsa da başarılı olamadılar. Yeniçeriler artık, bir türlü gitmek bilmeyen Kral’a “Demirbaş” diyorlardı. Karl’ın amacı ise Osmanlı’yı kat’i bir Rus savaşına sürüklemeden gitmemekti. Zira Rusya Devleti yok edilmedikçe yahut kabul edilebilir sınırlara itilmedikçe, pek yakında onu durdurmaya İsveç’in de Osmanlı’nın da kudretinin yetmeyeceğini, son tarihî fırsatların içinde bulunulduğunu çok iyi anlamıştı.[11]

Demirbaş Şarl’ın Osmanlı Hükümetinin memleketine dönmesi için verdiği beş yüzer kuruştan 1000 kese akçeyi almasına rağmen gitmekte tereddüt etmesi kendisini götürmekle vazifeli yeni Bender Muhafızı İzmirli İsmail Paşa tarafından İstanbul’a bildirildi. Bunun üzerine Dîvanın Padişah’la yaptığı görüşmede gitmesi için son bir teklif daha yapılması ve kabul etmediği takdirde Edirne’ye getirilip sonra icabına göre hareket edilmesi, şayet gelmek istemezse cebren Selanik’e getirilmesi kararı alındı.[12]

İsveç Kralı’nın kendisini almaya gelen yeniçerilere direnmesi üzerine iki tarafın kuvvetleri birbirine kılıç çekti. Karl, çılgınca bir işe girişmişti. 31 Ocak 1714’te yeniçeriler top atışıyla İsveç kampını bombalamaya başladı. Bu, bir netice vermeyince ertesi gün, 1 Şubat’ta, yalın kılıç kampa saldırdılar. Demirbaş Şarl, beraberindeki 40 kişiyle 600 kişilik yeniçeri gücüne -bunların arasında Bender sakinleri de vardı- karşı koymaya çalışıyordu. Göğüs göğüse mücadelede kendisini yıllardır cömertçe ve hiçbir tahkiratta bulunmadan ağırlayan ülkenin askerlerini biçmekten çekinmedi. Kral, çareyi malikânesine sığınmakta buldu. Fakat Osmanlı okçularının attığı ateşli oklar yüzünden bina alev almıştı. Pencerelerden girme teşebbüsünde bulunan birkaç yeniçeri yere serildikten sonra çaresiz, dışarı çıkarak teslim oldu. Kalabalık yeniçeri grubuyla yaşanan bu çatışma daha sonra Kalabaliken i Bender (Bender Karmaşası) olarak adlandırıldı. (Hatta İsveççedeki “kalabaliken” sözcüğü Türkçe “kalabalık”tan geçmiştir ve “şamata, karmaşa, büyük düzensizlik” anlamlarına gelir.)

Yuvaya Dönüş

Karl, Bender’den alındıktan sonra Dimetoka’ya getirildi. Fakat Mülteci Kral’a yapılan bu çirkin muamele karşılıksız kalmayacaktı. Bender’deki arbede Osmanlı kamuoyunu çok rahatsız etmişti. Bu olayın mesulleri olarak görülen Şeyhülislam Ebezade Abdullah Efendi, Kırım Hanı Devlet Giray ve Sadrazam Süleyman Paşa azlolundu. Bender Muhafızı İsmail Paşa da önce Azak Kalesi muhafızlığına, bir ay sonra da Sinop’a sürüldü.

Kral, Dimetoka’daki günlerini satranç oynayarak ve Osmanlı donanması üzerine araştırma yaparak geçiriyordu. Hatta ülkesine döndükten sonra Osmanlı kalyonlarından esinlenerek çizdiği tasarımları hayata geçirecek ve böylece meşhur İsveç savaş gemileri Jarramas (Yaramaz) ve Jilderim (Yıldırım) ortaya çıkacaktı.

Ağustos 1714’te yolların artık güvenilir olduğu haberini alan Demirbaş, memleketine gitmek için izin istedi. Yine de her ihtimale karşı tebdil-i kıyafet üzere gitmeyi planlıyordu. Hareket etmeden evvel kendisi sakal bıraktığı gibi on beş subayına da sakal bıraktırdı. 1500 kişilik maiyetini üç yüzerden beş bölüğe ayırdı ve her bölüğün başına üç sakallı subayını tayin etti.[13] Nemçe sınırına kadar 600 kişilik bir Osmanlı kuvveti refakatinde giden Kral, postacı kılığında Viyana, Bavyera, Hanover ve Mecklenburg güzergâhını takip ederek Stralsund’da beş kola ayırdığı kuvvetleriyle birleşti. At sırtında 14 günde 2.152 km yol kateden Kral, buradan salimen memleketine intikal etti. Türk topraklarında beş yıl üç ay kalan Demirbaş Şarl’ın bu günlerinin hatırası olarak kız kardeşine gönderdiği mektubundaki şu satırlar kaldı:

“Poltava’da esir oluyordum. Bu, benim için bir ölümdü; kurtuldum. Bug (Aksu) Nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi. Önümde su, arkamda düşman, tepemde cehennemler püsküren güneş! Su beni boğmak, düşman beni parçalamak, güneş beni eritmek istiyordu. Gene kurtuldum. Fakat bugün esirim, Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin, suyun yapamadığını onlar yaptılar: Beni esir ettiler. Ayağımda zincir yok, zindanda da değilim. Hürüm, istediğimi yapıyorum. Lakin gene esirim; şefkatin, ulüvv-i cenabın, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar şefkatli, bu kadar âlicenap, bu kadar asil ve bu kadar nazik bir milletin arasında, hür esir gibi yaşamak bilsen ne tatlı!”[14]

Ölümü

Ülkesini Bender’den gönderdiği talimatlarla idare eden Karl’ın yokluğunda İsveç’in, Krallarının aleyhine bir eylemde bulunduğu görülmedi. Vatanına avdet edince önemli mevkilerin Ruslar ve Danimarkalılar tarafından işgal edildiğini gördü. Karşılaştığı vahim durum karşısında yılmayan Kral, ülkesini eski günlerine kavuşturmak için derhal işe koyuldu. Dönüşünden tam dört yıl sonra, 30 Ekim 1718’de, Norveç’te, Fredriksten’i kuşatırken şakağına isabet eden bir kurşun Kral’ın macera dolu yaşamına son verdi. Öldüğünde 36 yaşındaydı…


[1] Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, 2. Cilt, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 1994, s. 306

[2] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, 4. Cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2007, 6. Baskı, s. 51

[3] Uzunçarşılı, a.g.e., s. 54

[4] Uzunçarşılı, a.g.e., s. 59

[5] Uzunçarşılı, a.g.e., s. 59

[6] Uzunçarşılı, a.g.e., s. 57

[7] Uzunçarşılı, a.g.e., s. 62

[8] Voltaire, Türkler Müslümanlar Ötekiler, İstanbul: İgüs Yayınları, 2012, 5. Baskı, s. 105

[9] Uzunçarşılı, a.g.e., s. 63

[10] Aksun, a.g.e., s. 310

[11] Yılmaz Öztuna, Büyük Osmanlı Tarihi, 4. Cilt, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 1994, s. 467

[12] Uzunçarşılı, a.g.e., s. 93

[13] Uzunçarşılı, a.g.e., s. 95

[14] Aksun, a.g.e., s. 321

Gökhan Özenç

4 Yorum