Jean-Antoine Guer & N. Halle – Deposition d’Osman

Osmanlı Asabiyetinin Sönmesi Üzerine Düşünceler

Osmanlı İmparatorluğunun çöküş nedenleri sıralandığında mutad olduğu üzere sayıla gelenler şunlardır: Avrupa devletlerinin Atlantik Okyanusu’nu aşarak kıta ötesi ticarete başlaması nedeniyle İmparatorluğun hakim olduğu eski ticaret yollarının önemini kaybetmesi, teknolojik gelişmelere uyum sağlayamaması, toprağa dayalı ekonominin sanayi ekonomisine geçememesi, devletin doğal sınırına ulaşması, merkezi otoritenin zayıflaması gibi. Dikkat edilirse bunlar genel itibarıyla ekonomik, siyasi ve idari olgu ve olaylar göz önüne alınarak elde edilen olgulardır. Bu yazıda tartışacağımız nokta sosyo-ideolojik olgunun – mefkurenin- siyasi organizasyonun yükseliş ve çöküş hallerinde aldığı haller olacaktır. Tabii ki bir mefkurenin oluşması sosyo-ekonomik, siyasi ve coğrafi olgulara bağlı bir olgudur ve genellikle toplumsal ve siyasi teşkilatın iddialı bir seviyeye gelmesinden sonra terennüm edilmeye başlar. Romalıların Akdenize Mare Nostrum demeleri Kartacayı yenmeleriyle, İslam İmparatorluğu’nun kısa sürede büyük bir alanı hakimiyet altına alması, Doğu Roma ve Göktürklerle yaptığı uzun harplerle zayıf Sasani İmparatorluğunu 642 Nihavend Savaşı’yla yenmesiyle, Cengiz Han’ın Moğolistan bozkırlarından kopup gelen ordularıyla büyük bir nizam kurması, savaş halinde olan müthiş Moğol kabilelerini birleştirmesiyle, Bismark’ın II. Reich’ı kurması, 1870-1871 savaşında Fransa’yı mahvetmesiyle mümkün olmuştur. Büyük zaferler ya da büyük bir engelin aşılması potansiyel gücün açığa çıkarak azametli bir organizasyonun doğumu tarihte sık rastlanan olgudur. Hakim güç olmaya namzet teşkilat bölgesinde kurumsallaştıktan sonra İbn-i Haldun’un asabiyet olarak adlandırdığı fetih için ortaya çıkan itici güç, siyasi organizasyonun yönettiği kitleleri sosyo-ideolojik bağ ile birleştirip kendine bir ideal yaratır.

Osmanlı asabiyeti gaza ve cihat anlayışına dayanmıştır. Bu mefkure kendini eski Türk motifi olan Kızıl Elma ideali ve İstanbul’un fethinden sonra Roma imparatoru olma hedefiyle (Kayser-i Rum) harmanlanmıştır. Mefkurenin dünyevi yanını askeri disiplin ve hukuki sertlik; onu tamamlayan dini yanı olan gazilik ve sofuluk karışımı bir püritanizm olmuştur. Fatih Sultan Mehmet devrinde etkili bir organizasyon ve savaş makinesi vücuda getirilmesiyle, Yavuz Sultan Selim devrinde Doğu’da büyük nüfuz alanı kuran imparatorluk, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Kutsal Roma-Germen İmparatorluğuyla yaptığı uzun muharebelerle azami sınırlarına ulaşmıştır. Osmanlı asabiyetinin bundan sonra alacağı şekil nizam-ı alem’in kurulup bunun yaşatılması olmuştur. Mefkuredeki bu değişim imparatorluğun mevcut olanı elde tutma gayesinden öteye gitmemiştir (II. Viyana kuşatması Habsburg savaşlarına nihayet vermek amacıyla yapılan netice itibariyle savunma amaçlı bir harekattı). Asıl meselemiz olan Osmanlı asabiyetinin sönüşü de bundan sonra başlar ki bu sosyo-ekonomik ve siyasi yapıların topraktan metaya geçen ekonomiye uyum sağlayamamasıyla yakından alakalıdır.

XVII.yüzyıl İmparatorluğu kasıp kavuran Celali ayaklanmalarına tanık olmuştur. İsyanların ana sebebi olarak tımar sisteminin bozulması öne sürülmüş olup, hal-i hazırda çağın ve zihniyetin değişmesine muüvazi olarak bozulan bu sistemin yerine getirilen iltizam sistemi, imparatorluk için farklı fakat çağın gerekliliklerine (nakit ekonomisine) tamamıyla uygun bir sistem olsa da otoritenin çökmesi ve kurumlarda kapsamlı bir yenilik yapılamamasına paralel olarak zamanla ağalık sisteminin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ortaçağın en mükemmel teşkilatlanmasına sahip olan devlet merkezi otoritenin yıpranması ve ham madde üreten bir pazar olması dolayısıyla 19. yüzyılda siyasi üstünlüğünü kaybederek kuvvetler dengesi prensibiyle 20. Yüzyıla kadar yaşayabildi.

Zikredilen olgular yukarıda bahsettiğimiz gibi sosyo-ideolojik (mefkurevi) açıdan yaşanılan değişimin temel sebepleri olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra değişmeye başlayan, adalete dayanan, gaza ve cihat anlayışına odaklanan Osmanlı asabiyeti, 18. Yüzyıla gelindiğinde belki de her zaman gerçekleşmeye hazır olan olgular, toplumsal dinamizmin kaybına, hedonizme, rüşvette bırakmıştır. Bunun yanında kahvehanelerin artmasına paralel olarak genel hatlarıyla toplumun reaya olmaktan çıkıp, siyasi toplantılar düzenleyip sefahate düşen otokratlar ve vüzeralar aleyhinde yapılan çalışmaların ve Yeniçeri ayaklanmalarının kurgulandığı odaklar haline gelmiştir. Toplumda gerçekleşmeye başlayan bu değişim her ne kadar efkar-ı umuminin oluştuğuna bir işaret olsa da ortaçağ kurumlarına sahip devlet nezdinde bunların temsil imkanları kısıtlı idi. Çözümü eskiye dönmede arayan yönetici sınıf çağın gerekliliklerini uygulamaya ancak yüzyılın sonunda geçebilmişlerdir. Sistemin eskiye dönmekle ıslah edilemeyeceği düşüncesiyle önce Sultan III. Selim sonra yeğeni Sultan II. Mahmut tarafından kurumsal değişiklikleri ihtiva eden bir program uygulanmaya koyularak, eski yapının belki en sembolik temsilcisi olan yeniçeri ocağı kaldırıldı.

Siyaset, ekonomi ve askeri alanda uğranılan başarısızlıklar ve bu olguların çatısı temel nedeni olarak görülebilecek batı karşısında ham madde üreten pazar konumuna düşüş asabiyette sönüşü getirdiği kadar, toplumsal çürümenin de nedeni olmuştur.

Toplumsal çürüme 19. Yüzyılın son çeyreğinde ve 20 yüzyılın başlarında bize daha canlı görünür. Hüseyin Rahmi Gürpınar eserlerinde son dönem Osmanlısını tüm yönleriyle anlatırken belki en çok toplumsal çürümeyi ve halkın köşeyi dönme hevesinden başka bir şeyi olmadığını İstanbul halkından mülhem karakterlerle resmetmektedir. Çürüme nasıl bu safhaya ulaştı sorusuna eski nizamdan sapılmasına bağlayan ve Osmanlı’yı bir asrı saadet olarak görme yanlışlığına kapılanlar; altı asırlık imparatorluk hayatının üç asrını inkar edenlerdir.

Okan Demir

3 Yorum