Kısıtlı teknolojik imkanlarla (Samsung E250) o esnada çektiğim Ulu Cami fotoğrafı

Tophane’de Çay İçmek

2010’un nisanında hafif rüzgârın estiği bir sabah vakti Bursa’da güneş karşı dağlardan yavaşça yüzünü gösteriyordu.  Henüz gölgelerin hareket ettiği sokaktan Tophane’ye doğru tahayyürle adımlıyordum. Balibey Hanı’nın önünden surlara doğru tırmanıyor ve basamaklarını zamanın aşındırdığı ve her çatlakta fışkıran otların bulunduğu merdivenden hızlıca çıkıyordum. Güneşin kızıla çalan ışıkları surlara yansıyor, kesme beyaz taşlar Ahmet Haşim’in tasviriyle adeta tunca benziyordu. Bulutların arasından süzülen ince ışık şeritleri gökyüzünde harikulade manzara oluşturmuştu. Tophane’ye çıktığımda kızıl gökyüzünün altında yemyeşil, bulanık gölgelerle dolu ve yoğun olmayan sisin altında uyuyan bir şehir görülüyordu.

Tophane, bu saatler çok sessizdi, kimseler yoktu. Gerçi bu vakitte bu yüksek tepeye çıkıp muhayyel şehri seyretmek veya ilahi teraneyi işitmek için şair olmak gerekti veya bu tepe biraz da gecesi iyi geçemeyenlerin, kâbuslarını unutacağı mekândı. Hatta sevmenin acısıyla kıvrananların dağlara bakıp içindeki sıkıntıyı haykırabilecekleri yerdi… Sessiz ve tenha bir çay bahçesinde boş masaların birine oturdum.  Soğuğun verdiği ürpertinin üstesinden gelmek için çay söyledim. Serin havada, Bursa’ya ilk defa ayak basmanın heyecanını ile birlikte yolculuğun verdiği hafif yorgunlukla şehri seyre daldım. Masama bırakılan çay bardağına gözlerimi ısıtmak ister gibi uzun uzun baktım. Çay bardağından masaya yansıyan kızıl ışığın hareketlerini seyrettim bir an. Kulağımda şehirde ara sıra esen rüzgârın uğultusu çalınıyordu. Ellerim titriyordu. Sırtımda fazla kalın olmayan giysilerimle rüzgâr estikçe titreyerek etrafıma bakınıyordum. Yalnızdım. Ama Bursa şimdiden bu yalnızlığımı unutturacak gibi duruyordu. Çünkü hiç yol ve iz bilmediğim şehrin bu kadar büyük olacağını düşünmemiş ve içimde sokaklarda kaybolma korkusu peyda olmuştu. Şehir, düşündüğümden daha yabancı gelmişti ama ben tamamen kalbimin navigasyonunu kullanarak gezecektim.

Güneş yükseldikçe şehri yeni yeni keşfediyorum. Sis kalkmış ve siyah gölgeler yok olmuştu. Zihnimi işgal eden muamma noktalar da birer birer güneşin ışıklarına yenik düşen karanlık gibi dağılıyordu. Daha henüz parlamadan sabah güneşe bakmayı çok severdim küçükken. Güneşe uzun uzun baktıkça ona meydan okuduğumu düşünüyordum. Yorulasıya dek bakardım güneşe. Şimdi de aynısını yaptım, güneşe uzun uzun baktım. Belki de son kez baktığımı düşünüyordum. İşte bu sebeple Bursa’da sabah güneşi bir başka olmuştu benim için.

Tam karşımda tüm haşmetiyle yükselen Ulu Cami minareleri duruyordu. Uzaklardan azcık seçebildiğim camiler, kubbeler ve minareler, mutantan manzarasını ihtişamla sergiliyor ve tarihin derin nağmelerinin sindiği bu asude şehir bir Osmanlı başkenti olmanın gururunu hala yaşıyordu. Yapraklar, üzerine akseden güneş ışıklarıyla oynaşıyor, rüzgârla burnuma gelen yeşilin kokusuyla çok hâlet bir manzara teşkil ediyordu. Dağlar, üzeri ormanla kaplı yemyeşil dağlar, zirveleri sabah sisleriyle gizlenmişti. Şehir de dağlar gibi her nevisini gördüğüm yeşilin tahakkümü altındaydı. Azar azar yudumladığım çay ve artık ısıtmaya başlayan güneşle kendime geldim. Aç olmama rağmen yol yorgunluğunu üzerimden atmış ve artık dinç görünüyordum. Sırtımda sadece bir tane yedek tişörtümün bulunduğu ve ayrıca yolculukta okurum ümidiyle aldığım küçük romandan başka bir şey bulunmayan hafif sırt çantası mevcuttu. Cebimde olağandışı durumlarda sürpriz yapmaması için şarjını iktisadi kullanmam gerektiğini düşündüğüm bir telefonum vardı.  Şiir yazmak geldi içimden fakat temenni edilmekle şair olunmuyordu. Neyse dedim ve hayranlıkla seyre daldığım manzaraya hafızama resmetmeye devam ettim.

Bardak bittikçe yenisini istiyordum. O saatlerde çay bahçesinin tek müşterisiydim. Onlar benim yabancı olduğumu anlamış olsa gerek ki bana her türlü hizmeti veriyorlardı. Kendimi yürümeye hala hazır hissetmediğim için sandalyeme iyice gömüldüm. Yanımda bir fotoğraf makinesinin olmamasına esef ettim, ama ben fotoğraf çekmenin faydasızlığına inanan biriydim. Bence en iyi fotoğraf hafızana gördüklerini kaydetmekti.

Şehir canlanmaya başlamıştı. Aşağıdaki caddede araba sesleri artış gösteriyordu. Ben de bu yaşanan hareketlilikten dolayı hızla çalışan zihnimde bir gün sürecek Bursa gezisinin planlarını oluşturmaya başladım. Ne rehberim vardı ne de elimde harita… Sadece gitmeden önce Bursalı arkadaştan ayaküstü aldığım yol tarifleri vardı ama ne kadarı aklımda kaldıysa. Aslında benim için sadece Tophane’de Ulu Cami’ye bakarak yavaş yavaş çay içmek kâfi idi.

Rüzgârın soğutucu etkisi artık kalmayınca usul usul toparlanmaya başladım.  Birkaç saat önce yalnız olduğum mekân şimdi dolmaya başlamıştı. Oradaki topların arasında gezinen çocuklar, beraber fotoğraf çekinmeye çalışan insanlar, derin derin şehre bakıp yanındakilere bir şeyler anlatanlar, kimi arkadaşıyla kimi de sevdiğiyle masalara oturup sıcak çayları yudumlayanlarla birlikteyim. Yalnızım. Ellerim cepte dolaşmaya başladım. Amaçsız geziniyordum. Yeter ki biraz zaman geçsin veya hareketsizliğin verdiği dalgınlıktan kurtulmak istiyordum…

Güneş iyice yükselmiş, Bursa’nın tamamını rahatça görebilmekteyim. Devasa ağaçların sarmaladığı şehirde boy boy yükselen apartmanlar bile muhayyer bir manzara oluşturmuştu. Tophane’de hareketlilik artmıştı. Toplu halde dolaşan öğrenciler, parmaklıkların olduğu yerde birkaç genç erkek, masalarda oturan aileler veya sevgililer…  Surların üzerinde benim gibi gezinen tek tük insan grupları vardı. Tekrar çay bahçesine döndüm.

Birkaç saatimi harcadığım, her köşesinde ayak izimin bulunduğu Tophane, içtiğim çayıyla (genellikle salep içilmesi önerilir) gördüğüm yeşil manzarasıyla, Boğaziçi yıllarımdaki hissettiğim duyguyu tekrar ihya etmişti.  Tophane, fecir vakti daldığım soğuk ve sisli rüyalarımın sihirli mekânıydı. Tophane son kurduğum hayale âşık olduğum yerdi. Tophane, kendimi bulduğum, ruhumla konuştuğum, kalbimle dertleştiğim ve aklımla savaştığım yerdi…

Osman Süreyya Kocabaş

7 Yorum