Aleksandr Vasilyevich Samsonov - The Battle of Manzikert

Yağmacılıktan Cihan İmparatorluğuna: Selçuklular’ın Tarih Sahnesine Çıkış Süreci

X. yüzyıla kadar Oğuz Yabguluğu’na bağlı boylardan biri olan Selçuklular, hayvancılık ve yağmacılıkla geçinen göçebe Türkmenlerdir. Geleceğe dair herhangi bir tasavvurları, idealleri olmayan ve hayvanlarına otlak bulmak için oradan oraya sürüklenen bu topluluğun ileri gelenlerinin akıllarında başlarda bir devlet kurma fikri olmamıştır. Ancak bölgede verdikleri yaşam mücadelesi onların zihinlerine tedricen bu fikrin tohumlarını serpmeye başlayacaktır.

X. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu göçebe Türkmenlerin tesis edecekleri devlet, Eski Dünya’nın oldukça geniş bir kısmını hâkimiyeti altına alacaktır. İlerleyen yıllarda çok önemli vazifeler üstlenecek olan bu devlet, Anadolu’yu fethederek buranın Türkleşmesini ve İslâmlaşmasını temin edecek, daha da ilerleyen yıllarda Haçlı Seferlerine karşı İslâm’ın hamiliği ve bayraktarlığı gibi çok kutsal görevler üstlenecektir. Ayrıca Selçuklular oluşturdukları devlet teşkilâtıyla bölgedeki pek çok Türk devletini etkileyecek ve idari birikimlerini yine ilerleyen yıllarda büyük bir cihan imparatorluğu kuracak diğer bir Türk devleti olan Osmanlılara aktaracaktır.

Selçukluların büyüklüğü sadece idari manada sınırlı kalmamıştır. Yakaladıkları büyük kültürel seviye hâkimiyeti altında bulundurdukları toprakları ilmî ve sanatsal pek çok müesseseyle tezyin etmeleri neticesini vermiştir. Dünyadaki modern manâda ilk üniversiteler kabul edilen Nizamiye medreseleri[1]  Selçukluların kültürel manâda da önemi haiz olan bir devlet olduğunu ispatlar niteliktedir.[2]

Selçuk Bey Dönemi (961-1007)

Başta da belirttiğimiz gibi Selçuklular Hazar Denizi’nden Seyhun Nehri’nin orta kısımlarına kadar uzanan Oğuz Yabguluğu’na bağlı göçebe bir Türkmen boyudur. Oğuz Yabguluğu başkenti Yenikent olan ve başlarında “yabgu” yani bir hükümdarın bulunduğu ve Selçuklular gibi pek çok Türkmen boyundan müteşekkildir. Selçuklular bu devletin üst kademelerinde önemli roller almıştır. Selçuk Bey’in babası Dukak bu devlette “Subaşı” yani ordu komutanıdır. Dukak’ın ölümünden sonra da bu göreve Selçuk Bey tayin edilmiştir. Bu vazife tayini Selçuklular için tarih sahnesine çıkma yolunda kayda değer bir adımdır.[3]

Selçuk Bey’in subaşılık görevinde parlak bir görüntü çizmesi, devlet içinde, özellikle Yabgu’nun karısı olan Hatun’un nezdinde bazı rahatsızlıklara sebebiyet verdi. Hatun, Selçuk Bey’in öldürülmesinde ısrar etmekteydi.[4] Bu durumdan haberdar olan Selçuk Bey kendine bağlı Türkmen gruplarıyla birlikte Seyhun Nehri’nin Aral Gölü’ne döküldüğü bölgedeki Cend şehrine geldi. Bilindiği gibi Oğuzlar henüz İslâmiyet’i kabul etmemişlerdi. Bölgede kalıcı olabilmeyi amaçlayan Selçuk Bey bu amaçla bölgenin Müslüman olan valisinden kendilerine İslâm’ı öğretecek birinin gönderilmesini talep etti (961).[5] Selçuk Bey’in bu stratejisi işe yaradı ve kısa sürede bölgede güçlendi.

Selçukluların yeni geldikleri bu bölgede etkin olan devletler Samanîler, Karahanlılar ve Gaznelilerdi. Selçukluların bölgeye geldikleri yıllarda önemli bir güç olan Samanîler Devleti, Karahanlılar tarafından zayıflatılmış ve 23 Ekim 999’da başkentleri olan Buhara’yı kaybetmişlerdi. Samanîler başkentlerini yitirmekle önemli bir darbe yemişler, ancak hayatta kalmayı başarmışlardı. 1000 yılında Samanî prenslerinden Ebu İsmail Muntasır Buhara’yı yeniden ele geçirerek tahta çıkmayı başarmış; ancak Karahanlı Hükümdarı İlig Han Nasr’ın harekete geçmesiyle kaçarak Selçuk Bey’in oğlu Arslan Yabgu’dan yardım talep etmişti. Yardım talebine olumlu cevap veren Arslan Yabgu ile Muntasır arasında bir ittifak tesis edilmiş ve bu ittifak Karahanlılara karşı başarılı neticeler almıştır. Muntasır’ın 1005 yılında ölmesi ise hem ittifakın hem de Samanî Devleti’nin ortadan kalkmasına sebep oldu. Karahanlılar Samanî Devleti’nin doğu bölgesini ele geçirdiler.[6]

Samanî Devleti’nin batı toprakları yani Horasan bölgesinde de mücadele vardı. Samanî Devleti’nin Horasan “sipehsâlar”ı[7] olan Ebu Ali Simcurî ve Emîr Faik Samanî hükümdarı II. Nuh’a karşı harekete geçmişlerdi. Bu durum karşısında Samanî hükümdarı II. Nuh, Gazneli hükümdarı Sebüktegîn ve oğlu Mahmud’dan yardım talep etti. Simcurî ve Faik bu ittifaktan haberdar olunca yaptıklarından dolayı af dileyerek barış istediler. Yapılan barış Simcurî tarafından bozulunca harekete geçen Gazneli Mahmud, Simcurî’yi mağlup etti. II. Nuh’un Mahmud’u Horasan sipehsâları olarak tayin etmesiyle birlikte Horasan bölgesi Gaznelilerin fiilî hâkimiyeti altına girdi.[8] Gazneli Sebüktegîn’in ölümüyle yerine geçen oğlu İsmail’in hükümdarlığını kardeşi Mahmud kabul etmemiş ve yapılan taht mücadelesinde kardeşi İsmail’i bertaraf eden Mahmud Gaznelilerin yeni hükümdarı olmuştu. Samanî hükümdarı Ebu’l Haris bu karışıklıktan istifade ederek Begtüzün’ü Horasan sipehsalârı olarak tayin etmişti. Ayrıca Halife II. Mansur’a bir mektup gönderen Samanî hükümdarı, Horasan bölgesinin kendisine verilmesi yolunda halifenin Gaznelilere baskı yapmasını istemişti; ancak halife bu isteğe olumsuz yanıt verdi. İktidarı ele geçirip ülkesinde düzeni tesis eden Gazneli Mahmud, Ebu’l Haris üzerine harekete geçerek Horasan üzerindeki haklarını almak istedi. 999 yılında yapılan savaşı kaybeden Samanîler son sahip oldukları topraklar olan Horasan’ı da kaybederek tarih sahnesinden silindiler.[9]

Selçuklu Devleti’nin kurulduğu Horasan bölgesindeki bu hâkimiyet değişikliğiyle birlikte Selçukluların ilerleyen yıllarda bağımsız bir devlet olma yolundaki muhatapları Gazneliler olacaktı. Selçuk Bey 1007 yılında ölünce yerine oğlu Arslan Yabgu geçti.

Bu dönemde Selçuklu Devleti’nin henüz bir devletten ziyade bir beylik olduğu görülecektir. Siyasi arenada yeni yeni arz-ı endam etmeye başlayan Selçukluların kaderi kendi ellerinde değildir. Ki, zaten, zihinlerinde herhangi bir devlet oluşturulması fikri de henüz hâsıl olmuş değildir. Gazneliler, Karahanlılar, Samanîler gibi diğer Türk devletlerinin birbirleriyle olan mücadelelerinden kendi menfaatlerine münasip bir tutum sergilemeyi amaçlamaktan başka bir şey yapmamışlardır.

Selçuk Bey dönemindeki en önemli olay ise “İslâmiyet’in kabul edilmesi”dir. Bu durum, Selçuk Bey’in yeni yerleştiği bir bölgede kalıcı olabilmek amacıyla teşebbüs ettiği bir vaziyetse de ilerleyen yıllarda Yakın Doğu coğrafyasında önemli izler bırakacak bir harekettir.

Arslan Yabgu Dönemi (1007-1025)

Selçuk Bey’in ölümünden sonra onun büyük oğlu olan Arslan Yabgu Selçukluların başına geçti. Selçuk Bey döneminde Samanî Devleti’ne yardım edilmesi karşılığında Arslan Yabgu önderliğindeki Selçuklular Maveraünnehr’deki Nûr kasabasına yerleştiler.[10]

Bu sırada henüz çok genç yaşta olan ve babaları Mikâil’i erken yaşta kaybetmiş, dedeleri Selçuk Bey tarafından yetiştirilmiş olan Çağrı ve Tuğrul Beyler de Nûr kasabasındadırlar. Daha önceleri babalarına bağlı Türkmen gruplarıyla, başlarındaki Arslan Yabgu’ya rağmen Çağrı ve Tuğrul Beyler daha bağımsız bir görünümdedirler.[11]

Samanîlerin yıkılmasının ardından bir dönem Arslan Yabgu, Karahanlılarla ittifak içerisinde hareket etmiştir. Karahanlıların bu ittifakı sona erdirdikten sonraki hedefleri genç kardeşler Çağrı ve Tuğrul Beyler olmuştur. Karahanlı hükümdarı Buğra Han’ın hizmetine giren Çağrı ve Tuğrul Beyler’in devamlı olarak hükümdarın yanında kalmalarının şart koşulması Selçuklular tarafından kabul görmeyince, Buğra Han Tuğrul Bey’i tutuklatarak hapse attırmıştır.[12] Çağrı Bey ise kardeşini kurtarmak için harekete geçmişti. Buğra Han’ın üzerine sevk ettiği kuvvetleri mağlup eden ve yaklaşık 130 Karahanlı komutanı esir almayı başaran, yirmisinde bile olmayan, bu genç cengâverin başarısı sonucu Tuğrul Bey serbest bırakıldı. İki kardeş Maveraünnehir bölgesine geçmeyi düşünüyorlardı; ancak bölgede siyasi vaziyet yine karışmıştı. Karahanlı İlig Han Nasr’ın ölümüyle Karahanlı hanedanına mensup, mahpus Ali Tegîn hapisten kaçarak Buhara bölgesinde bağımsız bir devlet kurmayı amaçladı, bu amacını gerçekleştirmek için de Arslan Yabgu ile müttefik oldu. Arslan Yabgu’dan bağımsız hareket etmekte olan Çağrı ve Tuğrul Beyler Ali Tegîn için bir tehditti, onları kendine tâbi kılmak için saldırdı. Bu gelişme üzerine Tuğrul Bey ve Çağrı Bey kendi aralarında anlaşarak yeni yurt arayışlarına başladılar. Bu arayış doğrultusunda Çağrı Bey Doğu Anadolu’ya sefer düzenleyecek, Tuğrul Bey ise çöllere çekilerek kendini emniyete alacaktı.[13]

Ali Tegîn’in başarısının arkasında Selçukluların olduğunu anlayan Karahanlı Hükümdarı Yusuf Kadir Han, bu meseleyi çözüme kavuşturmak için 1025 yılında Gazneli hükümdarı Sultan Mahmud ile bir araya geldi ve bu görüşmede Ali Tegîn’in hâkimiyetinin sonlandırılması, Arslan Yabgu’ya bağlı Türkmenlerin Horasan’a yerleştirilmeleri kararlaştırıldı.[14] Selçukluların güçlenmeye başlaması ve bölgede söz sahibi olan devletler aleyhinde ittifaklar kurması Karahanlıları ve Gaznelileri rahatsız etmiş ve neticede bu karar çıkmıştı. Anlaşma şartları mucibince Gazneli Mahmud, müttefiki Ali Tegîn ile çöllere çekilmiş olan Arslan Yabgu’yu huzuruna davet etti. Onuruna verilen ziyafet esnasında da Arslan Yabgu’yu tutuklatarak hapsetti. Ayrıca Sultan Mahmud, Arslan Yabgu’ya bağlı Türkmen gruplarını Horasan’a yerleştirdi.[15] Böylece Gazneli Mahmud, Selçuklu sorununu kökten hallettiğini düşünüyordu; ancak yanıldığını anlayacak olan onun ölümünden sonra tahta geçecek olan oğlu Sultan Mesud idi. O da bu hatayı oldukça geç idrak edecekti.

Arslan Yabgu’nun tutuklanmasıyla zaten bağımsız hareket etmekte olan Tuğrul ve Çağrı Beyler, bu olayla birlikte egemenliklerini pekiştirdiler. Arslan Yabgu’ya bağlı Türkmen grupları da onlara katıldılar. Tabiî bu durum Gazneli Mahmud’un aleyhineydi. Bu yüzden de Mahmud’un yeni hedefi Tuğrul ve Çağrı Beyler oldu. Düşmanlığını direkt olarak belirtmek yerine onlara dostça yaklaşan Gazneli Mahmud, Tuğrul ve Çağrı Bey’e yurt olarak bazı topraklar teklif etti. Ancak Tuğrul ve Çağrı Beyler amcalarının başına gelenlerle kendileri de yüz yüze kalmak istemediklerinden bu teklifi reddettiler. Arslan Yabgu’nun eski müttefiki olan Ali Tegîn’in ittifakı yenileme teklifini de yine reddettiler ve kendilerine yurt aramaya başladılar. Tuğrul ve Çağrı Beyler’in yeni adresi Harezm olacaktı. Bu arada Arslan Yabgu da Kalincar Kalesi’ndeki yedi yıllık esaretinin ardından vefat edecekti (1032).[16]

Arslan Yabgu Dönemi’ne dair değerlendirme yapacak olursak, Arslan’ın bölgede değişen dengeleri gözlemlemeyi iyi bilen ve siyaset konusunda tecrübeli bir hükümdar olduğunu söylememiz mümkündür. Arslan Yabgu Samanî Devleti’nin yıkılmasının ardından bölgede yerinden oynayan taşlara göre kendisince bir isyaset belirlemiş ve Selçukluların güvenliğini sağlamak konusunda elinden geleni yapmıştır.

Bu dönemle ilgili bir diğer tespit ise Selçukluların aklında hâlâ bağımsız bir devlet kurma fikrinin mevcut olmadığıdır. Bölgenin diğer büyük devletlerinin birbirleriyle olan hesaplaşmalarından bir şekilde istifade edilerek Selçukluların güvenli bir şekilde yaşamaları ve hayvanlarını otlatacakları verimli otlaklar sağlamaları kendileri için birinci derecede önemi haiz olan fikirdir.

Arslan Yabgu Dönemi’nin önemli gelişmelerinden bir diğeri ise Tuğrul ve Çağrı Beylerin çok genç denebilecek yaşlarda bağımsız hareket etme imkânı bulmaları neticesinde bölgelerindeki dengeleri iyi okumaları, devlet idaresinde tecrübe kazanmaları ve edindikleri başarılarla özgüvenlerinin pekişmesi sonucu Selçukluların da tarih sahnesinde bağımsız bir devlet olarak yer almaları fikrini yerleştirmeleridir. Bağımsız devlet olma fikri ilk bunlardan çıkacaktır.


[1] “Nizamiye Medreseleri”nin ismi kurucusu olan Selçuklunun bilge veziri Nizamülmülk’e atfedilmiştir.

[2] Büyük Selçuklu Devleti’nin ilmî ve kültürel seviyesini belirtmesi açısından şu örneği vermek de yerinde olacaktır. Selçuklu Sultanı Sencer’in türbesinde kullanılan inşa teknikleri, 300 yıl sonra Rönesans İtalyası’nın ünlü mimarı Filippo Brunelleschi tarafından Floransa’daki Santa Maria Katedrali’nin kubbesinde kullanılmıştır (Cihan Piyadeoğlu, Çağrı Bey, Timaş Yayınları, İstanbul, 2011, s. 12).

[3] Mehmet Altan Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi (Kuruluş Dönemi), TTK Yayınları, Ankara, 1993, s. 1.

[4] Abu’l Farac tarihinde bu olay şöyle nakledilmiştir. Bir gün Selçuk, Yabgu’nun huzuruna gelip oturmuştu. Bunun üzerine Hatun ona bakarak Yabgu’ya: “Bu genç henüz küçükken bize karşı bu derece serbest söz söylerse, büyüdüğünde bize karşı nasıl hareket edecek?” Abu’l Farac Tarihi, çev. Ö. R. Doğrul, TTK Yayınları, Ankara, 1999, cilt 1, s. 292.

[5] Köymen, a.g.e. , s. 13.

[6] Cihan Piyadeoğlu, a.g.e. , s. 21.

[7] Sipehsâlar, Ortaçağ İslâm devletlerinde başkumandan manâsına gelen Farsça bir sözcüktür. Özellikle Gazneliler, Samanîler, Selçuklular gibi kültürel manâda Fars egemenliğini benimsemiş devletlerce kullanılmıştır.

[8] Erdoğan Merçil, Gazneliler Devleti Tarihi, TTK Yayınları, Ankara, 1989, s. 9-10.

[9] Erdoğan Merçil, a.g.e. , s. 9.

[10] Mehmet Altan Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi (Kuruluş Dönemi), TTK Yayınları, Ankara, 1993, s. 32-33.

[11] Bu bağımsız görünüm daha da keskinleşecek, Çağrı ve Tuğrul Bey’e bağlı Türkmen gruplarına “Selçuklular”, Arslan Yabgu’ya bağlı olanlara “Yabgulular”, Selçuk Bey’in bir diğer oğlu Yusuf Yınal (İnal)’a bağlı olanlara ise “Yınallılar (İnallılar)” denecektir(Cihan Piyadeoğlu, Çağrı Bey, Timaş Yayınları, İstanbul, 2011, s. 28).

[12] Köymen, a.g.e. s. 98.

[13] Köymen, a.g.e. s. 98-99 (Mevzubahis Arslan Yabgu Dönemi olduğundan tartışmalı “Doğu Anadolu Seferi” hususu üzerinde Çağrı ve Tuğrul Beyler Dönemi’nde ayrıca durulacaktır).

[14] Köymen, a.g.e. s. 69-70-73.

[15] Köymen, a.g.e s. 77. Ayrıca Selçukluların Horasan’a yerleştirilmeleri hususunda, Horasan Valisi Arslan Câzib’in muhalefetini de zikretmek gerekmektedir. Selçukluların devletin başına bela olacağını tahmin eden Câzib, “Selçukluların Ceyhun nehrine atılarak boğulmalarını yahut başparmaklarının kesilerek ok atamaz hâle getirilmelerini” teklif etmiştir. İbn’ül Esîr, el Kâmil fi’t Tarih, çev. Abdülkerim Özaydın, İstanbul, 1987, cilt IX, s. 363.

[16] Köymen, a.g.e. , s. 120.

İbrahim Tolga Kara