Vasily Perov - Dispute on the Confession of Faith

Ortodoksluk Kavramı Üzerine Umumi Bir Bakış

Bu çalışmamızda üç semavi din genelinde fakat Hıristiyanlık özelinde Ortodoksluk kavramına değineceğiz. Bu kavramsallaş-manın hangi kurumsallaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıktığını incelemeye çalışacağız.

Ortodoks kelimesi Yunanca “orthos” (true, right, stright) ile “doxa” (düşünce, inanç) kelimelerinin birleşiminden oluşmakta ve genel kabul görmüş normlara ve dinsel inançlara bağlılığı ifade etmektedir.

Bu çalışmada ortodoksluğun bu tanımı üzerinden bir değerlendirme yapılmaya çalışılacaktır. Bu anlamda ortodoksluktan kastımız Doğu Avrupa ülkelerinde yaygın olan mezhepsel Ortodoksluk değildir.

Ortodoksluktan bahsetmek heterodoksluktan bahsetmemizi zorunlu kılmaktadır. Zira bu iki doktrin birbirinin ikizi mesabesindedirler, ancak yekdiğeriyle malum ve mevcutturlar. Bu anlamda üç semavi dindeki ortodoks – heterodoks mücadelesinden örnekler sunmaya çalışacağız. Fakat çalışmamızın temelinde Batı Avrupa’nın Katolik ortodoksisinin gelişim süreci yer alacaktır.

Birinci Bölüm: “Hıristiyanlığın Heretik Başlangıcı”

a) Ortodoks Yahudilik – Heterodoks Hıristiyanlık

Hz. İsa’nın Filistin bölgesinde Yahudi bir toplum içersinde doğup yaşadığı bilinmektedir. Bu dönem Yahudi geleneği birbirinden farklı özellikleriyle dikkat çeken çeşitli akımlar içermektedir. Bunları kendi aralarında ortodoksi içersinde yer alanlar ve heterodoksal mezhepler şeklinde iki ana gruba ayırmak mümkündür. Yahudi ortdoksisi ya da Yahudi ana cemaati içersinde yer alan grupların içersinde en büyüğü Ferisilerdir. Yaygın halk inancını temsil eden Ferisiler hem yazılı Torah adını verdikleri Tanah’ı (Yahudi kutsal kitabı) hem de sözlü Torah dedikleri din bilginlerine ait yorumlar, fetvalar vb. materyallerden oluşan sözlü geleneği dinde referans olarak kabul ediyorlardı. Bir çeşit Yahudi elitizmini ifade eden Sadukilik ise özellikle tapınak çevresinde etkin bir akımdı. Bunlar dinde referans olarak sadece Tanah’ı kabul ediyorlardı. Gerek Sadukiler gerekse Ferisiler özellikle tapınakta sıklıkla yapılan kanlı kurban törenleriyle ve helal-haram kurallarına yönelik sıkı yaklaşımlarıyla öne çıkıyorlardı. Dönemin yüksek mahkemesi ve yüksek din ve fetva kurulu mahiyetindeki Sanhedrin’de bunlar etkiliydi. Mevcut kaynaklarda Hz. İsa’nın hem Ferisiler hem de Sadukilerle ciddi mücadele içersinde olduğu özellikle Sadukilerin onun mesajına karşı ciddi muhalefet sergiledikleri anlaşılmaktadır. Bu dönemde yine Yahudi ortodksisi içersinde yer alan bir başka akım ise Zelotlardır. Daha ziyade siyasi görüş ve tavırlarıyla dikkati çeken Zelotlar İsrailoğulları milliyetçiliği ve siyasal bağımsızlık üzerine yoğunlaşmış grup olarak tanınmaktadır.

Buraya kadar verilen bilgilerden anlaşılacağı üzerine Yahudi ortodoks din anlayışı belli dini referanslar (Torah ve Tanah gibi) üzerine inşa edilmiş ve tapınak merkezli bir kurumsallaşmaya gitmiştir. Bu kurumsallaşmanın bir sonucu olarak belli törenler ve ritüeller geliştirmiştir. O dönemin yüksek mahkemesi niteleğinde olan Senhadrin ile adeta yüksek fetva kurulu inşa edilmiş ve tüm Yahudi cemaati bu Ortodoks yapının içersinde yer almaya zorlamıştır.

Bu yapının karşısında yer alan Heretik akımlar başından itibaren oluşmaya başlamıştır. Bu heretiklerin karşı çıkıtığı hususlar iki noktada temerküz etmektedir: Dinin dogmaları ve dini ritüeller ile din adamlarının konumu. Bu Heretik karşı çıkış noktaları sadece Yahudi heretikliğine has özellikler olmayıp genel Heretik çıkış noktalarıdır. Bu bağlamda Yahudi Ortodoks akımlarının dinin temel referanslarını tahrif ettiğine dönük kaşı çıkışlar ve din adamlarının yolsuzluğuna ya da tapınak kurumunun yozlaşmasına karşı eleştiriler Yahudi Heretik akımları olan Samaritanlar, Esseniler ve Nasuralar tarafından dillendirilmiştir. Örneğin Samaritanlar Kudüs’ün yerine Samarya’nın daha ön planda olduğunu savunurken, Esseniler tövbeye, günahtan arınıp temizlenmeye önem verilmesini savunuyor ve kanlı kurban törenlerine karşı çıkıyordu. Bunların haricinde Nasuralar ise ortodoksiyi temsil eden Yahudi akımlarını Musa’nın dinini bozmakla, onun Tevrat’ını (Torah) tahrif etmekle suçluyorlar ve tapınak törenlerine karşı çıkıyorlardı. Bu ortodoks yapıya karşı çıkan diğer bir grubun başını ise Hz. Yahya (vaftizci) çekmekteydi. Hz. Yahya yozlaşmış din gruplarını eleştiriyor insanları ise tövbeyle arınmaya davet ediyordu. Hz. Yahya’nın Yahudilerin ve Roma güçlerinin işbirliğiyle ortadan kaldırılması sonucunda onun öğretilerini ve eleştirilerini Hz. İsa üslenmişti. O da Hz. Yahya gibi yozlaşmış dine ve din gruplarına karşı çıkıyor ve mabetlerin haydut inine çevrildiğinden yakınıyordu. Hz. İsa da müesses din anlayışının koruyucuları Yahudiler tarafından ortadan kaldırıldı. Bu anlamda diyebiliriz ki Hıristiyanlık ilk ortaya çıktığında Ortodoks Yahudi yapısının karşısında Heretik bir grup olarak durmuştur.

b) Kudüs ve Helenistik Antakya Cemaati

Hz. İsa’nın ölümünün ardından onun havarilerinin etrafında toplanan takipçiler bir yandan Yahudilerle ve Romalılarla mücadele ediyor, diğer bir yandan ise Helenistik Antakya cemaatinin teolojik öğretilerine karşı çıkıyorlardı. Kudüs’teki baskıdan kaçan Hıristiyan grubun kurduğu bir cemaat olan Helenistik Antakya cemaati önceleri Barnaba ve Hananya öncülüğünü yapıyordu fakat daha sonra bu cemaatin öncülüğünü Pavlus yapmaya başlayacaktır. Evvela Hıristiyanlık düşmanı bir Yahudi olan Pavlus, Şam’a Hıristiyan takipçilerle mücadele için giderken Mesih’in kendisine göründüğünü iddia etmiş ve yeni bir Hıristiyanlık teolojisi geliştirmeye başlamıştır.

c) Pavlus’un Öğretilerinin Roma Sınırlarında Yayılışı ve Kovuşturulan Bir Dinden Devlet Dinine: Hıristiyanlık

Pavlus gerek yazdığı mektuplarla gerekse verdiği vaazlarla Hıristiyanlığın teolojik oluşumunda en fazla katkısı olan kişilerdendir. Kendi teolojik öğretilerini yaymak adına Roma coğrafyasının birçok yerini gezmiştir. Hıristiyanlık bu dönemde Roma topraklarında var olma ve tutunma mücadelesi vermiştir. Pavlus’un ölümünden sonra bilhassa 313 Milano fermanıyla Roma’da Hıristiyanlığa özgürlük tanınmasıyla Hıristiyanlık bilhassa Roma’nın doğu coğrafyasında yüksek oranda bir takipçi kitlesine ulaşmıştır.

Roma İmparatoru Constantine’nin IV. Yüzyılın başlarında Hıristiyanlığı kabul etmesi ve imparatorluğun başkentini Hıristiyan kitlenin yoğunlukta olduğu İstanbul’a taşıması Hıristiyanlığın devlet dini olarak kabul edilmesine giden süreci başlatmıştır. Artık Hıristiyanlık koşuşturmaya uğrayan bir din olmaktan çıkmış ve bir devlet dini haline dönüşmüştür. Bu dönüşüm aynı zamanda Hıristiyan teolojisine de değişiklikler yaratmıştır.

İkinci Bölüm: “Ortodoks Hıristiyanlığın Oluşumu”

I) Kilise Babaları ve Temel Doktrinlerin Belirlenmesi

Kilise Babaları olarak da bilinen Batı Roma’nın önemli din adamlarının Hıristiyanlığın temel dini referanslarına dayanmasını ve kurumsallaşmasını sağlamışlardır. Bu şahsiyetlerin çabasıyla Batı Roma’da Katolik ortodoks yapısı kuvvetli bir şekilde yerleştirilmiştir. Batı Roma’nın yıkılması sonucunda ortaya çıkan siyasi boşluk bu ortodoks yapının kendisini daha güçlendirmesine zemin hazırlamıştır. Bu kilise babaları Hıristiyanlığı belli bir geleneğin devamı olarak sunulmasında ve Hıristiyanlığın dini referanslarının geliştirilmesinde etkili olmuşlardır. Aşağıda bu etkin din adamları hakkında kısa kısa bilgiler verilmiştir:

  • Aziz Jerome (347-420): Kitab-ı Mukaddes’i orijinal dili İbraniceden Latinceye çevirdiğinden ve bu yaptığı çeviri hatalı kabul edilen ve „Yetmişler’ olarak bilinen daha önceki Yunanca çevirisinin yerini aldığından tarihi bir önem kazanmıştır.
  • Aziz Augustinus ( 354-430): “Tanrı Devleti” adlı eseriyle, tanrı devletiyle insanların dünyevi devletleri arasındaki ilişkiler içine bir program hazırlamaya koyulmuş ve bu çalışma yüzyıllarca Avrupa düşüncesinin en büyük metinlerinden bir olarak kalmıştır. Augustinus istisnasız tüm ortaçağ teologlarını etkilemiştir. Augustinus’un ortaçağ hükümdarları üzerinde büyük etkisini olduğunu onlara “devletin doğal hukukunu doğaüstü adalet ve kilise hukukunun parçası haline getirmelerini” salık verdiğini ileri süren siyasi Augustinusçuluk meselesi de vardır. Augustinus ortaçağa bıraktığı miraslardan bir diğeri de manastır hayatını düzenleyen bir tüzüktür ki bu Benedicten tüzüğü karşısında ayakta kalmayı başarmış tek düzenlemedir.
  • Cassiodorus (490-580): Kitaplardan ve kütüphanelerden oluşan bir Avrupa fikrini ilk teşvik eden kişi oydu. Keşişlerin kullanımı için yazdığı “institutiones divinarum et saecularium litterarum” tam bir dünyevi bilimler ansiklopedisidir. Bu anlamda keşişlerin kendilerini dünyevi konularda da geliştirmesini istemektedir.
  • Bede (673-736): Kilise ayinlerinin takvimini saptama ve bunları hesaplama konusunda kilisenin duyduğu gereksinimden esinlenmiş olan bilimsel çalışması yaşadığı dönem için olağan üstü olmuştur.

Yukarıdaki şahsiyetlerin genel özelliklerine ve amaçlarına baktığımızda onların Katolik ortodoks yapısının doktriner ve kurumsal yapısını geliştirdiklerini görmekteyiz. Kilisenin devlet üzerinde bir güç kazanması, din adamlarının dini bilgilerinin yanında dünyevi bilgilerini de artırarak halk üzerindeki üstünlüklerini sağlamlaştırması, kilise ayinlerinin saatini ve takvimini belirleyerek halkın zaman tasarrufu konusunda da kilisenin denetimini artırması mezkûr amaç doğrultusunda yapılmış icraatlardır.

II) Konsüller Geleneği

Hıristiyanlık tarihinde ortaya çıkan çeşitli tartışma konularında belli sayıda kilise/cemaat temsilcilerinin bir araya gelerek yaptıkları toplantıları ifade eden konsül geleneği oldukça erken sayılabilecek dönemlerden itibaren günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Konsül geleneğinin Hıristiyanlığın ortodoks yapısının gelişmesinde çok büyük etkisi vardır. Genel Konsüllerin belirgin özelliklerinden biri, bunların büyük çoğunluğunun zamanın siyasal yöneticilerinin katılımıyla tertiplenmiş olmasıdır. Konsüllerde dini, sosyal ve kilise yapılanmasına yönelik birçok görüşme yapılmıştır. Çeşitli açılardan Hıristiyan inancının formülasyonu, ibadetlerin belirlenmesi, heretik ya da sapkın sayılan kişi ve grupların din dışı ilan edilmesi, kilise içi hiyerarşik yapının ve ruhban sınıfına yönelik hukukun tespiti ve problem kaynağı olarak görülen olay ve güçlere karşı gerekli tedbirlerin alınması bu konsüllerin amaçları dâhilindedir.

Hıristiyan geleneğinde konsüller ayrıca bağlayıcılıkları açısından önem arz etmektedir. Zira Hıristiyan inancında konsüllerden alınan kararlar Kutsal Ruhun tanıklığını ve inayetini taşımaktadır. Dolayısıyla konsüllerde vahiy geleneği devam etmekte, tanrısal irade bir şekilde bu kararlara yansımaktadır.

Konsüllerin genel özeliklerine baktığımızda, Hıristiyan inançlarının ve ibadetlerinin formülasyonu, kilise hiyerarşinin oluşturulması ve heretiklerle mücadele kararlarının alınması hep ortodoks yapının güçlendirilmesine ve korunmasına dönük çabalar olduğunu görmekteyiz.

III) Ortaçağ’da Misyonerliğin Amacı ve Manastırlar

Batı Roma’nın yıkıldığı V. Yüzyıl sonrasında dini alanın yanında siyasal alanda da iktidarını ilan eden Papalığın dinsel ve siyasal anlayışıyla bu çerçevedeki açılımları, Roma misyonerlik faaliyetlerinin merkezinde yer aldı. Bu anlamda Ortaçağ’da misyonerlik, resmi din söylemiyle adeta özdeşleşen siyasal iktidarın/gücün kendi kültürel ve siyasi etki alanlarını genişletme çabasına yönelik çalışmalar olarak gerçekleşmiştir.

Bu misyoner faaliyetlerin başarıya ulaşmasında etkin olan amiller de Katolikliğin Ortodokslaşmasında önemlidir. Bunlar;

Hıristiyan misyonerlerin Hıristiyan yöneticilerden/ İmparatorlardan sağladıkları destek, Örneğin Charlemagne kuzey halklarıyla yaptığı anlaşmalara yörenin Hıristiyanlaşması ve Hıristiyan misyonerlere her türlü kolaylığın sağlanması şartlarını koydurmuştur.

Manastır yaşantısı (bilhassa kırsal bölgelerde Hıristiyanlığı yayarken birer üs olarak kullanılmakta) kırsal alanda Hıristiyanlık orada yaşayan insanların uygar dünyaya adapte olma misyonunu da yüklenmiştir. O dönemin tarım teknolojisini ve eğitsel değerlerini bu insanlara taşıyan misyonerler Hıristiyanlık ile teknik ve eğitsel değerlerin özdeş olduğunu bir diğer tabirle uygarlıkla Hıristiyanlığın özdeş olduğunu telkin etmişlerdir.

Bu misyonerlik faaliyetlerinin bir sonucu olarak Katolik ortodoksisi nüfuzunu kırsal ve çevre bölgelerde – ki bu mekânlar Heretik akımlarının oluşmasına en müsait yerlerdir – de artırmıştır. Bir diğer önemli nokta ise Charlemagne örneğinde olduğu gibi müesses – ortodoks dini yapıya entegre olmak belli bir gücün elde edilmesini de sağlamıştır. Karolenjlerin hanedanlıklarını ortodoks – papal yapıya kutsatma/onaylatma çabası ayrıca bunun sağlayacağı güçle bulundukları bölgede etkin olma çabasıdır da.

IV) Cluny Tarikatı ve Haçlı Seferi Çelişkisi

Cluny tarikatı ortaçağ Avrupa’sında Katolik ortodoks yapıyı güçlendirme noktasında; dindarlığı ya da resmi dini söylemi yaymak, heretiklerle mücadele etmek ve Haçlı Seferleri’ne zemin hazırlamak gibi önemli etkileri olmuş bir tarikattır. Örneğin Cluny keşişlerinden St. Peter Hıristiyanlığa yönelik ana tehditler olarak adlandırdığı unsurlara saldıran üç çalışma kaleme almıştır:

  1. Kilise törenleri ile ölüler için dua etmeyi reddeden haç korkusunu vaaz eden, Alplerdeki köy cemaatinin pederi heretik Pierre de Bruys’a saldırı için kaleme alınmış çalışma,
  2. Hz. Muhammed’e ve tüm müritlerine saldırı için kaleme alınmış çalışma,
  3. Tanrı katilleri Yahudilere saldırı için kaleme alınmış çalışma

Bu çalışmalardan ilkinin ifade ettiği anlam Cluny tarikatının ortodoks yapıyı Heretik gruplar aleyhine geliştirme ve heretiklerle mücadele etme amaçları göz önünde tutulduğunda gayet anlaşılırdır. İkinci ve üçüncü çalışmanın ifade ettiği anlam ise ancak o dönemin şartlarının bilinmesiyle tam olarak anlaşılabilir. İslam’ın doğuşundan itibaren hızlı bir şekilde yayılması Hıristiyan Avrupa’sını endişelendirmiş ve İslam’ı kendisine ideolojik, kültürel ve siyasi bir meydan okuma olarak algılamış ve misyonerlik faaliyetlerine hız vermiştir. Üçüncü çalışma ise Yahudilerin o dönem Avrupa ekonomisinde en önemli aktör olmasının verdiği rahatsızlıkla yazılmış bir çalışmadır. Ayrıca Haçlı Seferleri öncesinde „vendetta’, „adil ve haklı savaş’ kavramları ile Hıristiyan halk Yahudilere karşı kışkırtılmış ve Yahudilerin yağmalanması Haçlı Seferlerinin önemli bir ekonomik gelire sahip olmasını sağlamıştır.

Cluny saldırıları 1140’dan sonra genel bir hal almış ve heretiklik, doğa üzerinde üretilmiş yeni kavramlara uygun bir şekilde bir hastalık olarak kabul edilmiştir: cüzam veya veba. Yani cüzam ve veba toplumsal dokuyu nasıl bozuyorsa, heretiklik de aynı şekilde ortodoks yapıyı bozduğu için bu benzetmeye maruz kalmıştır.

III. Innocentus (1198- 1216) heretikliği hainlikle bir tutmuş ve dolayısıyla bir heretiğin sahip olduğu her şeye el koymak, tüm kamu faaliyetlerinin dışında tutulması ve mirastan mahrum bırakılması mümkün olmuştur. Heretiklere karşı haçlı seferi fikri – önce Albi heretiklerine karşı yapılan mücadele iken tüm güney Fransa’yı kapsayacak şekilde genişletilmiş ve Kuzey Fransa’da toprağa ihtiyacı olan bir çok lordu içine çekmiştir. Bu durumu kimi Avrupalı düşünürler (örn; Jean Flori) Haçlı Seferlerinin çelişkisi olarak görmüşlerdir.

Cluny tarikatı ayrıca yukarıda da değindiğimiz gibi haçlı seferlerin düzenlenmesinde etkin olmuşlardır. Bu seferlere halkın desteğini artırmak adına doğu ve batı kiliselerinin birleştirilmesi ve doğudaki Hıristiyan kardeşlere yardım edilmesi argümanlarını kullanmıştır. Fakat Haçlı Seferleri’nin genel seyrinden ve sonuçlarından da anlaşıldığı üzere bu argüman tüm Hıristiyan kiliselerinin Katolik Papalığı etrafında birleştirilmesinden başka bir anlam ifade etmiyordu. Bu anlamda Cluny tarikatı Haçlı Seferlerini ve şövalyeliğin kılıcını da Katolik ortodoks yapısının yayılması ve güçlendirilmesi adına kullanmayı başarmıştır.

Son olarak Cluny tarikatı papalığın gücünü vurgulayan ihtişamlı katedrallerin yapılmasında da etkili olmuştur. Bu Katolik ortodoks yapısının kurumsallığını ve dünyevi idare üzerindeki denetimini de artırdığı döneme tekabül etmektedir.

V) Dördüncü Lateran Konsülü ve Heretiklerle Mücadele

1215 yılında Batı Avrupa’da toplanan bu konsül de Katolik ortodoksluğunu güçlendirmesi açısından önemlidir. Genel konsüllerde olduğu bu konsülde de dini inançlar ve ibadetler yeniden tartışılması ve tespit edilmiştir. Bu konsülde Hıristiyan prenslerden heretiklere karşı çıkacaklarına ve mücadele edeceklerine dair yeminler alınmıştır. Ayrıca senede bir defa ekmek ve şarap ayini etrafında toplanılacaktı. Hıristiyanlarca ekmek ve şarap Mesih’in bedenine ve kanına tekabül ediyordu. Bu anlamda onun bedeninde yekvücut olmuş bir Hıristiyan cemaati vurgusu yapılmaktaydı. Aforoz (ex-communication) yetkisi de ortodoks yapıya aykırı olanların bu topluluk dışlanmasından başka bir anlam ifade etmiyordu. Daha sonraki aşamada Papa IX. Gregorius tarafından piskoposluk engizisyonu yanında Papalık Engizisyonunun kurularak heretikler üzerindeki baskı mekanizması daha da kuvvetlendirilmiştir.

Sonuç: “İslam Ortodoksluğu ve Zındıklık”

İslam VII. Yüzyılda tek tanrılı din olarak eski dünyanın önemli antik medeniyet merkezlerini birer birer hakimiyeti alanına katarak yayılmış olması, şüphesiz ki tarihin en önemli ve çarpıcı olaylarından biridir. Bu fetihleri organize eden ve İslam’ı kendi içinden çıkmış bir din sıfatıyla sahiplenerek onların ideolojisi haline getiren hakim Arap unsuru daha peygamber zamanında temelleri atılmış olan kendi devletini, çok geçmeden, topraklarını zapt ettiği bu eski medeniyetlerin üzerinde hakim bir imparatorluk haline getirdi. Tarihte Emevi ve Abbasi devletleri adıyla birbirini takip eden iki siyasal yapı şeklinde ortaya çıkan bu imparatorluk sosyal taban olarak esas itibariyle hakim sınıfı oluşturan Arap unsuruna dayanmakla beraber her bakımdan çeşitlilik sergileyen dev bir heterojen toplumsal yapıyı barındırıyordu.

İslam İmparatorluğunun, böyle bir yapı üzerinde hakimiyetini sürdürebilmek için, bütün benzerleri gibi güçlü bir merkezi yönetim kurma ve bunu egemenliği altındaki her kesim üzerinde sürdürebilme çabasından kaynaklanıyordu. Çünkü bu çaba çok geçmeden siyasallaşmış bir İslam Ortodoksisi yaratarak kendi gücünü ve varlığını aracı haline dönüşmekte gecikmedi. Aslen Arap olmayan sonradan Müslümanlaşmış kitleler içersindeki bazı çevreler yine İslam kimliğini kullanarak yavaş yavaş kendi savunma mekanizmalarını oluşturmaya başladılar. Böylece farklı kalıp ve biçimlere bürünen bilimsel-enetelektüel veya toplumsal tepki hareketleri ortaya çıktı yalnız Emevi döneminde değil Abbasi döneminde yayılan bu tepki hareketleri genellikle tepkici kesimlerin eski inanç ve kültürlerine referans veren bazı yeni İslami anlayış ve yorumlar da yaratıp ideoloji olarak kullandılar. İslam tarihi yazıcılığında bunda daha çok merkezi yönetimlerin bakış açısıyla yapılan değerlendirmelerin ifadesi olark Zındıklık ve Mülhidlik yahut kendine mahsus terimiyle zendeka ve ilhad denilmektedir.

Zendaka kavramının etimolojik tesbiti ve İslam dünyasındaki kullanımı sanırız meselenin daha kolay anlaşılmasını sağlayacaktır. Zindik ve zendeka kelimelerine İslami kaynaklarda ilk defa yaklaşık Emevi döneminin son yıllarından itibaren rastlandığı gözlenmektedir. Kelimenin Arapça olmadığı daha o zamanlar Müslüman Arap yazarlarının dikkatini çekmiş hangi dilden ne zaman Arapçaya geçtiğine ne anlamlara geldiğine dair birkaç yüzyıl boyunca bir takım araştırmalar yapılmış ve görüşler ileri sürülmüştür. 10. yüzyılda ünlü tarihçi el-Mesudi’den 13.yüzyılda ibn’ül Esir’e kadar, hatta daha sonraki bazı tarihçi ve müellifler bu konuda yazmışlardır. Bu derece ilgi uyandırmasının altında hiç şüphesiz ki İslam dünyasında bu terimin ifade ettiği anlamla yakından ilgili siyasi, sosyal, dini ve felsefi hareketlerin Emevilerin son zamanlarından itibaren belirginleşmeye başlaması ve siyasi otorite için bir problem haline gelmesi gerçeği yatıyordu. İbn’ül Esir gibi Arap müellifleri zindik veya zendik kelimesinin Farsça kökenli olduğunu ve Sasani döneminde düalist bir inanç sistemi geliştiren ve yayan Zerdüşt ve Mani ile ilgili olduğunu belirtirler. Onlara göre bu kelimenin ilk kullanılışı Mani’nin, Zerdüşt’ün ünlü kitabı Avesta’ya (Arapça imla ile el-Elbista, el-elbestah veya el-Avista) yazdığı yorumları ihtiva eden kitabının adıyla ilgilidir. Mani minyatürlerle de süslediği bu kitabına Zend (yorum) adını vermişti. Bu sebeple Zend-Avesta (Avesta’nın yorumu) adıyla da anılan bu kitap, Avesta’nın dış anlamından tamamen ayrı bir iç anlamını yani bir çeşit tevili içeriyordu. Araplar zende inan anlamındaki zendi kelimesini alıp kendi telaffuzlarına uydurarak zendik, zindik ve zendeka kelimelerini türetmişlerdir.

Bu anlamda zındıklık Ortodoks anlayışın dışına çıkmayı ifade etmektedir. Osmanlı literatüründe de bu kelime devletin resmi inancı olan Sünniliğe aykırılığı veya mutlak anlamda inançsızlığı paylaşanlar için kullanılmaktaydı.

Kaynakça

1. Eliade, Mircea, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, cilt: III, Kabalcı, İstanbul, 2003

2. Gündüz, Şinasi, Hıristiyanlık”, İSAM Yayınları, İstanbul, 2007

3. Kalın, İbrahim, İslam ve Batı, İSAM Yayınları, İstanbul, 2008

4. Le Goff, Jacques, Avrupanın Doğuşu, Literatür Yayınları, İstanbul, 2008

5. Morris, John, “Christian Orthodoxy”, Oxford Unv. Press, http://www.jstor.org/stable/650032

6. Ocak, A. Yaşar, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2003

7. ——————-, Türkler, Türkiye ve İslam, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008

8. R. Gibbs, David, “ Doctrinal Orthodoxy, Salience, and the Consequential Dimension”, Blackwell Publishing, http://www.jstor.org/stable/1384953

Yusuf Ünal