Cesare Maccari - Cicero denounces Catiline

Tarafsız Tarih Kimin Tarafında?

Her fert kendi kültürünün bir öznesidir! Bu önerme elbette ki bir toplumun ya da kültürün düşün ve eylem adamları için daha da bir anlam ifade edecektir. Bu anlamda hiçbir mütefekkirin kendi değerlerinden ve kültüründen bağımsız bir tefekkür alanı inşa etmesi mümkün değildir. Bu cümlelerden inşa edilen tefekkür aleminde diğer değerlere ve kültürlere yer olmadığı anlaşılmamalıdır elbet, lakin aynı cümleden düşüncenin sabit bir noktasının ya da tarafının olduğu intaç edilebilir begayet. Bu anlamda düşünce taraf olmayı gerektirir. Tarafsızlık kanaatimce salt bir aldatmacadır. Örneğin bir tarihçinin tarihin nesnesi olan konulara yaklaşırken kendi kültürünün teşkil ettiği kişiliğini bir kenara bırakarak bir çalışma yapabilmesi mümkün değildir. Zira nesnenin öznenin zihinsel süzgecinden -ki bu zihinsel süzgeç de gene kültürel çevremiz tarafından oluşturulur- geçtikten sonra aynı nesne olmayacağı aşikârdır. Ki zaten bize o nesneyi aktaranın da farklı zihinsel dinamiklere haiz başka bir özne olduğu unutulmamalıdır.

Peki, bu anlamda papağan gibi tekrarlanılan objektiflikten bahsedilebilir mi? Sanırım bu sorunun cevabı objektiviteyi nasıl tanımladığımızla alakalı. Şayet yukarıdaki tarafsızlık düşüncesine benzer bir objektiflikten bahsediliyorsa ben bunun mümkün olmadığını düşünmüyorum fakat mezkur kavramdan zihinsel ya da araştırma sürecinin başkaları tarafından takip edilebilir bir açıklıkta olması kast ediliyorsa bunun mümkün olabileceği bir noktaya kadar kabul edilebilirdir. Tüm bu söylenenlerden sonra şu soru akla gelebilir: Tarihin ya da tarihçinin anlattıkları ne kadar güvenilirdir ya da güvenilir midir? kanaatimce tarihçi tarihin nesnesi olan konularla kurduğu ilişkiyi açık bir şekilde aktardığı ya da araştırma sürecini başkaları için takip edilebilir kıldığı ölçüde güvenilir olacaktır.

Burada taraflılık –  tarafsızlık sorunsalının yanında amaçlılık – amaçsızlık kavramlarına da değinmek gerekiyor. Bu kavramların analizine geçmeden evvel şöyle bir soru sorulabilir; ‘Tarih sadece tarih ya da tarihçiler için midir?”, bu soruyla elde etmeye çalıştığımız cevap bir ülke içersinde yapılan tarihsel araştırmalar sadece tarihin karanlıkların aydınlatılması için olup olmadığıdır. Burada kastedilen ‘tarihi bilmek bugünü anlamamızı ve iyi bir gelecek inşa etmemizi sağlar’ nevinden mütemadiyen tekrarlanan tarihin amacına müteallik bahisler değildir. Buradaki amaç tarihsel araştırmaların hedeflediği bir gayenin ya da amacın olup olmadığı sorusudur. Tarihin ideolojilerin amaçlarına kullanılmaya en teşne bir disiplin olduğu hepimizce malum fakat burada ifade etmeye çalıştığım şey bir ülkenin tarihsel araştırmalarının o ülkenin devlet aygıtı tarafından belli hedeflere kanalize ediliyor oluşudur. Batı uzun yıllar boyunca doğudaki amaçları için, oryantalist araştırmalarıyla, tarihçilerinin enerjilerini ve dikkatlerini doğuyu anlamaya ve hatta doğuluların kendileri için anlamlandırmaya – Edward Said’in tabiriyle doğuyu doğulaştırmaya- çalışmıştır. Bugün batıda yapılan modern tarih ve uluslararası ilişkiler araştırmalarının da bu amaca dönük olduğunu düşünüyorum. İmparatorluk bakiyesi olan Türk tarihçilerinin de ülkenin amaçları ve açılımları doğrultusunda çalışmalarını belli bir noktaya teksif etmesi gerekiyor. Buradaki kastım batı oryantalizmi karşısında bir doğu oksidentalizmi inşa edelim değil elbet, fakat Türkiye’de bazı tarihçiler Türk dış politikasının açılımıyla paralel bir açılım yapmalıdırlar. Burada da elbette ki Türk devletine iş düşmektedir. Bunun anlamı Osmanlı ve cumhuriyet tarihçileri dışında Afrika, Ortadoğu, Çin, Hint, Ermeni uzmanlarının yetiştirilmesinin zorunluluğudur. Şayet Türkiye ulus devletin kalın misak-ı milli sınırları dahilinde bir politika yürütüyor olsa ebette ki buna ihtiyaç kalmayacaktır. Ama bugün yürütülen dış politika ile bu kalın sınırlar daha da incelip dış politikalarınızı genişletiyor iseniz bu genişleme sahalarında çalışacak tarihçiler yetiştirmek zorundasınız. Fakat bu çalışmalar oryantalizmde olduğu gibi bir manipüle faaliyeti olmamalı aksine anlama ve vizyon geliştirme faaliyeti olmalıdır. Kısaca Batının yaptığı gibi dış politika genişlemesi paralelinde, doğulu kalmak kaydıyla,  bir tarihsel açılım yapılmalıdır. Yani amaçlı, hedefli ve programlı bir şekilde Türkiye’nin gelişen dış politika vizyonuna uygun tarihçiler yetiştirilmelidir. Buradan sadece tarihçiler ya da devlet tarihçileri yetiştirilmeli gibi bir kastımın olmadığı ümit ederim ki anlaşılıyordur.

Yusuf Ünal

12 Yorum