Fatih Usluer - TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi

Ötekiler Dünyasında Bir Hurufi: Fatih Usluer İle Söyleşi

İslam Tarihi, birbirinden farklı felsefi ve ilmi temellere oturtulmuş çeşitli inanç gruplarını içermektedir. Bazıları Müslüman coğrafyanın geniş kesiminde itibar görmüş ve kabul edilmiş; bazıları da yine çoğunluk kesimce ötekileştirilmiştir. İkinciler ise belli zaman sonra çeşitli nitelemeler neticesinde üzerine esrar perdesi çekilmiş vaziyettedir. Hurufilik bunlardan biridir. Hurufilik alanında son zamanlarda yetkin çalışmalar yapan Doç Dr. Fatih Usluer’e hem kendisinin bu alana nasıl ve neden yöneldiğini hem de Hurufiliğe basit çerçevede nasıl bakmamız gerektiğini sorduk.

Fatih Usluer, 1976 yılında İzmir’de doğar. 1999 yılında Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olup akabinde yüksek lisans ve doktora çalışmaları için Fransa’ya gider. İlk önce Paris Sosyal Bilimler Akademisi’nde Divan Edebiyatı üzerinde yüksek lisans ve Sorbonne Üniversitesi’nde Hurufilik doktora çalışmalarını 2007 yılında tamamlar. Bu zaman süresinde de Kum Medreseleri’nde bir yıl eğitim alan Usluer, çeşitli Arap ve Balkan ülkelerinde de çalışmalar yapar. 2007’de Türkiye’ye döndükten sonra TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniveristesi’nde ders vermeye başlayan Usluer, Hurufilik üzerinde kitap ve makaleler yazarak araştırmalarına devam eder. Halen bu üniversitede öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir.

Aks-i Tarih: Fatih Usluer nasıl bir ortamda yetişti? Ailenizden, ortaokul ve lise yıllarınızdan bahseder misiniz?

Fatih Usluer: Biz akademik çalışmalar yaptığımız için o perspektiften değerlendireyim. Biz ailemizden bu anlamda her hangi bir şey görmedik. Şu kitabı oku, bunu öğren gibi şeylerle karşılaşmadık. İlim sevgisi ilahi bir şey. İnsana Allah bu sevgiyi veriyorsa bu sevgi insana ölene kadar eşlik ediyor. Yani benim küçükken, çocukken duam buydu. İlimle ilgili şeyler istedim. Namazdır, ibadettir bunlarda hep ilim sahibi olmayı istedim. Televizyonda böyle Osmanlıca kelimeler kullanan insanlar çıktığı zaman imrenerek, hayranlıkla onları dinliyordum. “Günün birinde ben de böyle konuşmak isterim” dediğimi hatırlıyorum. İşte o zamanlar “İnanç Dünyası” adlı program vardı. Oradaki profesörlerin konuşmalarını hayranlıkla dinlerdim.

Onun haricinde Kur’an okumayı kendi kendime öğrendim. Elifba kitabımı parçaladım sinirden çünkü çözemiyordum. Bunun akabinde öğrendiğim Arapça harflerle Türkçe yazmaya başladım. Çok hoşuma gidiyordu. Dediğim gibi ailemde Osmanlıca bilen yok. Ufak ufak bu şekilde başladık. Karabaş Tecvidi’nin Osmanlıcasını okumaya başladım. İlkokul ortaokul yıllarında aslında Osmanlıcayla tanışmış ve haşır neşir olmaya başlamıştım.

Ondan sonra bizim evde büyük bir kitaplığımız yoktu. Ama çevremizdeki arkadaşlardan gördüğümüz kitaplar, tanıdığımız büyük yazarlar, mesela Cemil Meriç -ne kadarını anlarsak-  Necip Fazıl gibi yazarları okumaya başladım. Ondan sonra biraz daha bilinçlendiğimizi söyleyebilirim. Sonra Fen lisesine gittim. Fen lisesinde de çok iyi bir edebiyat hocam vardı.

Aks-i Tarih: Hangi şehirdeydi fen lisesi?

Fatih Usluer: İzmir’deydi.

Akabinde ben bir mühendis olmak istemediğimi bir edebiyatçı olmak istediğime karar verdim. Çünkü aşkla şevkle beklediğim bir dersti edebiyat dersi. Fen lisesindeydim. Arapça hadisler ezberliyordum. Dolayısıyla her halde ben yanlış yerdeyim şu anda dedim. Ve ikinci sınıfta ayrıldım fen lisesinden. Düz liseye geçtim. Tabi düz liseye geçtim ama aslında nerede bulunduğumun çok bir öneminin olmadığını fark ettim. Bu bizim eğitim sisteminden kaynaklanıyor.

Yine yaptığım okumalara devam ettim. Bir kitap hastalığıyla başlıyor her şey. Ne olacağınıza da tam karar veremiyorsunuz. Edebiyat diyorsunuz ama okuduğunuz kitaplarımın birçoğu tarihi kitaplar, felsefi kitaplar, eski yunan felsefesi falan. Lisede güya insan günde üç kitabı okur/okumaz ama o kitap aşkından dolayı lisedeki ceketimin ceplerini kestim ve oralara kitaplar koyuyordum. Ceketimin içinde dört beş tane kitap taşıyordum. Bunların içerisinde Sokrat da vardı Necip Fazıl da vardı ama ceketim kitaplarla dolu gezerdim. İşte o zamanlar kitap fuarları furyası başlamıştı. Gidip MEB’in klasiklerini on beş on altı yaşındaki bir çocuğun kollarının taşıyamayacağı kadar kitabı yemeyip içmeyip harçlıklarımızla aldığımızı çok iyi hatırlıyorum. Hala kitaplığımdaki birçok kitap o tarihlerdendir yani.

Ondan sonra işte edebiyat nedeniyle fen lisesinden ayrılınca ilgimiz o yöne kaydı. Bir tarih de pekala olabilirdi bir ilahiyat da olabilirdi. Bunların hepsiyle ilgiliyim. Edebiyat ağır bastı ve bu süreçten sonra da Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne gittim.

Orada da kendimi geliştirmeye ve okumalarıma devam ettim. İstanbul’da nerede konferans var nerede seminer var onları takip ettim. Hafta sonlarım komple Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde geçiyordu. Burada yeni yönetimle birlikte benim ilgi alanıma giren kültürel faaliyetlere ağırlık verilmişti.

Aks-i Tarih: Divan edebiyatına bu sırada mı karar verildi?

Fatih Usluer: Hayır, aslında dediğim gibi çocuklukta o karar verilmiş.

Aks-i Tarih: Osmanlıca kelimelere olan ilginizden dolayı…

Fatih Usluer: Evet. Mesela ilkokulda hatırlıyorum ablamın lise edebiyat kitabı vardı. Orada Hoca Dehhani’nin bir gazeli vardı. Çocuğum, salıncakta sallanıyorum ve Hoca Dehhani’nin gazelini okuyorum.”Ne kadar güzel diyordum.” Dolayısıyla eskiden beri vardı ilgi bende.

Boğaziçi’nde biraz çevremizi geliştirdim. İstanbul’un kültürel ortamından yararlandım. Klasik edebiyat zaten girişimden beri istediğim şeydi. Daha önce de dedim bunu. Hasılı Klasik edebiyatta ilerledik. Mezuniyet tezimi o alanda yaptım. Yüksek lisans tezimi ve doktora tezimi bu alanda hazırladım.

Aks-i Tarih: Peki gerek lisede gerek üniversitede yazı ve yayın gibi faaliyetlerde bulundunuz mu?

Fatih Usluer: Evet bulunduk. Yani insan hep merak eder, yani böyle bir şeyler yapmak ister. Üretme isteği vardır. Üniversite yıllarımda Poxhaizma isimli bir fanzin dergi çıkarttım. İki arkadaşla başladık sonra ben tek başıma devam ettim. İşte biz tek başımıza yazıların hepsini yazıyorduk. Bilgisayarda dizgisini yapıp fotokopi usulü çoğaltıp satıyorduk. Ayda bir çıkıyordu. Onbeş gün derginin hazırlığı, on beş gün de satıp parayı yeme şeklinde altı sayı çıkarttık o dergiyi. Şimdi hala soranlar oluyormuş o dergiden var mı diye. Nesir ve şiir çalışmaları o dönemde oldu.

Aks-i Tarih: Yanlış hatırlamıyorsam karikatürler de vardı.

Fatih Usluer: Karikatürler de vardı, komik ve iğneleyici. Daha çok siyasi yazılar, deneme yazıları, şiir denemeleri biraz klasik edebiyata girme vs. şeklinde… Tabi şiir yazıyorduk. Şimdi onların hiçbiri elimde yok. Onların şiir olmadığına karar verdiğim bir anda hepsini attım. Bu tarzda çalışmalarımız oldu. Asıl ciddi çalışmamız mezuniyet tezi ve ondan sonra yaptıklarımızdı.

Ondan sonra Paris’e gittim. İlk önce Strazburg’a gittim. Fransızca eğitimi gördüm Marc Bloch Üniversitesi’nde. Akabinde Paris Sosyal Bilimler Akademisi‘ne geçtim. Orada tarih alanında “Şeyh Galib’in Şiirlerinde III. Selim Dönemi Siyasi Olayları“nı inceledim. Dolayısıyla inter-disipliner bir çalışmaydı bu. Tarih ve Klasik Edebiyat karşılaştırmalı bir çalışmaydı. Çok iyi de bir tez oldu hakikaten.

Aks-i Tarih: Basıldı mı?

Fatih Usluer: Basılmadı, tez olarak duruyor hala. Ama tezden hareketle bir iki makale yazdım Türkçe olarak. Akabinde doktora için Sorbonne‘a geçtim. Orada da Hurufilik üzerine doktora tezi hazırlayıp 2007 yılında Türkiye’ye döndüm.

Aks-i Tarih: Peki Fransa’dan sonra İran veya Arap ülkeleri maceranız oldu mu?

Fatih Usluer: Aslında kronolojik olarak koyduğumuz zaman iç içe geçiyor bunlar. Master ile doktora arasında İran’daydım. Orada Kum medreselerinde kaldım çünkü master tezim bitmişti ve savunma için bir sene beklemem gerekiyordu. Doktorada ne yapacağıma da karar vermiştim o dönemde; Hurufilik üzerinde çalışacaktım.

Fatih Usluer: O zamanlar tabi Hurufiliğin Şiiliğin bir kolu olduğuna inanılıyordu. Biz böyle biliyorduk. Dolayısıyla kaynaklar da Farsça. Her ne kadar üniversitede Farsça almış ve üniversitedeyken yaz tatilinde İran’a gitmiş olsam da Farsçamı daha da ilerletmek için ve Şiiliği de daha iyi öğrenmek için -çünkü Hurufiliğin Şiiliğin kolu olduğuna inanılıyordu- bu işin en iyi öğrenileceği yerin Kum Medreseleri olduğunu zannederek oraya gittim. Orada tahsil gördüm. Tabi bunun çok faydası oldu. Hem rahatlıkla Farsça eserleri inceleme imkanım oldu hem de aslında Hurufiliğin Şiiliğin bir kolu olmadığını tamamen Sünni temellerden çıkmış ama yine de bu anlamda tartışmalara açık bir konu olduğunu tespit ettik.

Aks-i Tarih: Zaten genel olarak Hurufilik ya Alevi-Bektaşi menşeili ya da Şii menşeilidir denir. Bu Sünni Ortodoks kesimin ötekileştirmek için yaptığı bir çaba sonucu mu yoksa bunu destekleyen sebepler de var mı?

Fatih Usluer: Şimdi Fazlullah’ın Sünni olduğunu anlıyoruz. Diğer Hurufilerden Şii olanlar vardır muhakkak ama Fazlullah’ın yani kurucusunun Sünni olduğunu şöyle biliyoruz: namaz tarifinden, abdest tarifinden. Kum’da bulunmamın bu faydası oldu. Bu abdest Şii abdesti değil veya namaz rekatlarındaki vitir vesaire bölümleri, ondan sonra ezan tarifi, atıfta bulunduğu hadisler vs. Şii biri yazmış olamaz bunları. Onun Sünni olduğu bu şekilde ortaya çıkmış oldu. Ama şimdi Sünni olmuş olsa da ortaya koyduğu fikirler tartışmaya açık ifadeler barındırdığı için Sünni çevreler olsa olsa “bu Şiidir” demişler. Bir de Bektaşilerle yakınlaşmasından dolayı da böyle düşünülmüş olabilir. İran’dan gelmiş olan akımlara karşı, ki aslında o yıllarda İran çoğunluğu itibariyle Sünni’ydi, böyle bir önyargı kolayca oluşuyor insanların kafasında.

Aks-i Tarih: Hurufilik, Osmanlı’yla karşılaştığında?

Fatih Usluer: Osmanlı’yla ilgili, son araştırmalarımda yani benim ortaya çıkarttığım şeylerde Osmanlı’nın aslında Hurufilerle büyük bir problemi yoktu.

Aks-i Tarih: Fatih’in Hurufi olduğu söyleniyor?

Fatih Usluer: İlgilenmiştir. Şöyle diyeyim Fatih tam anlamıyla gerçek bir entelektüel bir insandı. Onun döneminin fikirlerine lakayt kalması düşünülemez. Aşırı entelektüel merakı olan bir insandı. Döneminin popüler akımlarından biri olan Hurufiliği de okumuş olması zaten çok doğal. Okumaması garip olurdu bence. Okumuştur, onları saraya da davet etmiştir. Onlarla konuşmuştur da. Bu tamamen entelektüel merak çerçevesinde.

Şimdi “Hurufi olmak” tabiri de aslında problemli bir tabir. Hurufilik bir tarikat değil tamamen bir felsefe. Bir hayat felsefesi veya olayları yorumlama dünyayı yorumlama felsefesi. Bu felsefeyi bir insan kendine yakın görebilir veya benimseyebilir. Bu gözle dünyaya bakabilir. Bu kadardır Hurufi olmak. Yoksa bir tarikat gibi bunun bir şeyhi yok hitap şekli yok belirli bir zikri virdi bir tekkesi belirli bir kıyafeti bunların hiçbir yok.  Dolayısıyla bu ifade,”Fatih Sultan Mehmed vahdet-i vücudcuydu” demek gibi bir şey yani. Evet böyle bir felsefesi olabilir. Hem böyle ortalığı karıştıracak aman aman bir bilgi değil aslında. Hurufilik bir yorumlama biçimi ve bir insanın Hurufi olup olmadığını eserlerinden anlayabiliriz.  Fatih’in Divanında Hurufi olduğuna dair herhangi bir işaret yok. Bu felsefeyi kabul etmiş de olabilir. İlginç bulduğu noktalar da olabilir Ama bunları şiirlerinde en azından dile getirmemiş.. Dolayısıyla Hurufi demek için yeterli bir delilimiz yok.

Aks-i Tarih: Hurufilik Kabala ve Yahudilikle çok ilişkilendiriliyor sırf harflerle iştigalinden dolayı…

Fatih Usluer: Kabala’da da harf gizemciliği vardır. Harflerden hareketle bir takım istihraçlarda bulunurlar.  Ebced de kullanılıyordu. Şimdi sadece harfleri kullandı diye bunu (Hurufiliği) Kabalacılara ve Kabbalizme dayandırmak çok mesnetsiz. Yani bir kere Hurufiliği de iyi bilip Kabalacılığı da iyi bilip ondan sonra böyle bir yargıya varmak gerekir ki böyle biri de henüz çıkmış değil. Öbür taraftan İslam Tarihinde sadece Hurufiler değil ki harflerle ilgilenenler. Bunun öncesinde İbn-i Arabi’den tutun diğer birçok İslam felsefecisine ve birçok İslam mutasavvıfına kadar harfleri kullanmışlar. Harfler üzerine felsefe yapmışlar. Bunu da biliyoruz. İbn-i Sina da yapmış Gazzali de. Sadece harflerle uğraştıklarından dolayı Hurufiler Kabalistlerle birlikte anılıyorlar… Bu şu ana kadar ki yüzeysel bilgilerimize göre yanlış görünüyor. Hurufiler hiçbir zaman harfleri kullanarak geleceğe dair haberlerde, yorumlarda bulunmamışlar. Ebced’i kullanma oranları yüzde beş ila on. Her hangi bir İslam alimi kadar kullanmışlar. Bediüzzaman Said Nursi de kullanmıştır; ebced hesabı, cifr hesabı yapmıştır. Hurufilerde de ancak o kadardır daha fazla değil.  Dolayısıyla bir istikbalden haber verme durumu yok bu Hurufilerde Kabalacıların yaptığı gibi. Hurufiler harf felsefecileri ve harfler üzerinden felsefelerini kuruyorlar. Harflerin sayıları, nokta sayıları ve bazen -çok az- şekilleri üzerinden bir vahdet-i vücud feslefesi yapmışlar. Kabalizmin felsefi bir bakış açısıyla vahdet-i vücudcu harfçiliğe benzeyen bir tarafı varsa onu bilmiyorum. Şu anki bilgim çerçevesinde bana  aksini göstermedikçe biri, yani kabalacılarda bir harf felsefesi temelleri vahdet-i vücuda benzeyen bir şeyler göstermedikten sonra bu ispatlanamaz: Çünkü Hurufilik budur, tanımı bu.

Aks-i Tarih: Şimdi kenarda kalmış ekoller için genelde mehdiyet inancı olduğu ve kurucularının da kendisi için tanrılık iddiasında bulunduğu ithamları vardır. Mesela Fazlullah Esterabadi için de aynısı denir. Cavidan-nâme’yi Kur’an’a alternatif yazdığı söylenir. Peki bu nitelemeler nasıl yorumlanmalı?

Fatih Usluer: Şimdi bu soruda doğru olan yanlar da var yanlış olan taraflar da var. Evet Fazlullah’ı bir mehdi olarak kabul ediyor hurufiler. Onu Allah’ın bir tecellisi, bir mazharı olarak kabul ediyorlar. Ama  burada tecessüme gitmiyorlar. Yani Allah, Fazlullah şekline girmiştir de demiyorlar. Hulûl yok. O’nda tecelli etmiştir diyorlar. Hepimize tecelli etmiştir. Şimdi işin bu tarafı da var.  Öbür taraftan Fazlullah’ın uluhiyetini yani onu Allah olarak, ilah olarak kabul eden ifadelerde bulunan hurufiler de var. Bu şekilde bir beyanda bulunmayanlar da var. Onu mehdi olarak kabul edenler, tekrar dünyaya gelmiş Hz. İsa olarak kabul eden Hurufiler var. Dediğim gibi ilah olarak kabul edenler de var. O bir dini lider ve yepyeni bir şey getirdi. Fazlullah bir sistem kurdu neticede müstakil olarak. Kıyamete yakın yepyeni bir sistemle insanların kurtuluşuna, insanların birliğine seslenen bir sistem kurduğuna inanıyorlar. Bugün sadece Hurufiler değil Ortodoks Sünniler arasında birçok insan, liderini mehdi olarak kabul ediyor. Bunda bir sorun yok. Elbette onu ilah yerine koyuyorlarsa bundan başkaları rahatsız oluyor. Tasavvufî olarak da bunu tevil edemiyorsa açıktan ve şahıs olarak bizatihi onun ilah olduğunu söyleyen biri olursa elbette bu kabul edilemez. Ama Hurufilerin tamamı da böyle demiş değil. Dolayısıyla Hurufilerin geneline mal etmiyorum bunu ama hepsi de onun mehdiliğine inanmış diyebiliriz ve dediğim gibi bu,onları dışlamak için yeterli bir sebep değil. Bir çok Sünni de aynı şeyi yapıyor; tarikatlarda veya gruplarda. Dolayısıyla bunu da bilmek lazım.

Öbür taraftan Cavidan-nâme’yi Kur’an’ın yerine koyması tamamen bir iftira mesela. Sorudaki yanlış olan taraf bu. Cavidan-nâme, baştan aşağı Kur’an-ı Kerim’in tefsiridir. Cavidan-nâme’nin hiçbir sayfası yoktur ki en az iki üç ayet olmasın orada. Cavidan-nâme bir Kur’an yorumudur. Yahut sistem yorumudur, bir tefsir kitabıdır aslında. Kur’an’dan hareketle bir felsefe kurmuştur Fazlullah. Kendi felsefesine uyarlamıştır. Onun en büyük dayanağı Kur’an ile Hadis’tir. Tutup başka bir felsefeciye, başka bir mutasavvıfa atıfta bulunmaz. Doğrudan Kur’an ve Hadis yorumudur aslında Cavidan-nâme. Şimdi, nasıl böyle bir kitap, Kur’an’ın yerine ikame edilmiş veya ikame edilmek istenmiş olsun. Öyle yapmak isteseydi müstakil bir şey yazardı Kuran’a alternatif ve ondan bağımsız. Oysa dediğim gibi dayanağı Kur’an ve Hadis’tir. Dolayısıyla böyle bir ikame söz konusu değil.

Aks-i Tarih: Bu ekol İran’da ortaya çıkmış olduğu kadar Anadolu’da da kendisini göstermiştir. Peki bunun Türk edebiyatı üzerindeki etkileri nedir?

Fatih Usluer: Şimdi Fars topraklarındaki Hurufiliğin serencamı çok fazla uzun sürmemiştir. Yani bir asır değil. 50 – 60 yıl. Hem tebliğ için hem de orada uygun bir ortam olmadığı için Anadolu’ya geçmiştir Hurufiler. Nesimi bunların en bilinenidir. Fazlullah’ın halifesi. Şimdi Anadolu’ya geçtikleri zamanda fikirlerini yaymak için burada çok daha uygun bir ortam bulmuşlardır. İlk dönem çıkan eserlerin tamamı Farsça -Nesimi hariç-. Anadolu’ya geçtiği zaman Hurufilik hemen aynı yüzyıl -Fazlullah’ın ölümünden elli altmış yıl sonra- en temel Hurufi metinler, Türkçeye çevrilmiştir. Osmanlı Türkçesine. Nesimi bir kere başlı başına Türkçe yazan bir insandır. Talebesi vardır Refiî isimli. O da şair. O da Türkçe yazan Hurufilerdendir. Bunlar telif anlamında Türkçe yazan hurufilerdi. Diğer taraftan tercüme faaliyetleriyle Hurufiliğin temel eserleri Türkçeye çevriliyor. Ve Anadolu’da hem fikirsel olarak hem de şiir üzerinden Hurufilik, yayılacak, genişleyecek ve gelişecek ortam buluyor. Ve ondan sonra İran’da Hurufiliğin bir izini göremiyoruz. Yani 17. yüzyılda Hurufiliği yazmış İran’da bir adam yok. Osmanlı’da ise yakın dönemlere kadar eserler telif edilmiş, bunların arasında Mir Fazılî, Cavidî, Işkurt Dede gibi Farsça yazanlar da var. Ama İran’da Hurufiliğin izleri siliniyor. Anadolu ve Balkanlarda özellikle ilk fetihlerle birlikte Balkanlara geçiyorlar. Huruifler Anadolu’da ve Balkanlarda yayılıyorlar, tebliğ faaliyetlerinde bulunuyorlar, insanları irşat ediyorlar, Hurufiliği yayıyorlar. Dolayısıyla bundan sonra elimizde geniş sayıda hem mensur hem de manzum eserler birikiyor. Bunlar hep telif eserler, Hurufiliği yaşayan ve anlatan insanlar.

Aks-i Tarih: Son olarak İran menşeli bu ekoller veya hareketler genelde  efsaneler üzerinden inanışlarını güçlendirme gibi bir durumu var. Peki Hurufilik için de aynısını diyebilir miyiz? Onların kendilerine ait menkıbeleri hikayeleri var mıydı?

Fatih Usluer: Bu tarz efsaneler yok. Dediğim gibi felsefi bir akım, bu tarz efsanelere hikayelere ihtiyaç duymuyor.  Tamamen felsefi, düşünsel, akli bir akımdır yani. Herhangi bir kıssa anlatılmaz Hurufi metinlerinde. Bu bir. İkincisi, menkıbe ve efsaneler yok ama uydurma hadis denilen -kime göre neye göre uydurma, yani Sünni hadis literatüründe yeri olmayan veya Şii hadis literatüründe yeri olmayan- birçok hadis kullanılıyor. Bunlar doğru kabul ediliyor. Efsane yok ama böyle şeyler var. Mesela yalan hadis olduğu hem Sünni hem Şiiler tarafından söylense de Hurufiler tarafından o bir hadis olarak kabul ediliyor. Bu tarz hadisler çok fazla. Bunların meraklısı tespit edebilir, ayırabilir. Ama bizi o ilgilendirmiyor. Bu hadis ne kadar sahihtir veya kime göre sahihtir, dediğim gibi buraya göre sahih belki öbür tarafa göre sahih değildir ki oluyor böyle şeyler.

Öbür taraftan metinlerde hiçbir efsane geçmiyor ama Fazlullah’ın hayatında menkıbevi tarzda olan şeyler var. Bunlar Fazlullah’ın yaptığı rüya yorumlarıdır. Bu rüya yorumları başlı başına keramettir. Fazlullah’ın yaptığı rüya yorumları, onun veliliğini, büyüklüğünü ve ilminin genişliğini ispatlayan olaylardır. Bunlar Hâbname isimli iki tane eserde toplanmıştır. Bunlar diğer hurufi metinlerde yer almaz. Nitekim sadece iki tane kitapta toplanmıştır bu kadar. Bir anlamda belki Menakıb-ı Fazlullah gibidir bu kitaplar.

Aks-i Tarih: Peki bu velayet anlayışı hem Sünni hem de Alevilerdeki velâyetle aynı şekilde mi yoksa daha farklı mı?

Fatih Usluer: Şimdi Hurufi yazarlardan bir tanesi bu dönemleri nübüvvet, velâyet, uluhiyyet olarak üçe ayırıyor. Buradan anlaşılan, nübüvvet Hz. Peygamber’in dönemidir, velayet Hz. Ali’nin dönemidir, uluhiyyet de Fazlullah’ındır. Bundan bahseden bir kişidir, başka yoktur. Velâyet üzerine böyle duran biri var. Aslında velayet, Fazlullah’ın konumunu anlatmada biraz yetersiz kalan bir kavram. Fazlullah zaten bu noktada tüm insanlık için kilit bir insan olarak kabul ediliyor. Yani doğrudan Allah’ın bir tecellisi, Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin bütün özelliklerinin  kendisinde toplandığı bir insandır. Hatta bir eserde durum böyleyken hangisi daha üstün bunlardan sorusu sorulur. Ferişte sorar bu soruyu Işk-nâme’sinde. Orada mesela muallâk bırakılır. Eşit görürler aslında, tek bir hakikatin değişik yansımaları olarak görürler. Bu anlamda Alevilerdeki bedenden bedene geçen velayet ve imamet nuruyla oldukça benzerdir ancak Fazlullah ile kıyametin kopuşu gerçekleştiği için her şey Fazlullah ve öğretileriyle bitmiştir.

Osman Süreyya Kocabaş