Jean Baptiste Vanmour - De moord op Patrona Halil en zijn volgelingen

Osmanlı İmparatorluğu’nda Askerî İsyanlara Genel Bakış

89 yıllık bir geçmişe sahip olan Türkiye Cumhuriyeti’nde Silahlı Kuvvetler 1960 ve 1980 yıllarında iki kez yönetime el koymuş, 1971 ve 1997 yıllarında ise hükümeti istifaya zorlamıştır. Bir asrı aşmayan tarihinde Türkiye Cumhuriyeti halkı dört kere askerî darbeye tanık olmuştur. Oysa bu toprakların insanları askerî darbe olgusuna çok da yabancı değiller. Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının bütününü içine alan bir coğrafyada hüküm sürmüş Osmanlı Devleti’nin tarihinde ordunun isyanına ve askerî darbelere çok sık rastlanır. Öyle ki her üç padişahtan biri bir askerî isyan ve/veya darbe sonucu tahttan indirilmiştir. Hiç şüphesiz bunda büyük bir güç odağı haline gelen ve iktidar mücadelelerinde en güçlü piyon olarak öne çıkan düzenli ordunun payı büyüktür.

Osmanlılar çağının ötesinde bir uygulamayı hayata geçirerek düzenli bir ordu oluşturmuşlar ve bu sayede doğuda ve batıda rakiplerine üstünlük sağlayarak dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuşlardı. Devletin kurucusu ve isim babası Osman Bey döneminde Anadolu’daki diğer tüm Türk beylikleri gibi Osmanlı Beyliği’nin de silahlı gücü aşiret kuvvetlerinden meydana geliyordu. Ancak fütuhatın artmasıyla henüz Orhan Bey dönemindeyken düzenli bir orduya ihtiyaç duyulmuş ve vergiden muaf tutulmaları karşılığında Türk gençlerinden yaya ve müsellem adında birlikler oluşturulmuştu. Edirne’nin fetholunup payitaht haline getirilmesiyle Osmanlıların Balkanlardaki yayılması ivme kazanmış, mevcut ordu da ihtiyacı karşılayamaz duruma gelmişti. Devletin merkezî yapısı da güçlendiğinden hükümdarı korumakla görevli daimî silahlı bir gruba ihtiyaç duyuldu. Bu dönemde Rumeli fütuhatından elde edilen esirlerin sayısı hayli artmıştı. I. Murad zamanında Karamanlı Kara Rüstem ve Çandarlı Kara Halil Paşa’nın girişimleriyle pençik usûlü uygulanmaya başladı. Bu sistemle istihdam edilen esirler Müslüman-Türk ailelerin yanına verilerek Müslüman olduktan sonra askere alınırdı. Böylece Yeniçeri Ocağı ortaya çıkmış oluyordu.[1] Ankara Savaşı’ndan sonra seferlerin azalmasıyla esirlerin sayısında da bir azalma yaşanmış ve Türk tarihinde bir ilk olan devşirme sistemi hayata geçirilmişti. Bu usûl Çelebi Mehmed döneminde başladı ancak kanunlaşıp resmî bir politika haline gelmesi II. Murad zamanında olacaktır. Hıristiyan ailelerin 8 – 20 yaş arasındaki gençleri devşirilirdi ve devşirmelerin özellikleri Yeniçeri Kanunu’nda şu şekilde belirlenmişti:

“Papaz oğlunu ve kâfir arasında aslı iyi olan kâfirin oğlunu alalar. İki oğlu olanın birisini alalar. Babası ve anası ölüp yetim kalan oğlanı almayalar. Gözü aç ve edepsiz olur. Sığırtmaç ve çoban oğlunu almayalar, zira onların her biri dağda büyümüşlerdir, edepsizdirler. Kel olanı almaya, fodal ve geveze olur. Aceleci oğlanı almayalar, kıskanç ve inatçı olur. Sureta taze şeklinde olan köse oğlanı alınmaya, fitne ve fesat ehli olduğundan başka, düşman gözüne ufak gelir. Doğuştan sünnetli olan oğlan alınmaya. Türkçe bilen ve kâfirdeyken evli olan oğlan alınmaya, yüzü gözü açık olur ve evli olan ise padişaha kul olmaz. Sanat ehli olan oğlan dahi alınmaya, zira sanat ehli olan maaş için bela çekmez. Çok uzun boylu olan oğlan alınmaya, ahmak olur. Çok kısa boylu olan oğlan alınmaya, fitne olur. Orta boylu alınmak gerektir.”[2]

Sünnet edilip, şehadet getirtilerek Müslüman yapılan bu oğlanlar Kapıkulu Ocağı’na kaydedilir; iki ila yedi yıl süren eğitimlerinin tamamlanmasının ardından da göreve başlarlardı. Kapıkullarının en meşhuru piyade grubu olan yeniçerilerdir. Önceleri ok ve kılıçla savaşan yeniçeriler II. Mehmed döneminden itibaren tüfek kullanmaya başlamışlar ve bu sayede ordunun en vurucu gücü olmuşlardır. Yeniçerilerin yanı sıra kapıkullarının bir diğer önemli grubu kapıkulu sipahileriydi. Savaşta ve barışta padişahın en yakınında bulunup güvenliğini sağlamakla görevli kapıkulu sipahilerinin nüfuzları da bu nedenle fazlaydı ve derece ve maaş itibariyle yeniçerilerden daha üstün bir konumdaydılar. Bu durum iki grup arasında rekabete neden oluyordu. Hatta devlet adamları pek çok isyanda bu iki grubu birbirine karşı denge unsuru olarak kullanmışlardı. Mamafih en tehlikeli ve tahripkâr isyanlar yeniçeri ve sipahilerin birlikte hareket ettikleri isyanlar olmuştur. Çünkü böyle bir durumda bu iki gruba karşı koyabilecek silahlı bir güç ortada yoktu.

16. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa ordularında atlı askerler yerine tüfekli piyadeler ön plana çıkmaya başladı. Osmanlı ordusunda da çağın şartlarına cevap vermeyen tımarlı sipahiler yerlerini tüfekli askerlere bıraktı ve böylece yeniçeri sayısı arttı. Kanunî döneminde 24 bin olan Kapıkulu askeri sayısı 1600’lü yılların başında 40 bine ulaştı. Asker sayısıyla beraber güçlü ve kalabalık bir sürekli ordunun barındırdığı riskler de artmış oluyordu.

Kapıkulu askerleri pek çok gruptan müteşekkildiyse de esas önemli kitle yeniçeri ve sipahilerdi. Bu iki bloğun birbirleri ile olan ilişkileri devletin kaderini ve iktidar mücadelesinin seyrini doğrudan etkilemiştir. Sipahiler yeniçerilerin aksine nadiren kazan kaldırmışlardır. Hatta “Atlı er başkaldırmaz.” sözü deyim haline gelmiştir. Padişah ve devlet adamları bu iki silahlı gücün dengesini korumaya özen göstermişler, ancak zamanla izlenen yanlış politikalar neticesinde bu denge bozulmuş ve yeniçeriler “ağalar saltanatı” tabir edilen bir dönemi yaşatacak kadar güçlenmişlerdir.

İsyancılar için hayati önem taşıyan noktalardan biri meşruiyetlerini sağlamaktı. Bunu yapmanın en etkili yollarından biri bittabi şer’î hukuka uygunluktu. Asiler önemli makamlardaki din adamlarından fetva çıkarıyor yahut onlardan bazılarını kendi saflarına çekmeye çabalıyorlardı. İsyanı bastırmakla görevlendirilenler dahi fermansız ve fetvasız iş yapmıyordu. Peygamber soyundan gelen seyyid ve şeriflerin, bilhassa bunların başı olan nakibüleşrafın kimin tarafında olduğu taraftar toplamak açısından büyük önem arz ediyordu. Sancak-ı Şerif’i açmak da taraftar toplamak için sıkça başvurulan yollardan biriydi. Saray, bir isyan esnasında Sancak-ı Şerif’i dışarı asarak halka ve askerlere isyanı bastırmak için verilecek mücadelenin gaza hükmünde olduğu mesajını vermeye çalışıyordu. Buna karşılık asiler de genellikle Eyüp Sultan Türbesi’ndeki Sancak-ı Şerif’i açarak taraftar toplamaya çalışıyordu. Bundan başka, asiler slogan seçiminde de itinayla hareket ediyorlardı. “Şer ile davamız vardır!” şeklinde sloganlar atarak meşruiyetlerini sağlamlaştırmaya çalışıyorlardı. İsyanlarda sonucu etkileyen bir diğer önemli zümre de şehir esnafıydı. Asilerin isyan eder etmez yaptıkları ilk işlerden biri esnafa kepenk kapattırmaktı. Dükkânlar kapandığında şehir hayatı durma noktasına geliyor ve ortaya çıkan karmaşa asilerin ekmeğine yağ sürüyordu. Asiler esnaf tarafından desteklendiği takdirde isyan önüne geçilemez bir hal alıyordu. Zira isyancılar ihtiyaç duydukları levazımatı temin ederken devletin zafiyeti apaçık ortaya çıkıyordu. Bu da isyancıların halk desteğini elde etmelerini sağlıyordu. Devlet adamları esnafın isyanlardaki rolünü çok iyi kavradığından onlar da esnafı kendi saflarına çekmek için canla başla çalışıyorlardı. Bir isyan, esnafın desteğiyle bastırılırsa padişah fermanıyla esnafa teşekkür ediliyordu.

Asiler, halkı bir kere arkalarına aldıktan sonra bu desteği yitirmemeye çok özen gösteriyorlardı. Hatta ve hatta 1703 Edirne ve 1730 Patrona İsyanlarında görüldüğü gibi şehir normalde olduğundan daha güvenli hale geliyordu.[3]

Yöneticiler açısından isyanlar kriz yönetimi ve süreci iyi değerlendirme kabiliyetlerinin sınandığı durumlardı. Filhakika isyan patlak verdikten sonra devlet adamlarının isyanı bastırmakta gecikmeleri asilerin başarısıyla sonuçlanıyordu. Geçen her dakika asilerin lehine işliyordu. II. Osman, Sultan İbrahim, II. Mustafa, III. Ahmed ve III. Selim asilerin üzerine derhal gidilmesine razı gelmedikleri için tahtlarından olmuşlardı. Buna karşılık Kanunî Sultan Süleyman ve I. Mahmud misallerinde görüldüğü gibi hızlı ve doğru karar almasını bilen sultanlar isyan büyümeden ve halk desteğini kazanmadan muharrikleri ve asileri bertaraf ederek tahtlarını koruyabilmişlerdir.

Asiler ve darbeciler muvaffak olduktan sonra hayatlarını garantiye almaya çabalamaktaydılar. Bunu da seçkin ulemanın imzalarının bulunduğu hüccetler hazırlatarak yapıyorlardı. Bilhassa sadrazam olmak üzere, ileri gelen devlet adamlarının imzalarının alınması için de uğraş veriliyordu. Bu hüccetlerde asilere can ve mal güvenliği vadediliyor, eski suçlarının affedildiği bildiriliyordu. Buna mukabil asiler de artık devlet işlerine burunlarını sokmayacaklarına ve asayişi sağlamak için ellerinden geleni yapacaklarına dair söz veriyorlardı. Hazırlanan hüccetin padişah tarafından onaylanması talep ediliyordu. Bilindiği kadarıyla Hüccet geleneği ilk defa II. Bayezid döneminde başladı.[4]

Devlet adamlarının uzun süre iktidarda kalması da isyanların başlıca sebeplerindendi. Başa geçen sadrazamlar ve vezirler devlet kadrolarına kendi taraftarlarını atayarak muhaliflerini saf dışı bırakmak için çaba sarf ediyorlardı. Muhalif gruplar taşrada görevlendirilip payitahttan uzaklaştırıldıklarında ise iktidarda tekelleşme yaşanıyordu. Ancak bu tekelci yönetim de zaman içerisinde kendi muhaliflerini doğurarak başka bir isyana sebep oluyordu. Şemdanizâde Süleyman Efendi, Nevşehirli Damad İbrahim Paşa örneğinden hareketle bu durumu gayet açık biçimde özetlemiştir:

“Nevşehirli Damad İbrahim Paşa sadrazamlık makamında aralıksız 13 seneden beri azledilmeden kaldığından ve padişah hatt-ı hümâyûnlarında sadrazama “Allah seni benden ve beni senden ayırmasın” şeklinde yazdığından, herkes bu vezir azledilmez diyerek ondan görev isteyenler veya memuriyet isteyip de sadrazamın adamı olmadığı için alamayanlar büyük korkulara kapılmışlardı. Bunun gibiler artık sadrazamın gücünü kaybetmesini dertlerinin ilacı olarak görmeye başladılar ve halkı tahrik etmekle fitne ortaya çıktı. Eğer daha önceden Fatih Sultan Mehmed’in veziri Mahmud Paşa ve Kanunî Sultan Süleyman’ın veziri Makbul/Maktul İbrahim Paşa on beşer sene vezaretleri aralıksız devam etti denilirse, onlar da sonuçta katledilmişlerdir. Eğer Sokollu Mehmed Paşa ile Köprülüzâde Fazıl Ahmed Paşa dahi on beş sene vefat etmeden sadrazamlık makamında bulundular denilirse, Sokollu’nun sadrazamlığı zamanında üç padişah değiştiğinden âlem yenilendi. Ve Köprülüzâde de bir yerde durmadığı, ömrü seferlerde geçtiğinden bu kadar uzun süre sonunda katledilmeden sadrazamlık makamında kalabilmişti. Zira her şeyin kendisinden yaratıldığı su bile bir yerde sürekli hareketsiz kalırsa bozulur, kokar.”[5]


[1] Hüseyin Nihal Atsız, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2011, ss. 62-63.

[2] Erhan Afyoncu vd. Osmanlı İmparatorluğu’nda Askeri İsyanlar ve Darbeler, İstanbul: Yeditepe Yayınları, 2010, 2. Baskı, ss. 2-3.

[3] Afyoncu vd. a.g.e., s. 9.

[4] Afyoncu vd. a.g.e., s. 11.

[5] Afyoncu vd. a.g.e., s. 12.

Gökhan Özenç

2 Yorum