Leonardo da Vinci - Drawing of a reciprocating motion machine

Teknoloji Tarihi’ne Bakış

Bugün Dünya’da milyonlarca insan Facebook ve Twitter kullanıyor. İletişim teknolojisi akıl almaz boyutlarda gelişmeye devam ediyor. Youtube’a yüklediğiniz bir video 200’ü aşkın ülkeden izlenebiliyor. Peki, insanoğlu ateşle haberleştiği zamanlardan günümüze nasıl geldi. Bu otantik seyahati bize kim anlatacak?

Kültür Tarihi kavramını duymuşsunuzdur. İletişim ve teknoloji de milletlere göre değişen bir kültürdür. Dünya’da bu kültürün geçmişi Teknoloji Tarihi adı altında inceleniyor. Yaklaşık elli yıldır bu hususta çalışmalar yapılıyor, kitaplar, makaleler yazılıyor. Her alanda olduğu gibi teknolojide de dönüp geçmişe bakma eğilimimiz var. Yaşlı insanların bizim zamanımızda diye başlayan ve çoklukla özlem yüklü olan cümlelerini yıllar sonra bizler de kuracağız. Bu olguyu daha da gerilere götürdüğünüz zaman Karl Marx’ın teorisinin ne kadar doğru olduğunu görebilirsiniz. Aslında en ideal toplum yapısı ilk insanların, teknolojiden yoksun, toplum yapısıdır. Eski zamanları bu kadar seviyor olmamız ve geri gitmek istememize rağmen teknoloji neden giderek artan bir hızla gelişmeye devam ediyor? Bu gelişimin sebebi olarak genelde nüfus artışı gösterilir. Devendra Sahal 1983’te yazdığı bir makalede teknolojik gelişimi şans ve ihtiyacın etkileşimine bağlar. Geçen yıllar bu görüşün ne kadar doğru olduğunu ispat etti. İhtiyaçlarımız doğrultusunda kullandığımız pek çok araç şans sonucu bulundu. Newton da Steve Jobs da bir şekilde talihin yüzlerine gülmesi ile birtakım yenilikler getirdiler. Şimdi teknolojik gelişmeyi büyük oranda ihtiyaca bağladık ihtiyaçların da nüfus artışı sonucu ortaya çıktığını belirttik. Çeliştiğimiz nokta şu ki teknolojik gelişmeler insan gücüne olan ihtiyacı azaltıyor. Nüfus arttığı halde istihdam azalıyor bu da toplumsal sorunlara sebebiyet veriyor. Günümüzde hizmet sektörü dediğimiz alan bu fazla nüfusun bir kısmını iş hayatına dâhil etmiştir. Buna rağmen antik çağlarda söz konusu olmayan işsizlik sorunu modern dünyanın en önemli problemlerinden birini oluşturuyor. Gel gelelim bu tür konular daha çok sosyoloji biliminin alanına giriyor gibi gözükür. Yaygın kanaatler Tarihçinin incelemesi gereken teknik boyutun savaş teknolojisi olması gerektiğini söyler. Fakat anketler ve sosyal gözlemlerle kendi sınırlarını epey daraltmış olan Sosyologların sorunları ve gelişmeleri Tarihsel bakış açısı ile görebilmeleri zor olmaktadır. Yakın dönem teknolojik gelişmelerin etkisi de mutlaka geçmişle karşılaştırılarak ele alınmalıdır. Ama bir tarihçi Teknolojiyi nasıl konu edinebilir?

Adrian Berry, Bilimin Arka Yüzü adlı kitabının girişinde şöyle yazar: “Modern insan beyninin ortaya çıkışından sonra geçen yüz bin yılın yalnız son dört yüz yılı gerçek modern akla tanıklık etmiştir. Onun da yalnız son elli yılında teknolojik ilerlemeler, günün birinde torunlarımızı yıldızlara taşıyacak gibi görünen gözü kapalı gidişe hız katmıştır.” Demek oluyor ki teknolojik gelişmeyi insanlık ile eşdeğer bir çizgide incelemek mümkündür fakat asıl bakılması gereken yer son dönemler olmalıdır. Bu da bizi bilgisayar ve iletişim teknolojisine odaklanmaya götürüyor. Bir Tarihçinin yakın teknolojiyi konu edinmesi görece pek zordur. Paleografik metinlere ve yıllar öncesi döneme yönelik bir metodoloji, belge kavramının tümüyle başkalaştığı günümüz dünyasını anlamak için yeterli değildir. Örneğin ben sosyal medya üzerinde yaptığım araştırmalarda öncelikle şekilsel değişimi ve bunun kullanıcılar üzerindeki etkisini ön plana aldım. Her değişim başta tepkiyle karşılanıyor fakat yine de insanlar alıştıkları ağları terk etmeyi göze alamıyorlar. Tasarım açısından baktığımızda da bu tür sitelerin kullanıcılarına sınırlı bir hareket alanı tanıdığını görebiliyoruz. Twitter’da ve Facebook’ta kişiselleştirebileceğiniz grafik sayısı sadece iki tanedir. Bu grafiklerde de yüksek çözünürlük kullanmanız engellenmiştir. Bu durumda sadece içeriksel olarak birtakım faaliyetlerde bulunabilirsiniz. Bunun felsefi açıklaması sosyal medya araçlarının insanlara sınırlar verdiğidir. Farkında olmasanız da çevrenizdeki sanal sınırların içerisinde dolaşmak mecburiyetinde kalırsınız. Tıpkı tarım toplumlarındaki çitleri andırır bu sınırlar. İnsan yığınlarını –bunlar her zaman halk olgusunu oluşturmayabilir- kontrol etmenin en etkili yolu onları sınırlamak ve bu sınırlar içinde kendilerini özgür sanabilecekleri boşluklar bırakmaktır. Birçok sosyal medya sitesinde uygulanan sansürü eleştiren insanlar, bu oluşumların tamamen sanal emperyalizm yapıları olduğunu unutuyorlar. J. J. Rousseau’nun toplum sözleşmesine benzerlikler gösteren sanal oluşumlar bir yerde devlet benzeri yapılar oluşturarak insan yaşamını kolaylaştırmayı amaçlamışlardır. Egemenlik ve siyasi hâkimiyet üzerine yapılan tartışmalar ve felsefi söylemler günümüz dünyasında sosyal medya araçları için pekâlâ uygulanabilir. Açık kaynak kodlu yazılımlar, statik blog yapıları, kısıtlanmış web alanları, reklam karşılığı verilen ücretsiz hizmetler ile sanal dünya tam bir gezegen konumundadır. Hatta hacker diye nitelediğimiz yağmacılardan da yoksun değildir. Sosyal medyayı bu şekilde irdelerken aşırıya kaçan benzetmeler kullanmış olmam görüşlerimin genel geçer doğruluğunu zedeler gözükmektedir. Siyasi kavramlar bile tarih içinde ülkeden ülkeye değişirken benim bu kavramları teknolojik gelişmelerle bağdaştırıyor olmamın amacı zorlama bir tarihsel perspektife dâhil olmak değildir. İnsan yapımı olan her şeyde olduğu gibi teknolojide de bir geçmiş bir felsefe ve tarih vardır. Minimalist düşündüğünüzde şekli değişmelerin içeriği çok da etkilemediğini görebilirsiniz. İnsan fıtratında meydana gelen dönüşümler, görünüşe nazaran pek yavaş ilerlemektedir. Konuyu bütünsel bir yaklaşım ile ele aldığım için bu tür sonuçlara ulaşmam beklenti dışı olamaz.

Teknoloji, geleceği belli olan bir alandır. Jules Verne “Ay’a Yolculuk” romanını yazdığında bu olay insanlar için sadece hayalden ibaretti. Fakat zaman onu haklı çıkardı. İleride izlediğimiz birçok bilim kurgu filmi bizim için gerçekleşmiş hedefler olacak. Bugün bilim insanları teknolojik gelişmenin ilerisini düşünüyor ve ona göre planlamalar yapıyorlar. Bir tarihçi geleceği görmek zorunda değildir. Teknolojik ilerlemeler karşısında Tarihçinin konumu –kulağa imkânsız gelse de- yakında unutulacak olan geçmişi ele almaktır. Hiçbir fizikçi ya da mühendis yaptığı çalışmanın tarihiyle ilgilenmeyecektir. Bundan dolayı Teknoloji Tarihi yarınlarımız için önem taşımaktadır. Modern tüketim toplumunun kendisine bahşedileni düşünmeden kullanması yeni bir şey değil. Dolayısıyla bir tarihçiye düşen görev bazen toplumun yerine düşünmek olacaktır.

Nurullah Parlakoğlu

3 Yorum