Michelangelo - The Creation of Adam

Ruh ve Yaratıcı

“Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” (Kur’an 17:85)

“Sana beceri, anlayış, bilgi ve her türlü ustalık vermek için onu kendi Ruh’uyla doldurdu.” (Mısır’dan Çıkış 35:31)

“Ey günahkârlar! O karanlık dünyaya (cehenneme), o kasvetli aleme siz; kendi eylemleriniz ve öz ruhlarınız yüzünden atıldınız.” (Vendidad 7:22)

Maddi doğa ilerleyen zamanda insanların tahakkümüne girmiştir. Artık ateşin gölgesine sığınan veya yağan her yağmurdan etkilenen bir insan yoktur. Yağan yağmur, esen rüzgâr insanlar için sadece hava durumu unsuru olmuştur. Herkes, doğanın somut tarafıyla bir şekilde savaşıp başarıya ulaşmış olsa da soyut alanlarda aynı başarıyı kazanamamıştır. Çünkü insanların çoğu bu içkin ile aşkın durumlar arasındaki farkı ayrıt edemediği gibi bu mücerred durumun mevcudiyetinden de habersiz kalmıştır. Kısaca, birçok kişi karmaşık görünen nesnelerin basitliği, basit görünenlerin ise karmaşıklığı karşısında gereksiz yere çaba harcamış ve bunların arkasındaki gizi veya tini keşfedememiştir. Doğanın gizemi, insanın doğayı yendiğini düşündüğü bir anda kendini gösterir. Ancak çok az insan bu giz ve tini keşfetmiş, başarılı bir şekilde onunla etkileşim kurabilmiştir. Doğanın bu meçhul yüzünü görenlerin uzun zaman boyunca sürdürdüğü etkileşime, diğer insanlar “sanat” adını vererek olayı zihinlerinde anlamlandırmıştır.

Hatta sanatkârların bu tür iletişim ve etkileşimini doğaya karşı bir “zafer” olarak yorumlandığı gibi; doğanın egemenliğini tartışılmaz kabul edip bu eylemlere “taklit” diyenler de olmuştur. Uzun asırlar boyunca bu geniş kitleler, sanatçıların çalışmalarını bu iki menzilde görmüş ve değerlendirmiştir. Sanmayın ki ben bu iki kelime arasına sıkıştırılarak temellendirilmiş sanat eleştirilerini sığ olarak değerlendiriyorum. Hayır, aksine insanlar, sanatkârın bu çalışmalarını eleştirirken doğru tetkik etmiş ve değerlendirmelerini de hakkıyla yerine koymuştur. Ancak bizim buradaki problemimiz, eserin ne ve nasıl olduğu değil nasıl ortaya çıktığıdır. Ayrıca bu eserlerin ortaya çıkışında sanatçıların muhayyilesi mi etken olmakta yoksa biraz sonra bahsedeceğim evrensel ruh mu?

Yukarıdaki sorunun cevabı, sanatın tüm yaratıcısı, çok önceden beri var olan soyut bir şeydir. Yani her zaman mevcut olmuş ve bütün varlıklara anlam veren, enerji veren bir şeydir. Bu evrensel ruhtur. Eflatun’un Devlet’inde bilgiye çok az sayıda insanın ulaşabildiğinden bahsedilir. Aynı şey de bu evrensel ruh için de geçerlidir. Sanatkârlar, bu evrensel ruha ulaşmış kişilerdir. Evrensel ruha ulaşmış her sanatçı, ona ulaşırken yaşadığı tecrübeleri ve onunla etkileşim halindeyken yaşadığı hissiyatın tezahürünü eserlerine yansıtır. Hatta ortaya çıkan ve sanatçılardan başka insanları da hayrete düşüren çoğu eser, bu evrensel tinin parıltısını taşır.

Evrensel ruh nedir? Bu ruh, tüm evrene hayat verendir, evreni canlı tutan ve ona anlam kazandırandır. Bu ruh evrenin kendisi olduğu gibi Tanrı da olabilir veya O’nun bir yansımasıdır da. Zaten panteist açıdan baktığımızda evren, Tanrı ile bütün değil midir? Ayrıca evrensel ruh, dünya üzerinde her bir insana ayrı ayrı verilmiş tüm ruhların merkezidir. Tüm güzelliklerin kaynağıdır. Evrenin ruhu herkese hitap etmektedir. Ama bizler bunu fark edemiyoruz. İşte evrensel ruh ile insan arasındaki köprüyü, sanatkârlar kurmaktadır.

Bir roman okursunuz o sizi satırların arasından alır size yabancı olmayan başka bir dünyaya götürür. Gittiğiniz yer ya sizin mazinizdeki ya da bilinçaltınızdaki muhayyel bir dünyadır. Başka bir örnek verirsek bir büyük boy tabloya bakarken resim sevmeseniz bile ister istemez hayranlığınızı dillendirirsiniz. Ama eminim ki sizler o resme ilk başlarda baktığınızda sadece tuval ve boyalardan olduğuna kendinizi inandırmak istemişsinizdir. Bazen de şiirleri küçümseyen insanlarda da olur bu duygular. Şiirin asilliğinin kalmadığını ve her türlü insanın dilinde oyuncak olduğunu iddia etseler dahi güzel bir şiirin önünde başını eğmemek gibi bir durum söz konusu değildir onlar için. Daha evvel de dediğim gibi her insanın ruhuna sanatkârlar vasıtasıyla ulaşan evrensel tin, bu şekilde kendisini bizlere göstermektedir. Belki de bizim ruhumuza mesaj vermek isteyen veya bir yön vermek isteyen bir güç neden olmasın. Siz ruhen sıkıntıya düştüğünüzde müzik dinlemektesiniz. Bazılarımızın böyle durumlarda resim çizdiği gibi çokça insanın da şiir yazdığını biliriz. Bunlar tesadüf değildir. Sizler farkında olmadan evrenin ruhundan yardım istiyorsunuz.  İşte tam burada sanatın işlevi ortaya çıkıyor. Evrensel ruh doğal yollardan kendisine ulaşmayan insanlara sanat aracılığıyla sesleniyor.

Yolda yürürken gördüğümüz her ağaç, isterseniz size o yoldan daha önce geçenleri haber verir. Havada uçan kuştan havadis toplamak bizlere yabancı olmasa gerek. Kâinatta mevcut her varlığın insan ile iletişime geçebilmesi mümkündür. Aborijinlerin telepati ile birbirleriyle uzun mesafelerde bile iletişim kurması buna benzerdir. Siz bu iletişimi kurduğunuz vakit o ruha ulaşmış olacaksınız. Ve evrenin ruhu sizlere verdiği mesajları sizler de diğer insanlara iletmiş olacaksınız. İşte bunu başardığınızda diğer insanlar size “sanatçı” diyecektir. Bunu yapmak için yetenek gerekli midir sorusuna gelince yetenek nedir onu da bilelim. Yetenek, kitleleri hayran bırakacak bir eserin (bu resim de olur, şiir de olur) yapılışında yer almaktır sadece. Evet, sadece yer almak dedim çünkü sanatçı her yaptığı eserin tek faili değildir.

Yukarıda sanatçıların kendi eserlerinin tek faili olmadığını belirtmiştim. Her sanatçıyı teşvik eden veya ona emir veren bu muharrik güç, sanatçı olmayanların “ilham” adını taktığı bu evrensel ruhtur. Bazen bu ruh, senin eserinin teşekkül ve tekâmül safhalarında baş aktör olabilir. Evrenin ruhuna ulaşabilen ve onunla iletişime geçen sanatçılar, zamanla onun tevzi ettiği kanunların esiri olur. Bizler, sanatçıları hür ve özgür olarak gördüğümüz halde aslında sanatçılar o ruhun kölesidir. Bu durumu kendisini şiir yazmaya mecbur hisseden şairlerde gördüğümüz gibi her gün bir fırçayla tuvale koşan ressamlarda da görebiliriz. Ruh onlara mesajlar iletir ve sanatçılar o mesajları bazen kendisinde saklar bazen de topluma iletmekle kendisini farkında olmadığı halde yükümlü kılar. Sanatçının tüm hayal gücü bu ruhun tesiri altındadır.

Doğal güzellikler karşısında hayran olduğumuz manzara aslında yeşillik ve maviliğin varlığı değil onları bize güzel gösteren bu ruhtur. Hatta bazı şehirleri gezerken sokaklardan etkilenmemizin sebebi budur. Günlük yaşadığımız olaylarda bile bu ruhun esintilerini görebilmekteyiz. Ama biz bu karmaşıklığın içindeki basit güzelliği fark edemediğimiz ölçüde sanatkârların eserlerine muhtaç kalmaktayız. Ünlü ressam Delacroix’in “Biz romantik olduktan sonra dağlar güzelleşti” sözünün altında bu söylediğim şey yatmaktadır.

Bir sanatçı bize kendisine has metotlarla o ruhu aktarmaya çalışır. Kendisi o ruha ulaşmanın ve onunla etkileşim halinde olmanın verdiği lezzeti unutamaz. O hazzı arar bu sebeple onun esiri olur. Sanatçılar kendi hayal dünyasında dahi özgür değildir. Ancak bu köleliği yaşamaktan asla çekinmez. Ayrıca bu durumunu, kendi eserlerine ne kadar iyi yansıtabilirse ruhla etkileşimi o kadar iyidir. Yetenek, o ruhu diğer insanlara en iyi şekilde verebilmektir. Ama sanatçı yaratıcı değildir ve o ruhun yaratıcısı olamaz. Bir sanatkârın tek yaratıcılığı kendisinden başka sanatçılardan farklı olarak kendisine özgün metotlarla o ruhu insanlığa aktarabilmesidir.

Evrensel ruh tüm sanat eserlerinin faili ve muharrikidir ve tek yaratıcısıdır da. Sanatçılar evrenin ruhundaki mükemmelliği gördükleri için kendi eserlerini de en mükemmele ulaştırmak hususunda çaba sarf ederler. Bu tanrısallaşma değildir bu Tanrı’nın mükemmelliğini anlayabilme ve onun eserlerinin kusursuzluğunu idrak edebilmedir.

Osman Süreyya Kocabaş

3 Yorum