Yusuf Akçura

Üç Tarz-ı Siyaset–Türkçülüğün Manifestosu

Onlarca farklı milleti elinde tutup asırlarca idare eden muazzam imparatorluk, ihtiyarlayıp eski kudretini kaybetmişti. Sütunları çatlamış ağır ağır çöken eski haşmetini koruyamamış harab saraya benzeyen Osmanlı, 19. yy.da tamamen yıkılmanın eşiğine gelmişti. Önceleri devletin yıkılmasını durdurup eski kudretine kavuşturma çabalarında olan devlet adamları, daha sonra mevcut durumun vahameti anlaşılınca devleti sadece ayakta tutma gayretleriyle iktifa etmişti. O dönemde bazı devlet adamları ve aydınlar tarafından ölüme giden bu “hasta adam”ın kurtuluşu için birbirinden farklı reçeteler yazılmıştı. Her çözüm yolu, devletin temel unsurları olan (din ve millet) üzerinde üretilen kurtuluşu hedefliyordu. Bu reçetelerin sahibleri de, devleti kurtarmak için en ideal yolun kendi savundukları fikirler olduğunu iddia etmişler ve onları hem devlet kademesine hem de halk kısmına benimsetmek için çabalamışlardı.

Yusuf Akçura, devleti kurtarmak için ortaya atılan reçetelere “tarz-ı siyaset” demiştir. O dönemin şahidi olarak Akçura, bu fikir hareketlerini(tarz-ı siyasetler) gözlemlemiş ve o yıllarda yazdığı eserinde (Üç Tarz-ı Siyaset) bunlardan bahsetmiştir. Bu eser, bu fikir akımlarını ilk defa derli toplu değerlendirip inceliyordu.

Yusuf Akçura Kimdir?

Yusuf Akçura, 1876 yılında Rusya-Simbir’de doğar. 7 yaşındayken İstanbul’a göç eder ve orada eğitim görüyor, Abdülhamid istibdadına karşı geldiği için harb okulundan atılır. (1896) Sürgün gittiği Trablusgarb’dan kaçar ve Paris’te Serbest Siyasal Bilgiler Okulunda eğitim gördükten sonra Rusya’ya gider. Amcasının yanında çalıştıktan sonra oradan ayrılır ve Kazan’da öğretmenlik yapar. 1905-14 yılları arasında Rusya’daki Türk Müslümanlarının bağımsızlık hareketlerine aktif olarak katılır. İkinci Meşrutiyetle birlikte İstanbul’a dönen Akçura, Türk Derneği adlı bir cemiyet ve dergi kurar, Darü’l-Fünun’da profesörlük yapar ve Türk Yurdu dergisinin önce ikinci sonra birinci müdürü olur. 1912 yılında kurulan Türk Ocağının kurucuları arasındadır. Cumhuriyet döneminde birinci Türk Tarih Kongresine başkanlık eder ve Atatürk’ün uygun görmesiyle TTK başkanlığı yapar. Yusuf Akçura 12 Mart 1935’te vefat eder.

Bu kitap 1904 yılında Mısır’da çıkan Türk adlı gazeteye gönderilen “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı yazıyla beraber yine aynı gazetede ve aynı yılda çıkan cevap yazılarının birleşmesiyle oluşur. Bu makaleyi Akçura, gençlik yıllarında yazar. Abdülhamid döneminde yazılan bu yazıların amacı Osmanlının ne tarz bir iç politika uyguladığı ve uygulanabilecek çeşitli politikalar arasından hangisinin daha verimli olduğunu belirtmektir. Yazarın bu kitabının yanı sıra Şark Meselesine Dair Tarih-i Siyasi Notları(1920), Muasır Avrupa’da Siyasi ve İçtimai Fikirler Cereyanlar(1923), Siyaset ve İktisat hakkında Birkaç Hitabe ve Makale (1924), Osmanlı İmparatorluğunun Dağılma Devri önemli eserleri arasında yerlerini alır. Ayrıca Türk Yılı(1928) adlı derlemesi Türkçülük hareketinin kaynaklarını ve gelişimini inceleyen kapsamlı bir çalışmadır. Yazar Türk Tarih Kurumu başkanlığı yapması, Türk Ocağının kurucuları arasında yer alması ve Türkçülük hareketinin önderi olması ile bilinir. Ölene dek Türkçülüğü savunmuş ve bu savunma yalnız duygusal bir söylev olarak kalmamış bunu ilmi düzeye de taşımıştır.

Üç Tarz-ı Siyaset

Yazar, Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesinde şu üç konuyu ele almıştır: İlki bir Osmanlı Hükümeti’ne tâbi milletleri temsil ederek ve birleştirerek bir Osmanlı Milleti vücuda getirmek. İkincisi, Hilâfet’in Osmanlı Devleti bünyesinde olmasından faydalanarak tüm İslamları Osmanlı bayrağı altında siyaseten birleştirmek ve son olarak siyasi olarak birleşmiş ırka dayalı bir Türk ulusçuluğu meydana getirmek. Yusuf Akçura, bu düşüncelerin nitelik, gelişme ve yararları üzerinde durmuş ve hangisinin uygulanabilir olduğunu söylemeye çalışmıştır.

1) Osmanlı’yı Kurtarma Gayretleri

Dağılmak üzere olan imparatorluğu tekrar ihya için ortaya atılan ilk yol Osmanlılıktır. Bu tarz-ı siyasiye, Osmanlı Devleti içerisindeki cins, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin bütün fertlerin haklar ve ödevler bakımından eşit sayılmasıyla(musâvat) mümkün olması durumudur. Amerika Birleşik Hükümetleri gibi ortak bir vatan kavramı etrafında bir ulus oluşturmak istenmiştir. Onlara göre Osmanlı milletini yaşatmanın tek amacı imparatorluğu parçalanmaktan kurtarmak, mevcut sınırlarını korumaktan ibaret olmalıdır. Bu fikir hareketi, II. Mahmud devrinde başlamış, Abdülmecid devrinde geliştirilmiş ve Âli ve Fuad Paşalar zamanında en yüksek düzeye ulaşmıştır. Batıda ırka dayalı milliyet anlayışının gelişmesiyle bu akım değerini yitirmeye başlamıştır. Yusuf Akçura, bu akımın değer yitirişinin sebebini şöyle açıklamıştır: “soy ve dinlerin ehemmiyet derecesini tamamen idrak eyleyememişler ve özellikle yeni bir milliyet teşkili için zamanın pek geciktiğini, Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti altında bulunan muhtelif unsurların, menfaatleri değilse bile, arzularının böyle bir ittihat ve imtizaçta olmadığını ve binaenaleyh Fransız milliyet kaidesinin şarkta tatbik-i imkânsızlığını tamamen anlayamamışlardı.”[1] Yusuf Akçura, bu akımın yararlı olacağını düşünse de eyleme geçince bazı sıkıntıların olacağını görmüş sadece devletin sınırlarının korunmasının yetmeyeceğini savunmuştur. Ayrıca imparatorluk içindeki unsurların birbiriyle kaynaşmak istemeyeceğinden dolayı bu fikrin gerçekleşmeyeceğini düşünmüştür. Hatta böyle bir denemeye Rusya’nın siyasal ve mezhepsel nedenlerle ve bir bölüm Avrupa kamuoyunun dinsel sebeplerle direneceğine inanmaktadır. Bütün bu kanıtlara dayanarak Osmanlılık konusunda Yusuf Akçura’nın vardığı sonuç şudur: “Zannımca artık Osmanlı milleti meydana getirmekle uğraşmak boş bir yorgunluktur”. [2]

İslamcılık, Osmanlılık fikrinin olmayacağını görenlerin bütün Müslümanları birleştirmek gerektiğini düşündükleri bir tarz-ı siyasettir. Abdülaziz döneminde başlamış bu akıma Avrupalılar, Panislamizm demiştir. Sosyal hayata inen ve orada intişar eden bu fikir hareketi, devletin ve toplumun her alanında görüldüğü gibi diğer İslam bölgelerinde de propaganda aracı olarak kullanılmıştır.

Yusuf Akçura, bu düşüncenin Osmanlının sahip olduğu hilâfet makamı sayesinde mümkün olacağını söylemiştir. Ancak bunun gerçekleşmesinin zor olduğunu çünkü devlet içindeki gayrimüslim tebaa ile Müslüman tebaa arasındaki ilişkilerin bir çatışmaya dönüşeceğini ve Müslüman tebaaya sahip büyük ülkelerin bu fikre karşı çıkacaklarını belirtmiştir. Ve bu akım Tanzimat ve Islahat’ın amacı olan toplumsal eşitliğin bozulmasına da neden olacağını söylemiştir.

Türkçülük fikri ise çok yenidir ve Türk tarihinde bunun başka örneği yoktur. Amacı, ırk üzerine müstenit (dayalı) bir Türk milletinin oluşması ve birleşmesidir. Bu akımdan önce Türklük üzerine yapılan tüm çalışmalar siyasi olmaktan çok bilimseldir ve sanatsaldır. Bu siyaset de İslam siyaseti gibi genel bir kavramdır. Bu mefhumda, dünya üzerindeki bütün Etrak’ın tevhidi ile oluşacak bir devlet yapısından söz edilir. Bu akımın hayata geçirilmesinde en büyük rolü Osmanlı Devleti oynayacaktır. Çünkü Osmanlı, Türklerin en güçlüsü ve en ilerisidir. İslamcılık fikrinin bütün dünya devletleriyle ilişkisi olmasına rağmen Türkçülük fikri Rusya Devleti’ni ilgilendirir çünkü Müslüman Türklerin büyük bir kısmı Rusya’da yaşamaktadır.

Osmanlı dönemi insanlarının hangi siyasi menfaatlere hizmet edeceği sorusuna Akçura, akımları tek tek tetkik ederek cevap vermiştir. Akçura’ya göre Osmanlı Devleti’nin menfaati, bütün Müslümanların ve Türklerin menfaatine aykırı değildir. Zira tebaası olan Müslümanlar ve Türkler onun kuvvetlenmesiyle kuvvetlenmiş demek olacağı gibi, diğer Müslüman ve Türkler de kuvvetli destek bulmuş olurlar. Fakat İslam menfaati, Osmanlı Devleti’nin ve Türklüğün menfaatine tamamen uymaz. Zira İslam’ın kuvvet kazanması Osmanlı tebaasından bir kısım gayrimüslimin hoşnutsuzluğuna ve sonunda onların kaybına ve bu cihetle Osmanlı Devleti’nin günümüzdeki topluluğunun bir parçasının yok olmasına sebep olacağı gibi, Türklüğün Müslim ve gayrimüslim dini anlaşmazlığıyla bölünmesine ve binaenaleyh kuvvetsizleşmesine sebep olur. Türklüğün menfaatine gelince bu diğer ikisinin menfaatine uygun değildir. Zira İslam toplumunu Türk ve Türk olmayan kısımlarına bölerek zayıflatır ve bunun neticesi olarak Osmanlı tebaanın Müslümanları arasına nifak salıp Osmanlı Devleti’nin kuvvetsizleşmesine mucip olur.[3]

2) Bu Siyaset Yollarındaki Zorluklar

Osmanlılık

Osmanlı milletinin ortaya çıkma halinde devletin farklı din ve cinslere mensup tebaasından, serbestlik ve hukuki müsavat üzerine kurulmuş karma bir millet hâsıl olacak, bunlar sırf vatan (Osmanlı Ülkesi) ve millet (Osmanlı Milleti) fikriyle birleşerek, din ve kavimlerin hayatlarından doğma ihtilaflar ve kavgalar kalmayacak ve bu esnada Rumlar, Ermeniler gibi Türkler, Araplar da eriyecek…[4] bu durumda dahi asıl mesele şimdiye kadar birbiriyle savaşan milletlerin şimdiden sonra birbiriyle kaynaşmalarının mümkün olup olmadığıdır. Osmanlılık akımının uygulanmasındaki engeller:

  1. Bu karışma ve uyuşmayı Müslümanlar ve bilhassa Osmanlı Türkleri istemiyordu. Zira altı yüzyıllık hâkimiyetleri hukuken bitecek ve bunca yıllar hükümleri altında görmeye alıştıkları reaya ile musâvat derecesine ineceklerdi.
  2. İslam istemiyordu. Zira İslam dininde Müslim ve gayrimüslim eşitliğini yoktu ve din gayrimüslimi ikinci kademede bırakıyordu.
  3. Gayrimüslim de istemiyordu. Çünkü o zamanlarda hepsinin zihninde mazilerindeki parlak dönemler tekrar tahattur etmişti. Onlar, Türklerin o parlak mazilerini mahvettiklerini düşünüyorlardı. Onlara göre Osmanlı onlara eşitlik değil hakaret; adalet değil zulüm vermişti. Ve hepsinde eski günlerine dönme hayalleri vardı.
  4. Rusya ve Balkan devletleri de istemiyordu. Zira Rusya, dini ve milli hedeflerine ulaşmak için Osmanlı topraklarına sahip olma hevesi vardı.
  5. Avrupa kamuoyunun bir kısmı da istemiyordu çünkü bazı bölgelerde hala Hıristiyanlık-İslamiyet çatışması canlı tutuluyor ve haçın hilale karşı üstünlük kurması için çabalayanlar bu hayalleri besliyordu. Ve onlar, barbar Asyalıları(Türkler) geldikleri coğrafyaya sürerek haçın kutsi bölgelerini (Anadolu ve Kudüs) kurtarma hedefindeydi.

Yukarıdaki engeller geçen zaman diliminde artmış ve Osmanlı parçalanması ölümü mutlak bir hasta gibi çaresiz devam etmişti. Müslim ile gayrimüslim arasında zıddiyet arttı ve bu sebeple Devlet-i Aliyye’den ayrıldılar.

İslamcılık

Osmanlı Milleti hayalinde yaşanan hüsran sebebiyle siyasiler İslamcılık tarz-ı siyasetine yöneldiler. Fakat bu akım büyük tehlikeler içeriyordu çünkü Müslim ve gayrimüslim tefrikinin(ayrımının) husule gelmesi halinde gayrimüslimler devletten kopmak isteyecekler ve meskûn olduğu topraklar devletten ayrılacaktı ve bu sebeple Osmanlı Devleti zayıflayacaktı. İkinci olarak, Türkler arasında da ortaya çıkan Müslim ve Gayrimüslim ayrımcılığı durumunda ise soydan doğma kardeşlik, din ihtilafları sebebiyle yok olacaktı. Bu bütün olumsuz vaziyete rağmen Osmanlı Devleti tabiyesi altındaki tüm Müslümanlar ve hatta Türkler pek güçlü bir bağ ile sımsıkı birleşecek böylece farklı cins ve dinden oluşmuş Osmanlı milletine nispetle pek ziyade sıkı; ama bu sıkılığı cihetiyle mülkçe, servetçe ve arazi bakımından noksanlıklarına rağmen daha kuvvetli topluluk İslam topluluğu meydana gelecekti.[5]

Bu tarz-ı siyasiyenin mümkünatına gelince Yusuf Akçura, İslam dininin içtimai hayata müdahalenin en yüksek olduğu din olarak vurgulamıştır. Ve Müslümanlıkta din ve milletin bir bütün olarak algılanması, Kur’an’ın bir anayasa niteliğinde olması ve Arapçanın resmi din dili olması İslamcılık fikir hareketinin gerçekleşmesinde kolaylaştırıcı etkendir. Ancak harici maniler çok güçlüdür. Gerçekten İslam devletlerinin hepsi Hıristiyan devletlerinin nüfuzu altındadır. Diğer taraftan bir iki istisna haricinde bütün müslüman milletler Hıristiyan devletlerinin hâkimiyeti altındadır.

Türkçülük

Türk birliği siyasetindeki faydalar gelince, Osmanlı ülkelerindeki Türkler hem dini hem ırki bağları ile pek sıkı, yalnız dini olmaktan sıkı birleşecek ve esasen Türk olmadığı halde bir dereceye kadar Türkleşmiş sair Müslim unsurlar daha ziyade Türklüğü benimseyecek ve henüz hiç benimsememiş olanlar da Türkleştirilebilecektir.[6] Asıl önemli fayda dilleri ırkları, adetleri hatta ekseriyetle dinleri aynı olan ve Asya kıtasının büyük kısmıyla Avrupa’nın doğusuna yayılmış bulunan bu milletin Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde birleşmesidir. Çünkü Osmanlı, Türklerin en güçlüsü ve en medenisidir. Lakin Osmanlı’da yaşayıp Müslim olan fakat Türk olmayan unsurların devletten ayrılması muhakkaktır. Ayrıca Türkçülük politikasının tatbiki İslamcılık’a nazaran müşküldür, çünkü halk arasında Türklük bilinci yenidir ve yaygın değildir. Dış engellere bakıldığında İslamcılık’a nazaran daha az sıkıntılıdır. Çünkü Türkler sadece bir tane Hıristiyan devletin(Rusya) hakimiyeti altındadır. Bu cihetle Türklerin birleşmesini engellemeye çalışacak sadece Rusya olacaktır. Diğer Hıristiyan devletlere gelince ihtimal ki Rusya’nın menfaatlerine zararlı olduğu için bu siyaseti desteklerler.[7]

Türklük siyaseti bazı eksiklikler içermektedir. Türkler, Hanbalık’tan Karadağ’a kadar geniş alanda yayılmış büyük bir millet olduğu halde sadece Osmanlı Devleti Türk olarak görülmüştür. Okutulan tarih ve edebiyat genel Türk tarihi ve edebiyatı değil garbi Türk edebiyatı ve tarihi olmuştur.

Akçura, o dönemde ortaya çıkan bu üç akım batı çıkışlı olduğunu söylemiştir.

Türkçülük fikrinin tatbikinin de yazıldığı dönemi düşünerek İslam siyasetiyle aynı zorluğa sahip olduğunu söylemekte ve şu soruyla makalesini bitirmektedir.

“Müslümanlık, Türklük siyasetlerinden hangisi Osmanlı Devleti için daha yararlı ve kabil-i tatbiktir?”[9]

3) Tepkiler ve Eleştiriler

Yusuf Akçura’nın bu makalesi yayınlandıktan sonra, Ali Kemal makalenin yayınlandığı gazetede (Türk) “Cevabımız” başlıklı eleştiri yazısı yazmıştır. Ali Kemal, bu yazıda, Akçura’nın söylemlerini bir hayal veya edebiyat eksersizi olarak nitelendirir. “Bizim için Türk’ü bir İslamdan, İslamı bir Türkten, Türk ve İslamı Osmanlılıktan ayırmak olağan değildir”[9] dedikten sonra Türk tarihinin bu üç meseleden herhangi biri için çalışma olmadığını iddia etmiştir. Ve tarihin bu şekilde bölünmesinin uygun olmadığını söylemiştir.

Ali Kemal, Akçura’nın gösterdiği üç tarz-ı siyasetin hepsinin tatbikinin zor olduğunu ve geleceğinin iyi olmadığını iddia etmiştir. Tanzimat dönemi çalışmalarının Osmanlılık için olmadığını iddia eden Ali Kemal, İslam Birliğinin olması için müslüman tebaaya sahip devletlere(İngiltere ve Fransa) karşı koyabilecek güçte bir devlet olunması gerektiğini söylemiştir. Ve bu akımın kuru bir hayal olduğunu iddia etmiş ve gerçekleşmesi muhal olduğu için daha önce de kimsenin girişmediği akım olarak görmüştür. Türk birliğine gelince, Kırım’ı koruyamayan Türklerin nasıl bir güçle Asya Türklerini birleştirecektir sorusunu yöneltmiştir.

Ali Kemal, kurtuluş yolu olarak “bir içtimai heyetin cemiyet olarak ıslahı, o toplumu meydana getiren fertlerin şahıs olarak iyileşmesine bağlıdır. Ne vakit Türkler, içeride ve dışarıda şahsen yükselirler, kuvvetlenirler, maddeten ve manen, fikren ve ilmen kudret ve servet sahibi olurlarsa, gitgide bu Türk Devleti de o feyzlerin meyvelerini görmeye, toplamaya başlar[10] diyerek toplumsal kurtuluştan ziyade ferdi kurtuluşu ön planda tutmaya çalışmıştır.

Ali Kemal’in bu yazısını Ahmet Ferit, “Bir Mektup” başlığı altındaki makalesi takip etmiştir. Bu makalede Ahmet Ferit, Ali Kemal’e karşı ağır eleştirilerde bulunduğu gibi Yusuf Akçura’nın bazı fikirlerini de tenkit etmiştir. Ferit, Ali kemal’in özellikle İslamcılık ve Osmanlılık düşüncelerine karşı cephe almaktadır. İslamcılığın tarihsel bir gelenekten yoksun olduğunu kabul etmiyor ve buna kanıt olarak Osmanlı’nın Arap ülkelerini fethi ve onları korumaya azami ehemmiyet vermesi ve padişahların halife unvanını kullanması ve son olarak II. Abdülhamid’in İslamcı siyasetini kanıt olarak sunmuştur. Ayrıca Ali Kemal’in Osmanlılık fikir hareketinin kökeni hakkındaki iddiasına karşılık Ferit, Tanzimat döneminin siyasetinin Osmanlılık üzerine olduğu ve Tanzimat dönemindeki uygulamaların (müslim ve gayrimüslim eşitliği, Türkçenin resmi dil olması ve azınlıkların yönetim hakları) altında yatan sebebin bir Osmanlı vatandaşı yaratmak olduğunu iddia etmiştir.

Yusuf Akçura’nın tarihi ve fikri akımların süreçlerini incelerken yaptığı taksim Ali Kemal tarafından şiddetle eleştirilirken; Ahmet Ferit böyle bir taksimatın ilmi olarak o konunun incelenmesinin kolaylaşacağı ve bunun bilimsel bir gereklilik olduğunu iddia etmiştir.

Ali Kemal’in Üç Tarz-ı Siyasetin her birinin boş gereksiz hayal olduğu iddiasına karşılık Ferit, İslamcılık politikasının geleceği olmayan ve güçsüz, Türkçülüğün ise geleceği parlak fakat şimdi mevcut olmayan, Osmanlılık politikasının ise geleceği olmayan fakat şimdi uygulanması en kolay ve en mantıklı olduğunu belirterek Osmanlı’nın varlığını devam ettirmesi için bu üç siyasetten birini seçmek zorunda olduğunu söylemiştir. Yazar, en sonunda Osmanlı Devleti için Osmanlılık siyasetini uygun görmüş ve Yusuf Akçura’nın Osmanlılık siyasetinin imkansız olduğu iddiasın karşı çıkmıştır.

Sonsöz

Osmanlı son dönemlerinde ortaya çıkan bu fikir akımlarının uygulanabilirliği ve faydalarının incelendiği bu eser, II. Meşrutiyet’in duyurulmasından dört sene sonra yayınlanış olduğu halde İmparatorluğun sonuna kadar tazeliğini korumuştur. Memleket içinde ve dış Türk dünyasında ve Batı’nın kimi siyaset ve tarih yazarları üzerinde düşündürücü tesir yapmıştır. Akçura, bu makalesinde her üç akıma da eşit mesafede davranmış ve onları yansız tutumuyla eleştirmiştir. Ancak Akçura’nın Türkçülüğe temayülünü bu eserden sonra yaptığı çalışmaların (Türk Yurdu dergisindeki yazıları) Türklük ve Türkçülük üzerinde yoğunlaşmasından anlıyoruz. Yine de yabancı siyaset yazarları Akçura’yı bu eseriyle birlikte Türkçülük hareketinin önderi olarak görmüştür.

Üç Tarz-ı Siyaset’in genel özelliği kullandığı üslup ve içerikte özgün olmasıdır. Bu yapıttan önce Osmanlı saltanatının son devresindeki siyaset biçimlerini sıralayan, belirten ve her bir biçime belli ad vererek esas hatlarını sivrilten bir eser yazılmış değildir. Ayrıca Türkçülük fikri ve fikir akımı daha önce var olduğu halde bu eserdeki kadar kesin ve açık şekilde bahsedilmemiştir.[11]

Dipnotlar

  1. Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1976, s 27
  2. Yusuf Akçura, a.g.e. s 7
  3. Yusuf Akçura, a.g.e, s 23
  4. Yusuf Akçura, a.g.e s 27
  5. Yusuf Akçura, a.g.e. s 31
  6. Yusuf Akçura, a.g.e. s 33
  7. Yusuf Akçura, a.g.e, s 35
  8. Yusuf Akçura, a.g.e, s 36
  9. Yusuf Akçura, a.g.e. s 37
  10. Yusuf Akçura, a.g.e. s 42
  11. Yusuf Akçura, a.g.e. s 11

Kaynakça

  1. Akçura Yusuf, Üç Tarz-ı Siyaset, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1976
  2. Safa Peyami, Türk İnkılâbına Bakışlar, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1996

Oğuzhan Okumuş

1 Yorum