Ertokuş Medresesi Duvarında Bulunan Zeus Heykelciği ve Haç İşaretli Taşlar

Taşa Dönüşen Kadın ve Çocuğu

Çocukluğum 90’lı yıllarda Isparta’nın Hanife Sultan Mahallesinde geçti. O zamanlarda duymuştum bu efsaneyi. Efsane nimete saygıyı ve israf etmemeyi anlatıyordu. Gerçi aileden bu nasihatleri sürekli duyuyor ve hayatımıza tatbik ediyorduk. Ancak bu efsane içimizde bir nebze korku uyandırıyor ve davranışlarımızı ister istemez etkiliyordu. Efsane ise şöyle:

“Bir gün bir çocuğun tuvalet ihtiyacı hasıl olur ve annesi çocuğa uzak bir köşede yapmasını söyler. Ancak temizlenmek gerekir ve o sırada ekmek yapan anne bir parça ekmeği çocuğa verir. Tam o sırada gökten bembeyaz bir mendil iner taharet için. Ancak mendil o kadar güzel ve ışıl ışıldır ki anne kıyamaz ve çocuğunu ekmekle temizler. Bunun üzerine ikisi birden anında taş olurlar.”

Bu efsane Hanife Sultan mezarlığının eteklerine kurulduğu tepenin zirvesinde gerçekleşir. Çocukken arkadaş grubuyla zaman zaman o zirveye korkuyla bakar ve görmeye çalışırdık. Herkes birbirinden bağımsız gördüğünü iddia ederdi.

Bu efsaneyi yıllar sonra başka bir yerde yine Isparta’da Atabey ilçesinde duydum. Atabey ilçesinde Selçuklu Atabeyi Ertokuş’un yaptırmış olduğu medresede. Medreseyi ilginç kılan özellik ilçeye yakın bir yerde bulunan Antik Yunan harabelerinden alınan taşlarla inşa edilmiş olması. Öyle ki bir duvarında Yunan Tanrısı Zeus’un başı ilçeyi izler gibi durmakta. Efsaneyle bağlantısı ise şimdi başlıyor. Daha önce medresenin etrafında iki adet heykel varmış. Biri kadın diğeri çocuk heykelleri. Ziyaretimiz sırasında medresenin çevresine bakmak ve etrafını düzenlemekle meşgul olan bir ilçe sakini çocukken korka korka bu heykelleri izlemeye geldiklerini ve yukarıda zikrettiğim efsaneyi anlattı. O an gözlerim açıldı ve efsaneyi çocukken benim de duyduğumu anlattım. Doğrudur, dedi. Heykellerin akıbetini sorduğumuzda ise benim için bir efsane çözülmüş oldu. 90’lı yılların başında medrese kötü bir haldedir ve restore edilmesine karar verilir. Medresenin etrafında bulunan heykellerden -ismini hatırlayamadığım- bir akademisyene haber verilir. Hoca medreseye kimseyi yaklaştırmamalarını ve o gelene kadar hiç bir şeye dokunulmamasını söylese de ertesi sabah geldiğinde heykeller mekan değiştirmiştir. Yöre halkının inandığına göre restorasyondan rahatsız olmuşlar ve benim efsanemin olduğu yere, Hanife Sultan mezarlığının tepesine göçmüşlerdir.

Bu efsanedeki heykellerin nerede oldukları, nereye kaçırıldıkları büyük bir sorundur ve takip edilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte benim bu konuda değinmek istediğim yön başkadır. İnsanın anlam-değer dünyası. İnsan ister tabii olsun ister yapay olsun her şeyde bir anlam görmek ister. Bu anlamı sahip olduğu metafizik ile değerlendirir. Kendisi için hiçbir anlam ifade etmeyen bir şeyi kendince anlamlandırarak kendine mâl eder. Galiba hayatın pratik yönü burada ağır basmaktadır. Bir şey ya davranışları terbiye etme ya da ihtiyacı karşılamaya yönelik olmalıdır. Böylece o şey bir varlık kazanarak hayatta devam eder.

Sadece yukarıdaki efsanedeki heykeller değil daha bir çok örneği Anadolu’da görmek mümkündür. En bilinenlerden biri Ara Güler’in tesadüfen keşfettiği Afrodisias antik kenti olabilir. Eğer Ara Güler’in gayreti ve çabaları olmasaydı bugün o kentin kalıntıları köylülerin ihtiyaçlarına yönelik kullanılmaya devam edecekti. Yine eski kalıntıların ev ve bahçe duvarlarında kullanıldığı haberlerde karşımıza çıkmaktadır. Bu gibi haberler az önce değindiğimiz konu ile alakalıdır. Anlam-değer dünyamızda karşılığı olmayanın gerçek hayatta da yeri yoktur. Efsaneler ve tarih anlatımı bizlere bu anlam-değer dünyamızı hatırlatır. Tarihin de bir bilim değil aslında insanın kendini bilme tarzı ve hikaye anlatma olduğunu düşündüğümüzde yukarıdaki gibi olaylar abes kaçmamakta ancak üzmektedir.

Peki tarih bir bilme tarzıysa bize ne anlatır ve biz neyi bilebiliriz? Bu sorunun cevabı tarihi yazanlar/yapanlar tarafından verilebilir. Tarih anlatımımız neyi içeriyor? Tarihte (aslında insanda) içkin bulunan değer ve kurumların anlatımı bugün bizim anlam-değer dünyamızı şekillendirmekte ve geleceği inşa etmektedir. Söz gelimi insanın olmadığı bir tarih anlatımında bugün de bir insan bulabilmek zorlaşmaktadır. Hal böyle olunca insan yapıp etmeleri de değer görmemekte veya bigane kalınmaktadır. Bugün İstanbul başta olmak üzere şehirlerimizde tarihin ve insanın yaşamadığı teessüfle gözlenmektedir. İnsanın kültür üreten bir varlıktan yoksun bırakılması insanı anlamdan uzaklaştırmıştır. Bu durum bir insana sahip olmak ile bir eşyaya sahip olmak arasındaki farkı ortadan kaldırmıştır. Bir insan bir başkası için tüketilecek bir metaya dönüşürken bir eşyaya gereğinden fazla anlamlar yüklemek bu zamanın en büyük sorunları olarak karşımızda durmaktadır. Tarihe yüklenen gayenin insanı zaman zaman zor durumda bıraktığı muhakkaktır. Bu zorluğu aşmak da bir o kadar zorluk barındırmaktadır ki pandemi döneminde devletlerin ve insanların tutum ve davranışları bunu göstermiştir. Ahlak temelinden yoksun bir hikaye anlatımının iklim krizi dahil insanları birçok krizle karşı karşıya getirdiği görülmektedir. Öte yandan krizlerin varlığı ve krizlere karşı mücadele tarihin değişmez bir ilkesidir. İnsan krizi fark ettiği an çözüm arayışına başlar ve anlam arayışına yönelir. Böylece yeni bir dünya inşa etme süreci başlar. Gerçekte tarih dediğimiz şey aynı zamanda farklı mekanlarda oluşan krizlere karşı verilen tepkidir. Yeni inşalar başka yerlerde yeni krizlere yol açabilmekte ve o krizi aşmak için mücadele verilmektedir. Peki geçmiş olan tarih bize süreci böyle gösterirken hikaye anlatan tarih neyi anlatmalıdır? Anlam-değer dünyasını belirleyen nedir ve insanı insana kim anlatır?

Oğuzhan Okumuş