Şah Abbas ve Buhara Hanı Vali Muhammed'i Tasvir Eden Bir Minyatür

Osmanlı ve Safevi Devletleri’nde Merkezi Devlet Yapısının Oluşumuna Mukayeseli Bir Bakış

Osmanlı ve Safevi Devletleri aynı coğrafyada aynı kültürel kaynaklardan beslenerek 15. yüzyıldan 19. yüzyıla dek hayatiyetini sürdürmüş, kimi zaman beslenilen aynı kaynakların farklı yorumlanması neticesiyle çatışmış, kimi zaman da birbirlerinin değerlerinden istifade etmiş iki büyük Türk Devleti’dir.

Osmanlı Devleti 13. yüzyılda Bizans sınırında gaza ve cihat anlayışıyla coşkuyla savaşan pek çok Türkmen boyundan oluşmuş bir federasyon görünümündeydi. Osmanlı hükümdarı bu Türkmen beyleri içerisinde “eşitler arasında birinci” sayılabilecek bir konuma sahipti. Özellikle Balkan fetihlerinin başlamasıyla bir imparatorluğa dönüşmeye başlayan devlette bu göçebe Türkmenler gittikçe kök salmaya başlayan devlet otoritesinin “kenar”ında kalmaya başladılar. Zira genişleyen topraklarla birlikte “halkın kanun ister olması” merkezi bir devlet yapısının ortaya çıkmasını gerekli kılmaktaydı.

Merkezi devlet yapısı önce kendini “düzenli ordu”da gösterdi. Orhan Gazi döneminde ilk defa “Yaya Müsellemler” adıyla kurulan düzenli orduyla birlikte yiğitlikleri dillere destan olan fakat sistemli hareketten yoksun Türkmen gazileri böylece ilk defa sistemin dışına itilmişlerdi. Ardından medreselerin kurulması bu itilmişliği arttırdı. Medreseler merkezi devlet yapısının en önemli dayanak noktalarıydı. Merkezileşmeye başlayan devletin bürokratik yapılanması için eleman yetiştirme vazifesini medreseler üstlenecekti. Bu ise Türkmenlerin bir kez daha “kenar”da kalmaları demekti. Zira medreselerle birlikte Sünni bir İslâm ortodoksisi yerleşmeye başlayacak ve tasavvufi ve mistik bir İslâm inancına sahip Türkmenler sistemin dışında kalacaklardı. Orhan Gazi’den sonra gelen diğer Osmanlı hükümdarları da devletin merkezileşmesi yolunda kararlı adımlar attılar ve Fatih Sultan Mehmet döneminde önemli Türkmen ailelerinden Çandarlılara mensup Hayreddin Paşa’nın sadrazamlıktan azledilip yerine devşirme kökenli Mahmud Paşa’nın getirilmesiyle Türkmenlerin “kenar”a itilmesi somut manada ilk kez kendini gösterdi. Fatih’in meşhur kanunnamesindeki: “Her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola karındaşlarını nizam-ı âlem için katletmek münasiptir. Ekser ulema dâhi bunu tecviz etmişlerdir…” ifadesi devlet idaresine ortak olan Türkmenlerin tasfiyesini ve “eşitler arasında birinci” olan padişahın vaziyete göre kardeşini dahi katledecek mutlak bir otorite hâline gelmesini temin etmiştir.

Sünni ortodoksinin çeşitli tahkir edici sözlerle dışladığı, devlet idaresinde söz hakkı kalmamış, aşağılanmış Türkmenler artık Osmanlı Devleti’nin karşısındadırlar, gazalardaki yoldaşlık dönemi çok gerilerde kalmıştır. II. Bayezid (Veli) devrinde her ne kadar bu unsurların devletle sorunları giderilmeye çalışılmış, daha uzlaşmacı bir görünüm çizilmişse de tasfiye edilmeyi sindiremeyen ve devlete olan güvenlerini kaybeden Türkmenler başka arayışlara girmiş, başka yollara sürüklenmişlerdir. Bu sırada doğuda yükselmekte olan Safeviyye tarikatı mensupları Anadolu’ya gelerek gayrimemnun Türkmen gruplara hitap etmeye başlamışlardır. Bu hitabet Şah İsmail’in Mehdi olduğu propagandasından başlayarak zulmü sona erdirerek adaleti tesis etmeye dayanan oldukça protest bir çağrıdır. Osmanlı Devleti’nin aksine Türkmenleri yüceltici ve onurlarını okşayıcı ifadeler kullanan Türkmenler’in kulları Anadolu’da çıkardıkları “Şahkulu İsyanı”yla önemli bir gövde gösterisinde bulunmuşlardır. İsyan bastırılmışsa da tehdit büyüyerek devam etmektedir. Şah İsmail Anadolu’daki büyük Türkmen gruplarını birer birer safına çekmiştir. Tehlikenin farkında olan kişi ise Şehzade Selim’dir. Trabzon vilâyetinde bulunan Selim, Şah İsmail’in propagandalarının ne kadar tesirli olduğunu yakinen görmekte ve bu tehdide karşı tedbir almayan babası II. Bayezid’e büyük bir öfke duymaktadır. 1412 yılında devlet bürokrasinin üst noktasındaki devlet adamları ve yeniçerilerin desteğini alarak babası II. Bayezid’e yaptığı darbeyle II. Selim (Yavuz) unvanıyla tahta çıkmıştır. Aynı süreçte Şah İsmail ise doğusundaki Sünni Şeybanî Özbek Hanlığı’nı ortadan kaldırmış, batıda ise Fırat Nehri’ne kadar dayanmıştır. Bu iki Türk hükümdarının birbirleriyle çatışması muhakkaktır; fakat bu çatışmaya salt bir mezhep kavgası olarak bakmak yanlıştır. Yavuz ve İsmail iki farklı toplum yapısının, iki farklı devlet yapısının, iki farklı dünya görüşünün temsilcileridirler ve farklılıklarının yanında ayniyetleri de vardır. Her Türk hükümdarında olduğu gibi ikisi de cihan hâkimiyeti düşüncesini taşımaktadırlar. İşte bütün bunlar Çaldıran Savaşı’na giden zemini hazırlamışlardır.

Çaldıran Savaşı hem Osmanlı Devleti için hem de Safevi Devleti için ciddi bir ehemmiyet arz etmektedir. Osmanlı Devleti için en önemli insan kaynağı olan Türkmenlerin Orta Asya’dan Batı’ya olan akışının kesilmemesi çok önemlidir. Safevi Devleti bu Türkmenlerin göçünü engellediği gibi onları kendi bünyesine katmaktadır. Safevi Devleti ise Osmanlı Devleti’ni Balkanlara iterek Ege kıyılarına kadar tüm Anadolu’yu idaresi altına alma düşüncesindedir. Bu sayede Doğu dünyasının efendiliğini Safevi Devleti eline alacaktır.

Çaldıran Savaşı’nda neler olduğundan ziyade bu savaşın devletlerin yapılarına yansımasının ne olduğu, neler getirip neler götürdüğü bizi ilgilendirmektedir. Çaldıran Savaşı iki devlet için de bir dönüm noktasıdır. Özellikle Safevi Devleti açısından. Bu savaşta merkeziyetçi devlet yapısının; dağınık, kabilelerden oluşan, çağına göre ilkel devlet yapısına üstünlüğü su götürmez bir gerçek olarak kanıtlanmıştır. Bu “acı gerçeği” fark eden Şah İsmail Osmanlı Devleti’nde cisimleşmiş bu devlet yapısını kendi devletinde de oluşturmak için vakit kaybetmeden harekete geçti.

Şah İsmail, Osmanlı Devleti’ndeki askeri yapıyı birebir uygulamaya başladı. Türkmen kabilelerinden seçtiği sadık kişilerden “şahseven” adıyla bir hassa birliği oluşturdu. Hıristiyan, Gürcü ve Ermenilerden “devşirme usulüyle” bir “gulâm ordusu” oluşturdu. Çaldıran Savaşı’nın kaybedilme sebeplerinden belki de en önemlisi Safevi ordusunda ateşli silâhların kullanılmamasıydı. Türkmenler Köroğlu’nun dizelerinde söylediği “Tüfeng icad oldu mertlik bozuldu” düşüncesine sahiplerdi, ateşli silâhlar kullanmayı gururlarına yediremiyorlardı. Ancak Şah İsmail konjonktürün gerektirdiği şekliyle “tüfenkçi birliği” de oluşturdu. Şah İsmail ve seleflerinin –özellikle Şah I. Abbas- yaptığı bu icraatlar geçmişte Osmanlı’nın merkeziyetçilik yolunda attığı adımlarda nasıl Türkmenlerin tepki uyandırdıysa şimdi de İran’da uyandırmaya başlıyordu. Türkmenler Şah’a karşı cephe almaya başladılar.

Safevi Devleti Osmanlı’daki devlet nizamı yönündeki gelişmeleri yaklaşık 200 yıl geriden seyrediyordu. Geç de olsa bu yola girmişlerdi ve geri dönüş yoktu. İkinci adım Osmanlı Devleti’nde gerçekleştirilen heterodoks Türkmen İslâmı’ndan Sünni ortodoksisine geçişin Safevi versiyonuydu. Safevi Devleti artık tarikattan devlet olma yolunda ilerliyordu ve devletin ihtiyaç duyduğu bürokratik kurumların teşkili için medreselerden yetişmiş eleman lüzumu hissedildi. İşte medreselerin kurulmaya başlamasıyla Safeviler yavaş yavaş Kızılbaş Alevi inancını terk ederek İsna-i Aşeriyye (On İki İmam) Şiiliğini benimsemeye başladılar. Ayrıca çok köklü bir bürokrasi geleneğine sahip olan Fars kaynaklarına yönelmeyi de ihmal etmediler. Türkmenler yine “kenar”a itilmeye başladılar.

Safevi Devleti beş önemli makamdan müteşekkildi. Bunlar; emîr-ül ümerâ, korcibaşi, vekil, sadr ve vezirdi. Bunlardan ilk ikisi “ehl-i seyf” son üçü ise “ehl-i kalem”dir. Ehl-i seyf sınıfı Kızılbaş Türkmenlerin elindedir, şahın naipliği görevi olan vekillik de yine bunların elindedir. Ancak Şah İsmail devrinden başlayarak bu makamlara Fars kökenliler tayin edilmeye başlanmıştır. Bu duruma tepki gösteren eski makam sahibi Türkmenler Fars kökenlileri öldürmeye ve yeni nizama karşı cephe almaya başlamışlardır. Şah İsmail’in ölümüyle şah olan Tahmasb da dizginleri eline alır almaz Türkmenlerin tasfiye edilmesine devam etti. Şah I. Abbas zamanında bu beşli yapı tasfiye edilerek yepyeni bir nizam kuruldu. Bu nizamda Türkmenler cephe gerisindeki hizmetlerde görevlendirilerek aşağılanmışlardır. Şah Abbas dışlanmış Türkmenlerin isyanlarını bertaraf etmiş ve Şamlu, Ustaclu, Karacadağlu gibi büyük Türkmen aşiretlerine tatbik ettiği genel katliam hareketleriyle mutlak otoritesine zemin hazırlamıştır.

Osmanlı padişahları muktedirliklerini meşruiyet zeminine oturtmak için soylarını Oğuz Han’a dayandırma gereği hissetmişlerdir. Osmanlı’da töreyle sağlanan bu meşruiyet Safevilerde ise dini mistisizmle sağlanmıştır. Safevilerin bu meşruiyet iddiasını İranlı tarihçi Moojan Momen’in belirttiği şekilde üç aşamada toplamak mümkündür. Birincisi, Şah İsmail ve diğer şahlar Kızılbaş Türkmenlerin Safevi tarikatının şeyhi ve “mürşid-i kâmili”dir. İkincisi, Safeviler Şiilerce kutsal ruhani otoriteye sahip din büyükleri olan “On İki İmam”dan yedincisi olan Musa Kâzım’ın soyundan gelmektedirler. Üçüncü ve son olarak, Safeviler resmi şecerelerine yaptıkları bir ilaveyle Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in Sasani kisrası Yezdicerd’in kızıyla gerçekleşen evliliği sayesinde Hz. Ali ve imamlar yoluyla gelen üstün ruhani otorite ile eski İran monarşi geleneği Safevilerde birleştirme gereği hissettiler. Böylece Safevi şahları geçmişte Pers-İran geleneğinde bulunan “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” unvanını yani “zill-ullah fi’l Arz” kullanmaya başladılar.

Faydalanılan Kaynaklar

  1. AKYOL Taha, Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet, Doğan Kitap, İstanbul, 1999
  2. İNALCIK Halil, Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı Devleti, Timaş Yayınları, 2011
  3. SÜMER Faruk, Safevi Devleti’nin Kurulmasında ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1992

İbrahim Tolga Kara